5 Nisan 2026 Pazar

ÇİKOLATA TADINDA BİR YOLCULUK: "BONJOUR" BRÜKSEL - I

“Bonjour madame, bonjour mösyö…” Güneşli, mükemmel bir Brüksel sabahı… Keşfedilmeyi bekleyen; daha şimdiden burnumuzu hazır ola geçiren nefis çikolata ve waffle kokularını içimize çekecek olmanın heyecanı içindeyiz. Isırınca çıtır çıtır dağılan harika bir kruvasan ile çayımı yudumlarken, bulunduğum otelin kahvaltı salonunun kaldırımla aynı hizada tasarlanmış büyük camekanının dışına gözüm takılıyor. Bisikletleriyle işlerine doğru yola koyulan insanlar, çevrilen pedallarla şehrin sabah ritmini usulca başlatmış bile. “Bugün çok keyifli geçecek” diyorum içimden. Başka bir ülke, başka bir başkent… Avrupa’nın kalbi sayılan; Avrupa Birliği ve NATO gibi kuruluşların merkezine ev sahipliği yapan Belçika Krallığı’nın başkenti Brüksel’deyiz. Pekala bir Benelüks gezisi olabilecekken Hollanda’yı başka bir zamana bıraktığımız; ama masalsı bir kentle final yapacağımız, çikolata tadında bir yolculuğun ilk adımı bu.



Lüksemburg'dan Trenle Brüksel'e Geçiş

Trenler, her zaman en sevdiğim ulaşım araçlarının başında geldi. Karayollarına kıyasla belki de en güzel manzaralara yakın yerlerden geçmeleri; kimsenin kolay kolay yolunun düşmeyeceği kasabalarda ve küçük yerleşimlerde duraklamaları… Otobüs yolculuklarında bir türlü bulamadığım o konfor ve rahatlığı sunmaları cabası. Bozkırı, dereleri, tepeleri geçerken; bir şiir nezaketinde akıp giden manzaralar eşliğinde, demir raylar üzerinde ilerleyen vagonlarda sanki hiç söylenmemiş sözcükler, henüz yaşanmamış anılar yüklü. Ve trenler, iki şehri birbirine bağlayan bir ulaşım aracından çok, adeta onların kalp damarları gibi… İki sevgilinin birbirine bağlandığı, birbirine tutunduğu sonsuz bir hat gibi. 




Üç saat süren ve çok keyifli geçen bir tren yolculuğu ile bu kez hem şehir hem de ülke değiştiriyoruz. Vardığımız her istasyonda, vagonlara sadece yeni insanlar ve bavullar değil; sanki yeni hikayeler ve romanlar yükleniyor. Her telden, her renkten birer insan ansiklopedisi gibi trenler… Tren rayları kadar düşündüremez ve hayal kurduramaz insana başka hiçbir şey. Bu kadar iddialı bir cümle kurmak ise, kendi halinde bir gezginin düş sarhoşluğundan başka nedir ki…




Brüksel Midi İstasyonu’nda sonlanıyor bu tatlı yolculuk. İnsanları gözlemlediğim, camdan akan manzaralar eşliğinde kitaplara; oradan da türlü türlü hayallere daldığım bu yolculuğun sonunda, şimdi bambaşka bir ülkenin sokaklarını adımlayacak olmanın heyecanı sarıyor beni.




Üç gece konaklayacağımız otel, istasyona yalnızca birkaç dakika mesafede. Bir başka gözlemim ise şu: Avrupa şehirlerinde, özellikle tren garlarının çevresi; evsizlerin, bağımlılarının ya da hayatın kıyısında kalmış insanların kendilerine yer bulduğu alanlara dönüşmüş. Gar binasından adımımızı atar atmaz, burada da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.



Anderlecht'te Bir Sabah 

Yeni bir güne, Avrupa takımlarıyla oynanan futbol maçlarından adını bildiğimiz Anderlecht’te başlıyoruz. Bu bölgeyi seçmemizin sebebi ise oldukça basit: Tren ve otobüs transfer noktalarına yakınlığı ve şehrin hem turistik hem de gündelik yüzünü, adeta bir madalyonun iki yüzü gibi gözlemleme imkanı sunması. Anderlecht, yalnızca Belçikalıların değil; farklı coğrafyalardan göç ederek buraya yerleşen insanların da yaşadığı, Brüksel’in çok kültürlü belediyelerinden biri.



Bu yönüyle, kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle ayrılıp buraya gelenlerin yeni hayatlarına tutunmaya çalıştıkları bir geçiş ve başlangıç noktası gibi. Kendi halinde, sakin bir atmosferi var. Balkonumuzdan baktığımızda ise caddeye hakim, 19. yüzyıl Brüksel mimarisinin karakteristik bir örneği olan, Anderlecht’te yükselen o zarif belediye binası karşılıyor bizi.




