İki Bilet Bir Yol: Şehirler, anılar ve gezip gördüğümüz yerlerden notlar.
28 Şubat 2026 Cumartesi
SİYAH İNCİ'DE BIRAKILAN İZLER: GÖMÜ KÖYÜ
“Meğer benim buna ihtiyacım varmış.” Manzarayı görünce içimden seslenen cümle bu oldu. Zihnimde yeni manzaralar açıldı. Bindik minibüse, indik son durakta, bir köy mezarlığının yanında. Uzun ince bir patikadan yürüdük; ağaçları denizi gizleyen ormanın içinden süzülerek. Dallar, dikenler çarpıyor yüzümüze. Bir çizik atmış bir diken tenimize, çok mu? Modern hayat bize neler etti… Ruhumuza attığı çiziklere bana mısın demeden kucakladık hoyrat denizi. Siyah İnci’nin bilge taşları güneşten almıyor esmerliğini, emeğin rengi bu ola. Yaslanınca bir kayaya, bakınca ağaçlara; sanki yüzlerce yeşil gömlekli ve kahverengi ceketli insan Karadeniz’e doğru koşmaya hazırlanıyor gibi göründü gözüme. Koca orman, görünmez bir sınır çekilmiş gibi aniden bitiverdi. Ağaçlar, “köy masalları buraya kadar, şimdi sıra denizcinin seyir defterinde” der gibi uğurladı bizi kumsalın bağrına doğru uzanan toprak yolda. Bu kez Gömü’deyiz. Kuşkayası’ndaki başsız heykellerin sırlarını bildiği ve asıl güzelliğini gizlediği yerdeyiz. Keşke hep Siyah İnci’de kalsa sadece bizim ayak izlerimiz.
Geçtiğimiz cumartesi günü BARDOSK74 ekibi ile birlikte yeniden yollara düştük. Hafta sonları sabah erken saatlerde başlayan uzun yürüyüşler, Ramazan ayı nedeniyle yerini akşamüstü saatlerinde başlayan; renkli gün batımını izlediğimiz, deniz manzaralı bir iftar sofrasıyla şenlendirdiğimiz, ardından kafa lambalarıyla gecenin karanlığında yol aldığımız kısa bir parkura bıraktı.
Türkiye'nin en güzel deniz manzaralı köylerinden biri olduğunu düşündüğüm Amasra İlçesi’ne bağlı Gömü Köyü’ne doğru yol aldık bu kez. Yola çıkarken hava bulutluydu ama fazla soğuk değildi.
Amasra Tüneli’nden çıktığımızda ise Karadeniz’in üzerindeki yağmur bulutlarını ve denizin üstünde köpük köpük uzanan dalga izlerini görünce, gideceğimiz kıyıda bizi sert bir rüzgarın bekliyor olabileceğini düşündük. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı.
Başlangıç noktamız olan Gömü Köyü’ne vardığımızda araçtan indik. Sessizliğin ve sakinliğin ritmini duyumsamak için biraz etrafa bakındım, tertemiz köy havasını derin derin içime çektim. Köyün girişindeki mezarlığın yanından başlayan, yeşillikler içindeki dar patikada ilerlerken ağaçların seyreldiği noktada karşımıza çıkan Siyah İnci Plajı manzarasına insanın kendini kaptırmaması gerçekten çok zor.
Sık sık duraklayıp hem o anları çektiğimiz karelerle ölümsüzleştirdik hem de baharın habercisi nazik kızılcık dallarının sarı tomurcuklarına iltifat etmeyi ihmal etmedik.
Deniz, dev bir mavi mıknatıs gibi bizi kendine doğru hızla çekerken, geçtiğimiz patikadaki ince dallar ve dikenler, bedenimizde bu güzel günü birkaç günlüğüne de olsa tekrar tekrar hatırlatacak küçük sıyrıklar hediye etti.
Engebeli araziyi geride bırakıp, yağmurla gelecek taze sularını bekleyen kurumuş dere yatağının üzerinden atladık ve denizin bağrına bir avcı bıçağı gibi saplanmış görünen toprak yola vardık. Yolun sağında ve solunda yükselen, plajla aramıza sanki görünmez bir sınır çeken küçük bir ormanın içinde bulduk kendimizi.
Küçük bir balıkçı kulübesi, emekliliğini çimenler içinde geçiren bir sandal, yüzlerce yıl öncesinden ta Roma döneminden bir heykeltıraşın gelmesini ve kendilerine antik dönemin mimari şekillerini vermesini bekler gibi duran kaya parçaları… Denize nazır bu ormanın karşımıza çıkardığı sürpriz ve sakin misafirler bunlardı.
Çimenlerin bittiği anda, kömür renkli milyonlarca küçük taşın yığıldığı Siyah İnci Plajı ayaklarımızın altına öylece serildi. İnsanın içinden denize doğru koşma isteği uyandıran bir andı.
Sırt çantalarımızı olduğumuz yere bırakıp plajı bir uçtan bir uca yürüdük önce. Kulağıma yapışmış tüm yapay sesler, dalgaların sesiyle temizlendi. Dilimde hiç bilmediğim bir melodi, daha önce hiç söylenmemiş bir şarkının sözleriyle kıyıya vuran her dalganın doğal bir metronom gibi tuttuğu ritmi buldu.
Gün yavaş yavaş çekilmeye başladığı anlarda kumsalın gün batımına doğru bakan sol kıyısındaki büyük kayalıkların etrafında toplanan ekip arkadaşlarımızın yanlarına geçtik.
İçimizde durmak bilmeyen o yaramaz çocuk, bu kez de atlaya zıplaya bizi kayaların üzerindeki en yüksek noktaya, manzarayı en geniş açıdan görebileceğimiz yere çıkarmaktan geri durmadı. Kayalara hızla çarpan iri gövdeli dalgaların kıyıda yarattığı kaosu izlerken, zihnimdeki tüm karışıklıklar ve bulanıklıklar sanki tam zıddı bir etkiyle yok oluverdi.
Amasra tarafından sanki siyah giysili adamlar, bulutların üzerine bir inşaat iskelesi kurmuş da gündüzün maviliğini ağır ağır gece rengine boyamaya başlamış gibiydi. Gün batımının sarı ile turuncuyu birbirine karıştırdığı o renk yelpazesini arkamıza alıp, kayaların üzerinden doğru geldiğimiz orman yönüne baktığımızda ise kahverengiyle yeşilin binbir tonu bir tablo gibi karşımızdaydı.
Tepelerden bizi dikizleyen ve havlamalarını duyduğumuz köpekler ise normalde kimsenin olmadığı bu ıssız sahildeki varlığımızdan huzursuzlanmış gibi köy sakinlerine “Orada birileri var” diye haber verme telaşındaydı.
Güneş, cebindeki gündüzleri başka diyarlarda harcamaya gittiğinde, Amasra’dan gelen top ve ezan sesi kulağımıza çalındı; çantalardan çıkarılan iftarlıklarla küçük sofralar hızla hazırlandı. Bir kayanın köşesinde kaynatılan çorba, paylaşmanın güzelliğiyle içimizi daha da ısıttı. Yemekler bitirilip çay ve kahve eşliğinde muhabbet başladığında, karanlık bu ıssız sahile iyice çökmüş, kafa lambalarımız baktığımız yönü aydınlatmaya başlamıştı. Hava da bariz şekilde soğumuştu.
Siyah İnci Plajı, adı gibi simsiyah bir geceye tamamen teslim oldu. Artık buradan ayrılma vakti gelmişti. Tepelerdeki köy evlerinin ve birkaç müstakil evin önünü aydınlatan sarı ışıklar dışında bulunduğumuz alanda hiç ışık yoktu. Kafa lambalarımızla birbirimizden kopmadan, karanlığın ortasında ormanlık alana doğru yürümeye başladık.
Tepelerden hızla denize akan küçük derelerle yarılmış, bazı noktaları çamur deryasına dönmüş yoldan, Amasra’ya doğru yokuş yukarı hafif tempoda yaklaşık 40-45 dakika süren bir yürüyüşle Siyah İnci’ye veda ettik. Ormandaki küçük su birikintilerinin nöbetçisi kurbağalar, heykel gibi donmuş halde yol kenarında bizi izliyordu. Birinin üzerine tam basmak üzereyken son anda fark ettim, kurbağa yerinden bile kıpırdamadı.
Karadeniz’i, uçurumlardan yankılanan dalga seslerini ve zaman zaman yüzümüze çarpan serin esintiyi arkamızda bırakarak tepeye çıktık. Gecenin karanlığını yarıp ıssız yolda ilerlediğimizi fark eden, burada bulunan müstakil evde yaşayan bir adam, elinde feneriyle, biraz merak, biraz da tedirginlikle bizi karşıladı. O saatte o karanlıkta orada ne yaptığımızı anlayınca da içten bir misafirperverlikle bizi evine çay içmeye davet etti. Nazik davetine teşekkür edip “bir dahaki sefere” diyerek yolumuza devam ettik ve TTK lojmanlarının yanındaki tali yoldan Amasra yoluna ulaştık.
Kafa lambalarımız dikkat çekmiş olmalı ki lojmanın bazı dairelerinin pencerelerinden perdelerini yarı aralayıp meraklı gözlerle bize bakanları fark ettim.
Yol kenarında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce, bulunduğumuz noktadan rahatlıkla görünen ve gece ayrı bir zarafete bürünen Amasra manzarasına bakışlarımla dokundum. Bu güzel ekiple, böylesine keyifli bir parkuru daha tamamlamanın, doğayla ve denizle iç içe anılarıma bir yenisini daha eklemiş olmanın huzurunu ve mutluluğunu hissettim.
Instagram profilimde seçtiğim kareleri ve videoları paylaşırken de içimden şu dizeler dökülüverdi:
"Şu gökyüzünün altındaki tüm renkler Hepsi Gömü'de bulduğumuz birer hazine Bir akşam üstünde Sanki 21 pare top atışı yapılıyor Tepelerin ardında Amastris bir an önce uyansın diye Sonra başlıyor 'Siyah İnci' bandosu "Köyde düğün mü var ne" demeden Karadeniz yine göbek atıyor Black Pearl'e hoşgeldiniz dostum diyor Bir Meksikalının burada unuttuğu ayak izi Güneşten değil kömürden almış esmerliğini Kumsaldaki taşlarda yüzer gibi yürüyoruz Bir devir teslim töreni başlıyor Gece simsiyah perdelerini çekerek üzerimize geliyor Bulutların ve tepelerin üstünden Amasra için iftar vakti Batarken ufukta güneş, Sanki denizin tuzlu sularıyla orucunu açıyor Renklerimiz kayboluyor Artık belli belirsiz gölgelerden ibaretiz Karanlık siniyor yüzümüze Yeniden adımları saymaya başlarken Yanmaya başlıyor kafamızdaki lambalar Keşke bir gün böyle aydınlansa tüm karanlık kafalar Diyorum içimden Bu çamurlu orman yolunun bekçisi kurbağalar Bizi yolcu ederken..."
Sahanesiniz ..kutluyorum sizi . Keyifle okudum..bizde bartinin amasranin inkumunun ve çevresinin hastasiyiz ..
YanıtlaSilÇok teşekkürler:)
Sil