Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2025 Cuma

TAŞHAN'DA BİR SÖYLEŞİ: KUBİLAY ÇAK İLE YAZI, MEKAN VE HAFIZA ÜZERİNE

Yağmurlu bir Perşembe günü… Hava, Şafak Oteli romanının geçtiği Rusya’daki kadar soğuk değil ama benzer bir kasvet taşıyor. Sözünü ettiğim romanın yazarı, değerli Kubilay Çak ile buharı tüten çaylarımız eşliğinde hem güzel bir sohbet etmek hem de onun edebiyata ve yazarlık kimliğine dair düşüncelerini öğrenmek adına kısa bir söyleşi için Kırmızı Cadde’yi adımlıyorum. Birazdan, duvarlarına tarihin yankılarının sindiği Taşhan’daki Ihlamur Kafe’de bir araya geleceğiz. Kafenin yüksek basamaklı taş merdivenlerinden, Taşhan’ın artık yalnızca nostaljik bir atmosfer yaşatmaya çalışan odalarına doğru çıkarken, aklımdan “bu taşların arasında birikmiş ne çok hikaye gizli, kim bilir” diye bir düşünce geçiyor.


Şafak Oteli

Rus Romanlarından Bartın’a Uzanan Bir Portre Gibi

Kafenin bulunduğu kata çıktığımda ise bu güzel ve tarihi hanın avlusuna bakan masalarda oturan, çoğu öğrenci olduğu belli olan gençlerin oluşturduğu kalabalığın canlılığı; ortamın eskiyen, yorgun duvarlarına yansıyan kahkaha sesleriyle tezat ama bir o kadar da güzel bir görüntü oluşturuyor. Derken Kubilay Bey’i, sıra sıra dizili küçük masalardan birinde otururken görmem uzun sürmüyor. Nazik bir şekilde selamlaştıktan sonra, sohbeti daha sessiz ve rahat bir ortamda gerçekleştirebilmek adına Taşhan’ın eskiden tacirlerin konaklamak için kullandığı, günümüzde ise toplantı ve özel buluşma alanlarına dönüştürülen odalarından birine yöneliyoruz.

Çaylar söyleniyor. Karşımda, Rus romanlarından çıkıp Bartın’a dolaşmaya gelmiş izlenimi veren biri duruyor gibi hissediyorum. Uzun siyah paltosunu, odanın sıcaklığına aldırmadan üzerinden hiç çıkarmıyor. Oturduğu sandalyenin arkasında asılı duran atkısı, taş duvara dayalı baston şeklindeki şemsiyesi, adeta bahsettiğim roman karakteri kompozisyonunu tamamlıyor.


Roman


Bartın’dan Rusya’ya Uzanan Bir Hayat

Havadan sudan ve tabii Bartın’da şu sıralar neler yaptığından bahisle açılıyor sohbet. Kendisi de zaten 1964 yılı Bartın Çiftlik Köyü doğumlu. Bartın Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek öğrenimini tamamlıyor. İş hayatı ise farklı coğrafyalarda hayli hareketli geçiyor. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ürdün ve Katar’da çeşitli inşaat projelerinde orta ve üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Finans alanında önemli bir deneyime sahip.

Rusya Üzerine Gözlemler ve “Türkiye Rusya Olur mu?” Tartışması

Baştan da belirttiğim gibi Rusya’da geçen bu romanın yazım sürecine geçmeden önce konu, ister istemez bir gün gidip gezmeyi çok istediğim Rusya’ya geliyor. Moskova ve St. Petersburg’u, Rusya denince akla ilk gelen yazarların izlerini ve ruhunu takip ederek nasıl gezebileceğimize dair küçük tüyolar veriyor. Moskova’daki sanat ortamını; Rusçanın ve Rus edebiyatının yalnızca günümüz Rusya Federasyonu sınırları içinde değil, siyasi olarak Rusya’dan ayrılmış olsa da Kafkas coğrafyasında ve Orta Asya ülkelerinde nasıl etkili ve birleştirici bir güç olmaya devam ettiğini, bu konudaki derin bilgisi ve gözlemleriyle paylaşıyor.

Söz dönüp dolaşıp ülkemizde sıklıkla işittiğimiz “Türkiye Rusya olur mu?” sorusuna geliyor. Orada yaşadığı yıllar boyunca tanık olduğu siyasi ve sosyoekonomik değişimleri, tarihsel kırılma noktalarını, iki ülkenin farklı seyirler izleyen Batılılaşma süreçlerini; adanmışlıkla sürdürülen güçlü bir devlet yapılanmasını; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden Putin’in yükselişine, oligarkların artan gücüne kadar uzanan kıyaslamalarla ele alıyor. Tüm bu karşılaştırmalar, bu söylemin esasen bize özgü, alıcısı bol bir popüler tartışma olmanın ötesine geçmediğini ve iki ülke arasında sanıldığı gibi bir benzerlik bulunmadığını somut biçimde ortaya koyuyor.