İşeyen Çocuk Heykeli

Grand Place’a, yani şehrin en görkemli tarihi ve turistik noktasına doğru yaklaşık 15 dakika sürecek yürüyüşümüze başlıyoruz. İlk durağımız ise, neden bu kadar popüler olduğunu gördüğüm kalabalıkla bir kez daha sorguladığım, şehrin en ikonik simgelerinden biri: Manneken Pis, yani “İşeyen Çocuk” heykeli.



Üzerinde o güne özel giydirilmiş kıyafetlerle karşımıza çıkan, yalnızca 60 cm boyundaki bu küçük heykel; turistlerin en çok ilgi gösterdiği noktaların başında geliyor. Hatta heykelin farklı zamanlarda giydiği kostümlerin sergilendiği bir müze de hemen yakınında yer alıyor. Ancak bu bölgede bizi asıl cezbeden şey, sokaklara yayılan o nefis çikolata ve waffle kokuları; bizi yavaş yavaş şehrin kalbine doğru çekmeye başlıyor.




Manneken Pis, yalnızca küçük bir heykel değil; şehri kurtardığına dair anlatılan efsaneleri ve yüzyıllardır süregelen renkli gelenekleriyle Brüksel’in en canlı simgelerinden biri. Yıl boyunca farklı kostümlerle giydirilen bu 60 santimetrelik figür, kimi zaman bir ülkeyi, kimi zaman bir mesleği ya da özel bir günü temsil ederek adeta şehrin hafızasını üzerinde taşıyor. Hatta bazı özel günlerde çeşmesinden su yerine bira akıtılması gibi ilginç ritüellerle, sıradan bir heykelden çok daha fazlasına dönüşüyor.




En Ünlü Meydan:Grande Place

Ve işte şimdi Avrupa'nın en ünlü tarihi meydanlarından birindeyiz. Bir anda 17. yüzyıla ışınlanmış gibi hissediyoruz. Meydanın ortasında faytonlar dolaşıyor; etrafımız ise gotik ve barok tarzda inşa edilmiş tarihi binalarla çevrili. 360 derece açıyla çekmeye çalıştığımız videolarla, kendi kişisel arşivimize adeta sanatsal bir kayıt düşüyoruz; ardından bu tarihi mirasın sunduğu görsel şöleni bir süre çıplak gözle izlemeye koyuluyoruz.




Altın varaklarla süslenmiş, incelikli cephe detaylarıyla gökyüzüne meydan okuyan kuleleri ve figürleriyle özenle korunmuş bu yapılar, kültür ve sanata meraklı herkes için ilham verici. Bir ressamın tuvali, paleti ve şovalesiyle bir köşeye kurulup resmetmek isteyeceği kadar etkileyici ya da bir hikaye anlatıcısının ceketinin cebinden not defterini çıkarıp, 1800’lü yılların kayıp kahramanlarının izini süreceği bir hikayenin ilk cümlelerini yazmaya başlayacağı kadar büyüleyici.




Brüksel’in kalbi Grand Place (Felemenkçe: Grote Markt), Avrupa’nın en etkileyici meydanlarından biri olarak 17. yüzyıldan bu yana şehrin ekonomik ve kültürel merkezi. Gotik ve barok tarzı binalarıyla dikkat çeken meydanda, zarif kuleleri ve süslemeleriyle Belediye Binası (Hotel de Ville) simge konumunda. Altın varaklı cepheleriyle tüccar evleri ise 17. yüzyılın zengin lonca kültürünü yansıtıyor.  Her bina, geçmişteki lonca ve meslek gruplarını simgeleyen detaylarla süslü. Belediye Binası’nın kule saatinde Brüksel’in koruyucu azizi St. Michael heykeli yer alıyor. Bu tarihi zenginlik 1998’de UNESCO Dünya Mirası olarak tescillenmiş.




Hayranlık Uyandıran Sanat ve Estetik

Meydandaki en ihtişamlı ve büyük yapı, aynı zamanda Brüksel Belediye Binası, şehrin en önde gelen simge yapılarından biri. Sanatla ve estetikle yoğrulmuş bu muazzam mimari işçilik, her detayında insana “Bunu nasıl yaptınız?” sorusunu sordururken hayranlık uyandırıyor. Brüksel Belediye Binası’nın 96 metre yüksekliğindeki kulesi, tepesindeki Aziz Mikail heykeliyle, şehri gözeten ve koruyan bir muhafız gibi Brüksel semalarında yükseliyor.


Günümüz modern yapılarındaki yüzeysellik; algısal derinliğe ve estetik dokunuşlara yeterince yer verilmemesi ya da bunlardan, yüksek emek ve maliyet gerektirdiği için kaçınılması gibi kimi zaman haklı sayılabilecek nedenler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bu yapılar karşısında insanı ister istemez bir kıyas yapmaya ve çeşitli sorgulamalara itiyor.



Mekanın ve insanın içinde yaşadığı fiziksel koşulların nezaket, sıcaklık ve görselliği doğrudan etkileyip şekillendirdiği düşünüldüğünde, günümüzde giderek birbirinin kopyası haline gelen yapılarla birlikte siyah ve beyaz  tonların hakim olduğu daha keskin bir dünyaya savruluyoruz. Ve belki de farkında olmadan, bizi yavaş yavaş daha mekanik, daha tekdüze varlıklara dönüştüren dijital bir karanlığın içinde kayboluyoruz.



Aynı Ritüel, Farklı Şehirler

Grand Place’a çıkan zarif sokaklardan birinde ise turistlerin inanışına göre Brüksel’e bir gün yeniden gelmek için dokundukları ünlü bir heykel bulunuyor; adı Everard 't Serclaes. Bu bronz heykel, 14. yüzyılda Brüksel’in özgürlüğü için savaşan bir kahramanın anısına yapılmış. Heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve şehri ziyaret edenlerin bir gün yeniden Brüksel’e döneceğine inanılıyor. Zaman içinde, sürekli dokunulmasından dolayı yüzeyi de belirgin şekilde parlaklaşmış.




Biz de bu ritüelin bir parçası olmaktan geri kalmıyoruz; heykele dokunup, bizi buralara kadar sürükleyen rüzgarın hep esmesini diliyoruz.

Brüksel’deki bu dokunma ritüeli, bize Charles Köprüsü üzerindeki Aziz John of Nepomuk Heykeli’ni hatırlattı. Benzer bir inanış ve gelenek orada da sürdürülüyor. O heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve bir gün Prag’a yeniden dönüleceğine inanılıyor.




Farklı şehirlerde, farklı heykeller ama aynı ritüel. İnsanlar dokunarak bir bağ kuruyor; şansa, umuda ve yeniden dönme ihtimaline tutunuyor. Belki de modern zaman insanının, hayranlık uyandıran bu tarihi şehirlerle karşılaştığında; modernizm öncesi döneme ait rivayetlere, efsanelere ve masalsı anlatılara bir anlığına da olsa yeniden inanmak istemesiyle ilgili bu. Belki bu ritüellerin ortaya çıkışı ve insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yapılmış akademik çalışmalar da vardır.




Günümüzde ise dokunmanın sakıncalı görüldüğü, mesafeli olmanın ve teması minimumda tutmanın doğru davranış biçimi sayıldığı bir gerçeklik içindeyiz. Oysa bu heykeller, dokunmanın yalnızca fiziksel bir temas değil, aynı zamanda hatırlama, bağ kurma ve hissetme biçimi olduğunu fısıldıyor. Temasın azaldığı bir dünyada insanın giderek daha mekanikleştiğini düşündürüyor bu tür ritüeller.





Jeanneke Pis - İşeyen Kadın Heykeli
Şehrin tarihi sokaklarının keyfini çıkararak bir başka noktaya ulaşıyoruz. Burası, aynı zamanda şehrin en ünlü mekanlarından birine ev sahipliği yapan dar ve hareketli bir sokak. İşeyen heykellerin ikincisindeyiz; bu kez karşımızda, İşeyen Kadın Heykeli Jeanneke Pis var.






Heykel, eski bir sokağın içinde adeta saklanmış gibi. Tesadüfen bulunacak türden değil, buraya gelenler genellikle “dersini çalışmış” gezginler. Bu küçük çıkmaz sokak, ziyaretçilerini yalnızca bir heykelle değil, aynı zamanda bir keşif duygusuyla da ödüllendiriyor. Üstelik bu keşfin hemen yanı başında adeta bir bira mabedi yükseliyor. Jeanneke Pis’in önünde de benzer bir ritüel sürüyor. Dilekler tutuluyor, paralar atılıyor ve elbette fotoğraf çekme yarışı hiç bitmiyor. 




Herkesin dikkati heykele kilitlenmişken, benim odağımda ise tam karşısındaki başka bir mekan var. İçerisinde iki binden fazla bira çeşidi barındıran ve Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan Delirium Café. Bira kültürüne meraklı biri için otomatikman bu mekana yönelmek, sanırım tam da beklenen bir hareket.:) Belçika biralarını ve dünyanın her yerinden biraları tadabileceğiniz şehrin en popüler ve en rahat mekanlarından biri burası.




Brüksel Balık Pazarı

Bu yazının konusu olan son durağımız ise, her ne kadar biz de turist olarak şehri keşfediyor olsak da, turistlerin yoğun olduğu merkezden biraz uzaklaşmamızı sağlıyor. Burada, Brüksel’de yaşayanların günlük rutinlerini, iş yaşamlarını ve tercih ettikleri mekanları gözlemleme fırsatı buluyoruz.




Tarihi şehir meydanına uzak sayılmayacak bir konumda yer alan bu bölge, eskiden bir liman olarak işlev görüyormuş. Günümüzde deniz ve kanallarla bağlantısı tamamen kesilmiş olsa da içinde deniz ürünleri sunan restoranların sıralandığı, özellikle akşamları yoğunluğun arttığı eski bir balık pazarına ev sahipliği yapan tarihi bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Flemenkçe adıyla "Vismet" olarak biliniyor.




Place Sainte-Catherine ise, eski liman bölgesinin kalıntıları üzerinde kurulu ve şehrin en keyifli meydanlarından biri. Burada, gotik ve romanesk mimarinin birleşimiyle inşa edilmiş St. Catherine Church adlı tarihi yapıyı görüyoruz. Meydanın çevresinde eski kanal izleri ve tarihi yapılar hala gözlemlenebiliyor. Grande Place, yani şehrin kalbi sayılabilecek tarihi meydana kıyasla, burası daha sakin ve yerel halkla daha fazla temas kurabileceğimiz bir atmosfer sunuyor.

Tarihsel olarak Brüksel, Senne Nehri üzerinden denizle bağlantılı bir şehir. Place Sainte-Catherine civarı ise uzun yıllar liman ve balık pazarı bölgesi olarak işlev görmüş. 19. ve 20. yüzyıllarda nehir kanalları kapatılmış veya doldurulmuş; ardından bölge, şehir merkezinin gastronomi ve turizm alanı haline gelmiş. Bugün kanal izleri ve eski pazar isimleri, bölgenin tarihi geçmişini hala günümüze taşıyor.




Şehirde keşfedilecek daha çok yer var. Vismet’e veda edip tarihi sokaklarda yeniden gezinmeye devam ediyoruz. Buram buram tüten, nefis kokular bizi içine çekiyor. Tadına doyamadığımız çikolataları almak için bir diğer tarihi mekana doğru adımlarımızı hızlandırıyoruz. O mekan ise Galeries Royales Saint-Hubert yani Brüksel’in ünlü ve tarihi pasajı.

Burada, birbirinden lezzetli çikolataları tadıp enerjimizi yükseltecek, ardından bir başka tarihi mekanda Belçika biraları eşliğinde şehri keşif turumuza küçük bir mola vereceğiz. Kim bilir, Brüksel’in çizgi film kahramanları arasında hepimizin bildiği küçük mavi "Şirinler", bir çikolatacı dükkanının köşesinde karşımıza çıkabilir.


Teşekkürler Dünya!



3 Nisan 2026 Cuma

BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyeleri ve sınırlı sayıda misafire özel olarak gerçekleştirilen etkinlikte, Şair-Yazar Keramettin Çetin gerçekleştirdiği şiir dinletisiyle izleyenleri romantik bir yolculuğa çıkardı.


Bartın'da Edebiyat Buluşması

2024 yılından bu yana her ay edebiyatın farklı türlerinde bir kitabı değerlendirmek üzere bir araya gelen ve Bartın’a alternatif bir kültür adası kazandıran Kitap Kardeşliği Topluluğu, bu ay Türk edebiyatının usta kalemlerinden İrfan Yalçın’ın İlkyaz Ölümleri adlı eserini ele aldı. Kitap, genç yaşta hayatını kaybeden şairlerin yaşamına, hayallerine ve dönemin toplumsal koşullarına odaklanırken, dostluk, aşk, kayıp ve umudu içten bir dille aktarıyor.



Zonguldaklı Şairleri Hatırlarken

Etkinlikte, İlkyaz Ölümleri eserinin baş kahramanları olan ve hikâyeleri Kelebeğin Rüyası filmine de konu olan Zonguldaklı şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile Amasralı şair Kemal Uluser anıldı.



Programın ilk bölümünde katılımcılara İrfan Yalçın’ın edebi kimliği ve eserleri hakkında bilgi verildi. Ardından söz alan topluluk üyeleri, İlkyaz Ölümleri üzerine değerlendirmelerde bulundu. 

"Yer altındakiler elleriyle, tırnaklarıyla kömür sökerken karanlıklardan, biz şiir düşünüyor, şiir yaşıyoruz. Ayıp değil mi yani? Ağustos böceği değil de neyiz biz?"


                                 

Okur Tiyatrosu ile Edebiyat Canlandı

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu’nun Okur Tiyatrosu adlı özel bölümünde ise katılımcılar, İlkyaz Ölümleri eserinden seçtikleri pasajları kendi yorumlarıyla seslendirerek geceye renk kattı.



"Ne, biliyor musun, görkemli açan çiçekler gibi olmalı şair dediğin, şöyle bir görünüp sonra çekip gitmeli bu dünyadan. Çok yaşamamalı."




Keramettin Çetin ile "İlkyaz Ölümleri"

Programın ikinci bölümünde söz alan şair-yazar ve eğitimci Keramettin Çetin, Zonguldaklı yazar İrfan Yalçın ile olan yakın dostluğuna dair anekdotlar paylaştı. Katılımcılar da Çetin’in kişisel kütüphanesinde bulunan Yalçın’ın tüm eserleriyle buluşarak kitapları inceleme fırsatı yakaladı.


Şair Çetin, hem kendi şiirlerini hem de çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış Yalçın’a, Bartın’a ve şiire dair yorum ve makalelerini içten bir şekilde paylaştı. Seçtiği şiirlerin ortaya çıkış sürecini, mekan, insan ilişkileri, dostluk, aşk, kent, ırmak ve deniz sevgisi bağlamında anlatarak dinleyicileri duygu yüklü bir yolculuğa çıkardı. 


"Altta büyük harflerle yazılı dört sözcük kaldı geriye: HER YER İLKYAZ ÖLÜMLERİ!"

Ardından hem kendi kaleminden hem de Türk edebiyatının önde gelen şairlerinden örnekleri seslendirerek geceyi büyülü bir atmosferle tamamladı. Genç müzisyen Elif Çetinoğlu da melodileriyle programa eşlik etti.


Şiir ve Müzikle Biten Gece

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu kurucularından Gökçel Vural’ın moderatörlüğünü üstlendiği gecenin sonunda, topluluk üyeleri Keramettin Çetin’e ait Okyanus Uyursa adlı kitabı imzalatma fırsatı buldu. 



Etkinlik, Çetin’in kaleminden çıkan Bartın temalı şiirlerle sona erdi.

 
"...Bitti içimdeki bütün şarkılar"





28 Mart 2026 Cumartesi

AVRUPA'NIN EN GÜZEL BALKONU: BİR GÜNDE LÜKSEMBURG

Daha önce hiç seyahat etmeyi düşünmediğimiz, aklımızda bile olmayan bir ülkeye gittik bu kez. Schengen vizesi sen nelere kadirsin… Yeni aldığımız vizelerle giriş noktamız olarak Lüksemburg’u seçtik. Gitmişken “neden başka bir ülke de görmeyelim?” diyerek rotamızı Belçika’ya da uzattık. Bu yazının konusu olan ilk durağımız Lüksemburg’a adım attığımızda, şehrin hem küçük hem de büyüleyici yapısı hemen dikkatimizi çekti. Avrupa’nın en güzel balkonu olarak da nitelendirilen Lüksemburg Büyük Dükalığı’nın başkenti Lüksemburg’u adım adım keşfe çıktık. Ve şimdi, dünyanın en zengin ve Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden birinin başkentinde geçirdiğimiz güzel bir günü anlatmaya geldi sıra. Hadi başlayalım!



Yeni Ülke Heyecanı 

Yolculuğumuz İstanbul Havalimanı’ndan başladı. Yaklaşık 2 saat 40 dakika süren bir uçuşun ardından Lüksemburg’a ulaştık. Havanın açık olması ve gökyüzünün maviliği, Orta Avrupa semalarında uçağın penceresine eşsiz bir manzara sundu. Avrupa’nın çatısı olarak nitelendirilen Alp Sıradağları’nın bembeyaz zirvelerini metrelerce yükseklikten izlemek ise ayrı bir keyifti.




Rüzgarlı bir günde Lüksemburg Findel Havalimanı’na inişimiz, doğrusu kısa süreli bir adrenalin yaşattı. Pistle neredeyse buluşmak üzereyken uçağımız yeniden havalandı ve Lüksemburg üzerinde bir tur daha attı. Kaptan pilotun, operasyonel nedenlerle inişin tekrar deneneceğine dair yaptığı anonsun ardından neyse ki ikinci denemede sorunsuz ve oldukça rahat bir iniş gerçekleştirdik.

Bizim Büyük Vize Sorunumuz

Lüksemburg Findel Havalimanı da tam beklediğimiz gibi oldukça küçük bir havalimanı. İlk adımda gümrüğe doğru yürüdüğümüzde, bizi görevliler gümrük memurlarının bulunduğu alana geçmeden önce Avrupa Birliği’nin bir süredir uygulamaya koyduğu ve bu yıl nisan ayından itibaren tüm Schengen bölgelerinde devreye alınması planlanan Elektronik Giriş-Çıkış Sistemi (EES) ile tanıştırdı.




Bir Türk görevli bizi kiosklara yönlendirdi. Burada Türkçe dil seçeneğiyle birlikte pasaportunuzu dijital olarak okutuyor, parmak izinizi veriyor ve yüz taramasından geçiyorsunuz. Ardından ülkeye geliş amacınız, ne kadar süre kalacağınız, masraflarınızı nasıl karşılayacağınız ve harcamalarınızı nakit mi yoksa kredi kartıyla mı yapacağınız gibi çeşitli ve bizim açımızdan son derece gereksiz soruları yanıtlıyorsunuz.

Kiosklardan onay aldıktan sonra işlemin bittiğini sanıyorsunuz; ancak bu kez de pasaport kontrolü için yeniden gümrük memurlarına yönlendiriliyorsunuz. Yani süreç ikinci kez, daha klasik bir şekilde tekrarlanıyor.




Gümrük memuru dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sordu, geliş amacımı öğrenmek istedi. Eşimle turistik amaçlı geldiğimizi söyleyip rezervasyonlarımı gösterdim. Neyse ki sempatik bir memur karşımdaydı; “iyi eğlenceler” diyerek pasaportumu damgaladı ve ülkeye sorunsuz bir şekilde giriş yaptık.

Burada küçük bir eleştiri yapmadan geçmek zor. Zaten başlı başına koca bir dosyaya dönüşen vize başvuru belgeleri, banka dökümleri ve evrak süreçleri yetmezmiş gibi, bu çift aşamalı kontrol sistemi insanı ister istemez düşündürüyor. Dünyanın bu kadar sınırlarla, prosedürlerle ve izinlerle bölünmüş olması, seyahat özgürlüğünün aslında ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatıyor. Oysa dünya hepimizin; fakat gerçekler ne yazık ki her zaman böyle değil... Umarım bu tür uygulamalar sonlanır ve mevcut politik atmosfer kısa sürede olumlu yönde değişir.




Ücretsiz Ulaşım

Havalimanı binasından çıktıktan sonra ilk olarak bizi şehir merkezine ulaştıracak otobüslerin bulunduğu durağa doğru yürüyoruz. Lüksemburg’da konaklamayacağımız için, buraya gelmeden önce şehri günübirlik gezmeyi ve akşam trenle Brüksel’e geçmeyi planlamıştık.


Planımıza sadık kalmak ve bavullarımızı gardaki emanete bırakıp şehri daha rahat gezebilmek için, havalimanından direkt şehir garına giden 29 numaralı otobüsü beklemeye başlıyoruz. Otobüs tam zamanında geliyor.


Yeri gelmişken söyleyelim: Lüksemburg’da şehir içi ulaşım tamamen ücretsiz. Otobüs, tramvay ve trenler, yalnızca ülke vatandaşları için değil, bizim gibi turistler için de ücretsiz olarak hizmet veriyor. Bu zengin ülke, ulaşımı bir ayrıcalık değil, kamusal bir hak olarak sunuyor.



Ayrıca gözlemlediğim kadarıyla şehirdeki otobüslerin tamamı elektrikli. Otobüsler, Lüksemburg’da farklı ulaşım operatörleri ve hatlarına göre renklendirilmiş. Bu sayede, renklerine bakarak hangi otobüsün hangi hat ve bölgeye ulaştığını kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Kısacası daha ilk adımda, ulaşım konusunda oldukça gelişmiş bir ülkede olduğunuzu fark ediyorsunuz. 



 
Lüksemburg Büyük Dükalığı, Batı Avrupa’da Belçika, Fransa ve Almanya arasında yer alan, küçük yüzölçümüne rağmen ekonomik gücüyle öne çıkan bir ülke. Başkenti Lüksemburg olan ülke, anayasal monarşi ile yönetiliyor. Devletin başında Büyük Dük Henri, hükümetin başında ise Başbakan Luc Frieden bulunuyor. Yaklaşık 650 bin kişiden oluşan nüfusunun neredeyse yarısını yabancıların oluşturduğu Lüksemburg, bu yönüyle oldukça kozmopolit bir yapıya sahip. 




Şehri Keşfederken

"Gare Central" durağına geldiğimizde otobüsten inip hızlıca gara geçiyoruz. Bavullarımızı emanete bırakıp nihayet şehir turuna başlıyoruz.

Bir yanda bahar güneşi, bir yanda rüzgar… Avrupa, kışın kalın örtüsünü üzerinden atmak için can atıyor sanki. Bize göre hava hala serin; montlarımızı çıkarmadan dolaşıyoruz. Ancak pürüzsüz ve güneşli gökyüzünü görenler çoktan kısa kollularla, ince giysilerle caddelere ve parklara çıkmış bile. Koşuyorlar. Evet, klasik bir Avrupa şehir yaşamı, her tarafta koşuya çıkmış insanlar görüyoruz.


Az güneş gören bir ülkenin insanları olarak, kimileri de parklardaki ahşap şezlonglara uzanmış, güneş ışığından faydalanmaya çalışıyor.

Bu şehrin caddelerinde yürürken çizgilerin nerede başlayıp nerede bittiğine de dikkat etmek gerekiyor. Çünkü neredeyse tüm caddelerde bisikletler için ya özel bir yol yapılmış ya da kaldırımlarda ayrı bir şerit ayrılmış. Her an bir bisikletle karşılaşmamak için, özellikle yürürken ve karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmanız gerekiyor.




Bisiklet burada bir hobi aracı değil; günlük hayatın bir parçası. İşe, eve, parka bisikletiyle giden pek çok insan yanımızdan geçiyor. Öyle ki trafik ışıklarında bile bisikletli figürlere yer verilmiş.

Kişi başına düşen milli gelirin 125.000 – 130.000 Euro civarında olduğu bu ülke dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, aynı zamanda Avrupa’nın en pahalı yaşam koşullarına sahip ülkelerinden biri.  Ülkede Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmi dil konuşulurken, İngilizce de yaygın olarak kullanılıyor. Ülkede özellikle Portekiz, Fransa ve Almanya kökenli topluluklar ön plana çıkıyor. Lüksemburgca en yoğun olarak ülkenin kuzeyinde ve kırsal bölgelerinde konuşuluyor.




İlk Durak Tarihi Köprü ve Altın Kadın Anıtı

İlk geldiğimiz nokta, şehrin en önemli tarihi yapılarından biri olan La Passerelle (Viaduc Köprüsü) oluyor. Metrelerce yükseklikte durup, şehrin doğal dokusunu, tarihi yapıları ve yükselen modern kulelerini izlemeye koyuluyorum. Aşağıda nazikçe süzülen Alzette Nehri akıyor. Sakinlik ve huzur, rüzgarla birlikte yüzüme çarpıyor. Lüksemburg’un hem tarihini hem de modern yüzünü aynı anda hissetmek mümkün.


La Passerelle, ya da diğer adıyla Lüksemburg Viyadüğü, şehrin en etkileyici tarihi köprülerinden biri. 1859–1861 yılları arasında inşa edilen bu taş köprü, başkent Lüksemburg’un üst şehir (Ville Haute) ile Grund vadisi arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

Bizi günümüzden Orta Çağ’a götüren manzaralar eşliğinde keşif adımlarımıza devam ederken, bir sonraki durağımız olan ve yakın dönem savaşlarında hayatını kaybeden Lüksemburgluları anmak için inşa edildiğini öğrendiğimiz Monument of Remembrance (Gëlle Fra) yani Altın Kadın Anıtı’nın bulunduğu alana geliyoruz. 



Vadinin hemen kıyısında bulunan anıt, 1923 yılında I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda hayatını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan kadın figürü yer alıyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.

Şehrin Kalbine Doğru

Anıtın bulunduğu alanda, vadinin karşı kıyılarını da içine alan tarihi yapıların eşlik ettiği olağanüstü bir manzara bizi karşılıyor. Bir süre burada fotoğraf ve video molası verdikten sonra şehrin kalbine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kısa bir süre sonra ise şehrin en hareketli noktalarından biri olan Place d'Armes meydanına ulaşıyoruz. 





Lüksemburg’daki sosyal hayatın en canlı merkezlerinden biri olan bu alan, kafe, restoran ve barlarla çevrili. Özellikle yaz aylarında meydandaki etkinlik alanında çeşitli konserler ve müzikli etkinlikler düzenlendiğini öğreniyoruz.



Bir başka meydana geçiyoruz. Bu kez geldiğimiz yer, tarihi dokusunun daha ön planda olduğu şehrin bir diğer popüler meydanlarından biri olan Place Guillaume II (Knuedler).

William II heykeli ve Luxembourg City Hall gibi tarihi yapıların bulunduğu bu alanda; yeme-içme mekanlarının yanı sıra et ve süt ürünlerinin satıldığı küçük bir pazar kurulmuştu.


Buradan devam edip Lüksemburg Büyük Dükü’nün resmi konutu olan Palais Grand-Ducal’ı fotoğraflıyoruz. Rönesans dönemine ait, Gotik mimari etkiler taşıyan bu yapının özellikle taş işçiliği ve kuleleri oldukça dikkatimizi çekiyor.


Kısa Bir Mola

Biraz mola vermek için Golden Bean adlı bir kahve dükkanına uğruyoruz. Nefis kruvasanlarını tadarken, her yurt dışı seyahatimde yaptığım gibi satın aldığım günlük gazetelerin renkli sayfalarına dalmayı da ihmal etmiyorum.

Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeden edemiyorum.



Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak üzere, bir şeyler satın aldığımız diğer işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan bahsetmek isterim. Burada ilk selamı genellikle müşteriden önce işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz. 




Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; tabii elinde kahve bardağıyla dolaşan insanlar da gözden kaçmıyor.


Bununla birlikte, bazı kaldırımlarda çöplerin varlığı, ezberimizdeki “Avrupa şehirleri her zaman tertemizdir” algısına tezat oluşturuyor.
 



Şehirde çok sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, özellikle hizmet sektöründe sadece göçmenlerin çalıştığına doğrudan tanık oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.



Dünyanın en zengin ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri yeniden sorgulamanıza neden oluyor.


Avrupa'nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş

Lüksemburg’da gezmeyi en çok merak ettiğimiz, tarihi ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi surların ve yürüyüş yolunun bulunduğu alana geliyoruz.




“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tanım Avrupa’nın farklı noktaları için de kullanılsa da) olarak nitelendirilen bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve nehir etrafında kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını izlemek gerçekten çok keyifliydi.




Şehrin en turistik bölgelerinden biri olan bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Yine bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; ancak mekanın bulunduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.

Unutmadan söyleyelim, Lüksemburg biralarıyla da ünlü Avrupa şehirlerinden biri.



UNESCO Kültür Mirası

Casemates du Bock, olağanüstü panoramik manzaralar sunan ve şehrin en önemli tarihi noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alan aynı zamanda, şehrin yer altı tünellerini ve sığınaklarını da bünyesinde barındırıyor.



Vadinin sunduğu doğal ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan savunma sistemleri sayesinde Lüksemburg uzun yıllar boyunca “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.




UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi yer altı tünelleri, bizim gibi şehri ziyaret eden turistlerin de en yoğun ilgi gösterdiği noktalardan biri.

Lüksemburg'da Yaşayan Birinin Gözünden

Fotoğraf çekimi sırasında burada iki Türk genç arkadaşla tanışıyoruz. Biri yaklaşık beş yıldır Lüksemburg’da yaşayan Halil, diğeri ise bizim gibi şehri keşfetmeye gelmiş bir gezgin. Turistlerin çok sık tercih etmediği bir ülke olması nedeniyle sohbetimiz, “Yolunuz buraya nasıl düştü?” sorusuyla başlıyor.



Ardından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş yıldır buradayım. Sakin bir yer. Ben düzenli ve huzurlu şehirleri seviyorum, o yüzden burada çok mutluyum. Burası aynı zamanda global firmaların merkezlerinin bulunduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek ama hayat da buna paralel olarak pahalı.”




Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanın trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonra geri döndüğünü söylüyor. Konutların küçük, kiraların ise oldukça yüksek olduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel gibi şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en önemli unsurlardan biri.



Sohbet ilerledikçe iş hayatının sosyal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin çoğu bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz küçük, 15–20 kişiyiz ama bizde de genelde cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.



“Eğlence hayatı biraz sınırlı,” diye devam ediyor Halil, “ama ulaşım çok rahat; trenle her yere kolayca gidebiliyorsun. Çoğu zaman dört gün çalışıyorsun ya da işini kısa sürede bitirip kendine zaman ayırabiliyorsun. Sosyal haklar geniş ve buna herkes saygı duyuyor. Sokaklar da oldukça güvenli.”


Sözlerini ise küçük bir tavsiyeyle bitiriyor: “Yaz aylarında burası çok daha canlı oluyor. Vadide fuarlar, festivaller ve etkinlikler düzenleniyor. Eğer yazın gelseydiniz, Lüksemburg’a dair izleniminiz çok daha farklı olabilirdi.”




Grund Mahallesi

Yürüdüğümüz tarihi yoldan bu kez geri dönerek, tepelerden vadinin en dip noktasında yer alan Grund Mahallesi’ni keşfetmeye başlıyoruz. Burada da şehrin genelinde hissedilen o sakinlik ve düzen kendini hemen hissettiriyor. Şehrin eski kapıları ve sur yapıları, günümüze dek ayakta kalmayı başarmış ve oldukça iyi korunmuş halleriyle önümüzde yükseliyor.




Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üzerinden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın hüküm sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala koruyan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor.
Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı andıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu manzara, Grund’u şehrin en etkileyici köşelerinden biri haline getiriyor.




Asansörle Vadiden Çıkış

Tren saatimiz yaklaştığından, mahalleden yavaş yavaş ayrılıyoruz. Bu kez bizi metrelerce yükseklikteki şehir merkezine yürümeye zorlamayacak olan Ascenseur du Plateau Saint-Esprit adlı asansöre yöneliyoruz; şehirdeki en önemli ve modern ulaşım araçlarından biri bu.



Tünelin içine giriyoruz ve duvarlarda şehirdeki yaklaşan etkinliklerin afiş ve posterleriyle karşılanıyoruz. 65 metre yüksekliğe çıkaran asansör, hem yayalar hem de bisikletliler için tasarlanmış. Uzun bir mesafeyi yalnızca bir-iki dakikaya indiriyor. 



Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak üzere, tekrar gara doğru şehir caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz. 




Şehrin Modern Yüzü

Tarihi bölgeden uzaklaşıp, şehrin modern yapılarının yer aldığı caddelerden yürüyerek gara doğru ilerliyoruz. Lüksemburg, yalnızca Avrupa’nın güzel manzaralarına değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarına da ev sahipliği yapan bir kent. Türkiye’de de sıkça haber bültenlerinden duyduğumuz Avrupa Adalet Divanı başta olmak üzere, dünyaca ünlü yazılım ve teknoloji firmalarının merkezlerini barındırdığını hatırlatmak gerekir.





Lüksemburg'a Veda

Günübirlik bir ülkenin başkentini keşfetmek, tarihi ve kültürel noktalarına dokunmak ve ardından yepyeni bir yol macerasına yelken açmak gerçekten heyecan verici. Gare Central adlı Lüksemburg tren garına geldiğimizde, Fransızca yapılan anonsları taklit ederek ve gardaki ekranlardan onlarca treni takip ederek zamanı hızlıca geçiriyoruz. Perona Brüksel treni yaklaştığında ise akşam yavaş yavaş şehre çökerken, Lüksemburg’a, hem başkente hem de bu farklı ve güzel ülkeye veda ediyoruz.

Teşekkürler Dünya!


AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmam...