Yağmurlu bir Perşembe günü… Hava, Şafak Oteli romanının geçtiği Rusya’daki kadar soğuk değil ama benzer bir kasvet taşıyor. Sözünü ettiğim romanın yazarı, değerli Kubilay Çak ile buharı tüten çaylarımız eşliğinde hem güzel bir sohbet etmek hem de onun edebiyata ve yazarlık kimliğine dair düşüncelerini öğrenmek adına kısa bir söyleşi için Kırmızı Cadde’yi adımlıyorum. Birazdan, duvarlarına tarihin yankılarının sindiği Taşhan’daki Ihlamur Kafe’de bir araya geleceğiz. Kafenin yüksek basamaklı taş merdivenlerinden, Taşhan’ın artık yalnızca nostaljik bir atmosfer yaşatmaya çalışan odalarına doğru çıkarken, aklımdan “bu taşların arasında birikmiş ne çok hikaye gizli, kim bilir” diye bir düşünce geçiyor.
Rus Romanlarından Bartın’a Uzanan Bir Portre Gibi
Kafenin
bulunduğu kata çıktığımda ise bu güzel ve tarihi hanın avlusuna bakan masalarda
oturan, çoğu öğrenci olduğu belli olan gençlerin oluşturduğu kalabalığın
canlılığı; ortamın eskiyen, yorgun duvarlarına yansıyan kahkaha sesleriyle
tezat ama bir o kadar da güzel bir görüntü oluşturuyor. Derken Kubilay Bey’i,
sıra sıra dizili küçük masalardan birinde otururken görmem uzun sürmüyor. Nazik
bir şekilde selamlaştıktan sonra, sohbeti daha sessiz ve rahat bir ortamda
gerçekleştirebilmek adına Taşhan’ın eskiden tacirlerin konaklamak için
kullandığı, günümüzde ise toplantı ve özel buluşma alanlarına dönüştürülen
odalarından birine yöneliyoruz.
Çaylar
söyleniyor. Karşımda, Rus romanlarından çıkıp Bartın’a dolaşmaya gelmiş
izlenimi veren biri duruyor gibi hissediyorum. Uzun siyah paltosunu, odanın
sıcaklığına aldırmadan üzerinden hiç çıkarmıyor. Oturduğu sandalyenin arkasında
asılı duran atkısı, taş duvara dayalı baston şeklindeki şemsiyesi, adeta
bahsettiğim roman karakteri kompozisyonunu tamamlıyor.
Bartın’dan Rusya’ya Uzanan Bir Hayat
Havadan
sudan ve tabii Bartın’da şu sıralar neler yaptığından bahisle açılıyor sohbet.
Kendisi de zaten 1964 yılı Bartın Çiftlik Köyü doğumlu. Bartın Lisesi’ni
bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek
öğrenimini tamamlıyor. İş hayatı ise farklı coğrafyalarda hayli hareketli
geçiyor. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ürdün ve Katar’da çeşitli inşaat
projelerinde orta ve üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Finans alanında
önemli bir deneyime sahip.
Rusya Üzerine Gözlemler ve “Türkiye Rusya Olur mu?” Tartışması
Baştan da
belirttiğim gibi Rusya’da geçen bu romanın yazım sürecine geçmeden önce konu,
ister istemez bir gün gidip gezmeyi çok istediğim Rusya’ya geliyor. Moskova ve
St. Petersburg’u, Rusya denince akla ilk gelen yazarların izlerini ve ruhunu
takip ederek nasıl gezebileceğimize dair küçük tüyolar veriyor. Moskova’daki
sanat ortamını; Rusçanın ve Rus edebiyatının yalnızca günümüz Rusya Federasyonu
sınırları içinde değil, siyasi olarak Rusya’dan ayrılmış olsa da Kafkas
coğrafyasında ve Orta Asya ülkelerinde nasıl etkili ve birleştirici bir güç
olmaya devam ettiğini, bu konudaki derin bilgisi ve gözlemleriyle paylaşıyor.
Söz dönüp
dolaşıp ülkemizde sıklıkla işittiğimiz “Türkiye Rusya olur mu?” sorusuna
geliyor. Orada yaşadığı yıllar boyunca tanık olduğu siyasi ve sosyoekonomik
değişimleri, tarihsel kırılma noktalarını, iki ülkenin farklı seyirler izleyen
Batılılaşma süreçlerini; adanmışlıkla sürdürülen güçlü bir devlet yapılanmasını;
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden Putin’in yükselişine, oligarkların artan
gücüne kadar uzanan kıyaslamalarla ele alıyor. Tüm bu karşılaştırmalar, bu
söylemin esasen bize özgü, alıcısı bol bir popüler tartışma olmanın ötesine
geçmediğini ve iki ülke arasında sanıldığı gibi bir benzerlik bulunmadığını
somut biçimde ortaya koyuyor.
Söz, yeniden
yazmaya ne zaman ve nasıl başladığına; neler okuduğuna ve yazmanın kendisi için
nasıl bir yaratım süreci ifade ettiğine geliyor. Çaylar yeniden tazeleniyor ve
ben merak ettiklerimi soruyorum. Kubilay Çak ise sohbetimizin ahengine sadık
kalarak anlatmaya başlıyor…
“İyi Bir
Okuyucuyum Ama İyi Bir Yazar Olup Olmadığıma Okuyucular Karar Verecek”
Aslında Şafak
Oteli benim ikinci kitabım. Kasabada Bir Salı romanımı daha önce
yazmıştım. Lisede edebiyat kolunda olmam sebebiyle edebiyata her zaman
yakındım. Yazarlık, hep aklımda olan ama kalemi bir türlü elime alıp
yazamadığım bir husustu. Geçmişte küçük öyküler yazmıştım. Sonrasında Kasabada
Bir Salı romanımı yazmaya başladım. Bitirdikten sonra, 1994 yılında
Rusya’ya gittiğimde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlayan o altüst oluşun
hala devam ettiğini gördüm. Orada yaşadıklarım ve gördüklerim beni son derece
etkiledi; bunu yazmak, insanlara yansıtmak istedim. Şafak Oteli oldukça
kapsamlı bir çalışmaydı ve editörümüzle birlikte metni 220’li sayfalara
indirdik. Yazmaya her zaman sıcak bir bakışım oldu. İyi bir okuyucuyum; ancak
iyi bir okuyucu olmak, mutlaka iyi yazmak anlamına gelmiyor. Yazdıklarımın
edebi bir değeri olup olmadığını okuyucular ve bu alanın profesyonelleri
belirleyecek. Yazarlık benim profesyonel bir mesleğim değil. Yazı benim için
bir hobi alanı.
“Türk ve Dünya Edebiyatının Güçlü Kalemlerinden
Derinden Etkilendim”
Yazarlık
kendimi yaratma süreci midir, bilemiyorum. Çocukluğumdan ve gençliğimden bu
yana okuyup etkilendiğim yazarlar var. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin,
Oğuz Atay gibi, tipik bir Türk gencinin etkileneceği isimler bunlar. Yabancı
yazarlardan ise özellikle üniversite yıllarımda Dostoyevski, Tolstoy ve John
Steinbeck gibi dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden derinden etkilendim.
Ancak yazdıklarımda onların tarzlarının ne ölçüde iz bıraktığını, bu etkinin
metinlerime yansıyıp yansımadığını açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum.
“Romanı Önce Kafamda Tasarlıyorum”
Yazıya
başlarken kafamda bir tasarı oluyor. Ancak bunu kâğıda döktüğümde, kafamdaki
yapıyla birebir örtüşmeyebiliyor; yazı kimi zaman bambaşka yönlere akabiliyor.
Yazı ve kurgu çoğu zaman birlikte, eş zamanlı olarak gelişiyor. Önceden
planlanmış ana bir iskelet oluyor elbette; fakat detaylar ve bölümler süreç
içinde her zaman değişebiliyor.
“Romanlarımdaki Mekanların Hepsi Gerçek”
Benim
romanlarımdaki mekanların tamamı gerçek mekanlar. Şafak Oteli
romanındaki otel de, restorasyon edilecek yapı da, zaman zaman kahramanların
görünüp kaybolduğu yapı da gerçek. Kasabada Bir Salı’ndaki mekanlar
gibi, şu an içinde bulunduğumuz Taşhan ve karşısındaki avukatlık yazıhanesi de
tamamen gerçek yerler. Olaylar ise bütünüyle kurgu. Yaratıcı yazarlık belki
mekanların yeniden kurgulanmasını da gerektirir; ancak benim yazma biçimimde
durum böyle değil.
Gerçek Hayattan Beslenen Kurgu Karakterler
Yazdığım
romanlardaki karakterler ise tamamen kurgu. Elbette gerçek hayattan yansımalar
da var; sonuçta hepimiz etkilendiğimiz, iz bırakan insanlarla karşılaşıyoruz. Şafak
Oteli’nde de Kasabada Bir Salı romanında da karakterler, okurun
“Evet, ben bu insanları tanıyorum” diyebileceği türden kişiler. Ancak gerçekte
bu karakterlerin birebir karşılığı olan kişiler yok; hepsi roman dünyasında
kurgulanmış karakterler. Karakterler gerçeğe uygun olduğunda, akla da yatkın
oluyor. Ben karakter yaratırken böyle bir yöntemi tercih ediyorum.
Yazmak: Sessizlik ve Özgürlük
Yazdığım
ortamın sakin olması gerekiyor. Yazmak, insanı bir anlamda özgürleştiriyor;
zihinsel bir boşalma sağlıyor. Bedava bir zevk aslında, bir şeyler yazmak. Çok
faydalı olduğunu düşündüğüm bir eylem. Yazdığım mekanın sessizliği ve birkaç
saat boyunca bir şeyler karalamak, beni gerçekten iyi hissettiriyor.
Okuyucu Tepkileri, Eleştiriler ve Mesafe
Okuyuculardan
aldığım geri dönüşler özelinde, Şafak Oteli’ndeki kurgunun çok
beğenildiğini söyleyebilirim. Bu romanı kişisel bir anı kitabı sananlar oldu;
güzel vakit geçirdiğini söyleyen insanlar da… Ancak bu bir anı romanı değil.
Hatta bazı yakınlarımın, “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” şeklinde tepkileri
oldu. Ben de açıkçası tam emin değilim; eleştirenler de oldu, beğenenler de.
Edebi anlamda romanlarımın değeri nedir, bunu bilemiyorum. Belki tanıtım
eksikliğinden, belki de yayınevinin tutumundan dolayı romanlarım daha geniş
kitlelere ulaşamadı. Edebiyat eleştirmenlerinin bu metinler hakkında ne
düşüneceğini ise merak ediyorum.
“Bu Roman Bu Haliyle Kalsın”
İki romanı
da yazmak için çok çaba sarf ettim. Yazım süreci elbette hiçbir zaman gerçekten
bitmiyor; ancak ben romanlarımı tamamladıktan sonra, onlar kafamda da bitmiş
oluyor. Geriye dönüp baktığımda herhangi bir pişmanlık hissetmiyorum. Çünkü
yazarken yeterince emek verdiğimi biliyorum.
Romanı yazarken
“şurayı değiştirsem, burayı düzeltsem” düşüncelerinin aslında hiç bitmeyeceğini
insan zamanla anlıyor. Bir noktada “Bu roman bu haliyle kalsın” demek
gerekiyor. İnsanlar ne anlıyorsa, ne anlamak istiyorsa onu anlasın diye
düşünüyorum. Yazım sürecinin teorik olarak bir sonu yok ama pratikte bir yerde
bitiriyorsunuz. Eleştirilerden de olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde
etkilenmiyorum.
Yeni Roman Taslakları Hazır
Yeni roman
fikirleri var kafamda; ancak bir türlü oturup başlayamadım. Yakın zamanda
başlamayı düşünüyorum. Kafamda iki-üç roman taslağı var ve bunları yazıya
dökmek istiyorum. Her biri, birbirinden bağımsız ve dönem romanı niteliğinde
çalışmalar olacak.
Bartın Kitap Fuarı ve Yerel Yazarlarla Karşılaşmak
Bartın Kitap
Fuarı’nda imza gününe katıldım; bu benim için bir ilkti. Güzel bir etkinlik
oldu. Bartın Kitap Fuarı’nın ilerleyen yıllarda daha da nitelikli bir hal
alacağına inanıyorum. Orada özellikle ön plana çıkmamış yerel yazarların
kitaplarını aldım ve çok memnun kaldığım isimlerle tanıştım. Örneğin
Zonguldaklı yazar Şükran Balekoğlu Yamak’ın Kalleş adlı kitabı beni çok
etkiledi. Yine Çaycumalı yazar ağabeyimiz, köy enstitülü emekli öğretmen Ali
Nuri Güntekin; Çaycuma üzerine kaleme aldığı anılarıyla adeta ayaklı bir tarih.
Son derece güzel yazmış, gerçekten etkilendim. Fuar, bu tür yazarlarla tanışmak
açısından benim için çok verimliydi. Ayrıca kitabımı alan dostlarla bir araya
gelmek, onlarla sohbet etmek ve kitapları imzalamak da ayrı bir güzellikti.
Batı Karadeniz’de Edebiyat
Batı
Karadeniz Edebiyatçılar Topluluğu’ndayım. Bartın özelinde ise şair-öğretmen
Keramettin Çetin hocamızla bir dostluğumuz ve arkadaşlığımız var. Kendisiyle YouTube kanalımda özel bir söyleşi programı yaptım. Yine Mustafa
Şahin, Kasabanın Laneti adlı romanın yazarı; onunla da aynı kanalımda bir söyleşi gerçekleştirdim. Serkan Boğa da bu çerçevede diğerleriyle birlikte
anabileceğim kıymetli yazar dostlarımdan biri...
Bölgede
aktif bir edebiyat topluluğunun oluşmasını gerçekten çok isterim. Ancak zaman
zaman Rusya’da bulunduğum için böyle bir oluşumun içinde doğrudan ve sürekli
yer alamıyorum. Yine de edebiyatçıların bir araya geldiği, kapalı bir kulüp
havasında işleyen bir ortamın yaratılabileceğini düşünüyorum. Noyan Erözçelik’e
ait Seyhan Erözçelik Anı Evi gibi mekanların canlandırılması ise bu anlamda en
büyük dileklerimden biri.
Bartın’ı Yazmak, Bartın’da Yazmak
Kubilay
Çak’ın yazarlık serüvenini, kendi ifadeleriyle edebiyatseverlere aktarmak benim
için mutluluk verici oldu. İlgilenenler, Facebook’ta Kubilay Çak profili
ile Kubilay Çak Yorum sayfasını; YouTube’da ise Kubilay Çak Yorum
kanalını takip edebilir, abone olabilirler.
Bartın’daki
yazarlara destek olmak büyük önem taşıyor. Bu kent, zengin kültürel ve edebi potansiyeline
rağmen henüz bu yönüyle yeterince ön plana çıkmış olmasa da bunu tersine
çevirmek mümkün. Irmağının mitolojiye ilham verdiği bu kente, eski çağlardaki
özel ve özgün kimliğini yeniden kazandıracak olanlar; bu kenti yaşamayı
bilenler ile bu kentte ve bu kenti yazmayı bilenler olacak. Ne dersiniz?






Yorumlarınızı ilgiyle okudum. Bilgilenmedim desem yalan olur ikinizi de kutluyorum.
YanıtlaSilİlginiz için çok teşekkürler.
Sil