Söz, yeniden yazmaya ne zaman ve nasıl başladığına; neler okuduğuna ve yazmanın kendisi için nasıl bir yaratım süreci ifade ettiğine geliyor. Çaylar yeniden tazeleniyor ve ben merak ettiklerimi soruyorum. Kubilay Çak ise sohbetimizin ahengine sadık kalarak anlatmaya başlıyor…

 “İyi Bir Okuyucuyum Ama İyi Bir Yazar Olup Olmadığıma Okuyucular Karar Verecek”

Aslında Şafak Oteli benim ikinci kitabım. Kasabada Bir Salı romanımı daha önce yazmıştım. Lisede edebiyat kolunda olmam sebebiyle edebiyata her zaman yakındım. Yazarlık, hep aklımda olan ama kalemi bir türlü elime alıp yazamadığım bir husustu. Geçmişte küçük öyküler yazmıştım. Sonrasında Kasabada Bir Salı romanımı yazmaya başladım. Bitirdikten sonra, 1994 yılında Rusya’ya gittiğimde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlayan o altüst oluşun hala devam ettiğini gördüm. Orada yaşadıklarım ve gördüklerim beni son derece etkiledi; bunu yazmak, insanlara yansıtmak istedim. Şafak Oteli oldukça kapsamlı bir çalışmaydı ve editörümüzle birlikte metni 220’li sayfalara indirdik. Yazmaya her zaman sıcak bir bakışım oldu. İyi bir okuyucuyum; ancak iyi bir okuyucu olmak, mutlaka iyi yazmak anlamına gelmiyor. Yazdıklarımın edebi bir değeri olup olmadığını okuyucular ve bu alanın profesyonelleri belirleyecek. Yazarlık benim profesyonel bir mesleğim değil. Yazı benim için bir hobi alanı.




“Türk ve Dünya Edebiyatının Güçlü Kalemlerinden Derinden Etkilendim”

Yazarlık kendimi yaratma süreci midir, bilemiyorum. Çocukluğumdan ve gençliğimden bu yana okuyup etkilendiğim yazarlar var. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi, tipik bir Türk gencinin etkileneceği isimler bunlar. Yabancı yazarlardan ise özellikle üniversite yıllarımda Dostoyevski, Tolstoy ve John Steinbeck gibi dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden derinden etkilendim. Ancak yazdıklarımda onların tarzlarının ne ölçüde iz bıraktığını, bu etkinin metinlerime yansıyıp yansımadığını açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum.

“Romanı Önce Kafamda Tasarlıyorum”

Yazıya başlarken kafamda bir tasarı oluyor. Ancak bunu kâğıda döktüğümde, kafamdaki yapıyla birebir örtüşmeyebiliyor; yazı kimi zaman bambaşka yönlere akabiliyor. Yazı ve kurgu çoğu zaman birlikte, eş zamanlı olarak gelişiyor. Önceden planlanmış ana bir iskelet oluyor elbette; fakat detaylar ve bölümler süreç içinde her zaman değişebiliyor.

“Romanlarımdaki Mekanların Hepsi Gerçek”

Benim romanlarımdaki mekanların tamamı gerçek mekanlar. Şafak Oteli romanındaki otel de, restorasyon edilecek yapı da, zaman zaman kahramanların görünüp kaybolduğu yapı da gerçek. Kasabada Bir Salı’ndaki mekanlar gibi, şu an içinde bulunduğumuz Taşhan ve karşısındaki avukatlık yazıhanesi de tamamen gerçek yerler. Olaylar ise bütünüyle kurgu. Yaratıcı yazarlık belki mekanların yeniden kurgulanmasını da gerektirir; ancak benim yazma biçimimde durum böyle değil.




Gerçek Hayattan Beslenen Kurgu Karakterler

Yazdığım romanlardaki karakterler ise tamamen kurgu. Elbette gerçek hayattan yansımalar da var; sonuçta hepimiz etkilendiğimiz, iz bırakan insanlarla karşılaşıyoruz. Şafak Oteli’nde de Kasabada Bir Salı romanında da karakterler, okurun “Evet, ben bu insanları tanıyorum” diyebileceği türden kişiler. Ancak gerçekte bu karakterlerin birebir karşılığı olan kişiler yok; hepsi roman dünyasında kurgulanmış karakterler. Karakterler gerçeğe uygun olduğunda, akla da yatkın oluyor. Ben karakter yaratırken böyle bir yöntemi tercih ediyorum.

Yazmak: Sessizlik ve Özgürlük

Yazdığım ortamın sakin olması gerekiyor. Yazmak, insanı bir anlamda özgürleştiriyor; zihinsel bir boşalma sağlıyor. Bedava bir zevk aslında, bir şeyler yazmak. Çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir eylem. Yazdığım mekanın sessizliği ve birkaç saat boyunca bir şeyler karalamak, beni gerçekten iyi hissettiriyor.

Okuyucu Tepkileri, Eleştiriler ve Mesafe

Okuyuculardan aldığım geri dönüşler özelinde, Şafak Oteli’ndeki kurgunun çok beğenildiğini söyleyebilirim. Bu romanı kişisel bir anı kitabı sananlar oldu; güzel vakit geçirdiğini söyleyen insanlar da… Ancak bu bir anı romanı değil. Hatta bazı yakınlarımın, “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” şeklinde tepkileri oldu. Ben de açıkçası tam emin değilim; eleştirenler de oldu, beğenenler de. Edebi anlamda romanlarımın değeri nedir, bunu bilemiyorum. Belki tanıtım eksikliğinden, belki de yayınevinin tutumundan dolayı romanlarım daha geniş kitlelere ulaşamadı. Edebiyat eleştirmenlerinin bu metinler hakkında ne düşüneceğini ise merak ediyorum.




“Bu Roman Bu Haliyle Kalsın”

İki romanı da yazmak için çok çaba sarf ettim. Yazım süreci elbette hiçbir zaman gerçekten bitmiyor; ancak ben romanlarımı tamamladıktan sonra, onlar kafamda da bitmiş oluyor. Geriye dönüp baktığımda herhangi bir pişmanlık hissetmiyorum. Çünkü yazarken yeterince emek verdiğimi biliyorum.

Romanı yazarken “şurayı değiştirsem, burayı düzeltsem” düşüncelerinin aslında hiç bitmeyeceğini insan zamanla anlıyor. Bir noktada “Bu roman bu haliyle kalsın” demek gerekiyor. İnsanlar ne anlıyorsa, ne anlamak istiyorsa onu anlasın diye düşünüyorum. Yazım sürecinin teorik olarak bir sonu yok ama pratikte bir yerde bitiriyorsunuz. Eleştirilerden de olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde etkilenmiyorum.

Yeni Roman Taslakları Hazır

Yeni roman fikirleri var kafamda; ancak bir türlü oturup başlayamadım. Yakın zamanda başlamayı düşünüyorum. Kafamda iki-üç roman taslağı var ve bunları yazıya dökmek istiyorum. Her biri, birbirinden bağımsız ve dönem romanı niteliğinde çalışmalar olacak.




Bartın Kitap Fuarı ve Yerel Yazarlarla Karşılaşmak

Bartın Kitap Fuarı’nda imza gününe katıldım; bu benim için bir ilkti. Güzel bir etkinlik oldu. Bartın Kitap Fuarı’nın ilerleyen yıllarda daha da nitelikli bir hal alacağına inanıyorum. Orada özellikle ön plana çıkmamış yerel yazarların kitaplarını aldım ve çok memnun kaldığım isimlerle tanıştım. Örneğin Zonguldaklı yazar Şükran Balekoğlu Yamak’ın Kalleş adlı kitabı beni çok etkiledi. Yine Çaycumalı yazar ağabeyimiz, köy enstitülü emekli öğretmen Ali Nuri Güntekin; Çaycuma üzerine kaleme aldığı anılarıyla adeta ayaklı bir tarih. Son derece güzel yazmış, gerçekten etkilendim. Fuar, bu tür yazarlarla tanışmak açısından benim için çok verimliydi. Ayrıca kitabımı alan dostlarla bir araya gelmek, onlarla sohbet etmek ve kitapları imzalamak da ayrı bir güzellikti.

Batı Karadeniz’de Edebiyat

Batı Karadeniz Edebiyatçılar Topluluğu’ndayım. Bartın özelinde ise şair-öğretmen Keramettin Çetin hocamızla bir dostluğumuz ve arkadaşlığımız var. Kendisiyle YouTube kanalımda özel bir söyleşi programı yaptım. Yine Mustafa Şahin, Kasabanın Laneti adlı romanın yazarı; onunla da aynı kanalımda bir söyleşi gerçekleştirdim. Serkan Boğa da bu çerçevede diğerleriyle birlikte anabileceğim kıymetli yazar dostlarımdan biri...

Bölgede aktif bir edebiyat topluluğunun oluşmasını gerçekten çok isterim. Ancak zaman zaman Rusya’da bulunduğum için böyle bir oluşumun içinde doğrudan ve sürekli yer alamıyorum. Yine de edebiyatçıların bir araya geldiği, kapalı bir kulüp havasında işleyen bir ortamın yaratılabileceğini düşünüyorum. Noyan Erözçelik’e ait Seyhan Erözçelik Anı Evi gibi mekanların canlandırılması ise bu anlamda en büyük dileklerimden biri.




Bartın’ı Yazmak, Bartın’da Yazmak

Kubilay Çak’ın yazarlık serüvenini, kendi ifadeleriyle edebiyatseverlere aktarmak benim için mutluluk verici oldu. İlgilenenler, Facebook’ta Kubilay Çak profili ile Kubilay Çak Yorum sayfasını; YouTube’da ise Kubilay Çak Yorum kanalını takip edebilir, abone olabilirler.

Bartın’daki yazarlara destek olmak büyük önem taşıyor. Bu kent, zengin kültürel ve edebi potansiyeline rağmen henüz bu yönüyle yeterince ön plana çıkmış olmasa da bunu tersine çevirmek mümkün. Irmağının mitolojiye ilham verdiği bu kente, eski çağlardaki özel ve özgün kimliğini yeniden kazandıracak olanlar; bu kenti yaşamayı bilenler ile bu kentte ve bu kenti yazmayı bilenler olacak. Ne dersiniz?

 

BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyele...