doğa yürüyüşü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğa yürüyüşü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2026 Cumartesi

SİYAH İNCİ'DE BIRAKILAN İZLER: GÖMÜ KÖYÜ

“Meğer benim buna ihtiyacım varmış.” Manzarayı görünce içimden seslenen cümle bu oldu. Zihnimde yeni manzaralar açıldı. Bindik minibüse, indik son durakta, bir köy mezarlığının yanında. Uzun ince bir patikadan yürüdük; ağaçları denizi gizleyen ormanın içinden süzülerek. Dallar, dikenler çarpıyor yüzümüze. Bir çizik atmış bir diken tenimize, çok mu? Modern hayat bize neler etti… Ruhumuza attığı çiziklere bana mısın demeden kucakladık hoyrat denizi. Siyah İnci’nin bilge taşları güneşten almıyor esmerliğini, emeğin rengi bu ola. Yaslanınca bir kayaya, bakınca ağaçlara; sanki yüzlerce yeşil gömlekli ve kahverengi ceketli insan Karadeniz’e doğru koşmaya hazırlanıyor gibi göründü gözüme. Koca orman, görünmez bir sınır çekilmiş gibi aniden bitiverdi. Ağaçlar, “köy masalları buraya kadar, şimdi sıra denizcinin seyir defterinde” der gibi uğurladı bizi kumsalın bağrına doğru uzanan toprak yolda. Bu kez Gömü’deyiz. Kuşkayası’ndaki başsız heykellerin sırlarını bildiği ve asıl güzelliğini gizlediği yerdeyiz. Keşke hep Siyah İnci’de kalsa sadece bizim ayak izlerimiz.




Geçtiğimiz cumartesi günü BARDOSK74 ekibi ile birlikte yeniden yollara düştük. Hafta sonları sabah erken saatlerde başlayan uzun yürüyüşler, Ramazan ayı nedeniyle yerini akşamüstü saatlerinde başlayan; renkli gün batımını izlediğimiz, deniz manzaralı bir iftar sofrasıyla şenlendirdiğimiz, ardından kafa lambalarıyla gecenin karanlığında yol aldığımız kısa bir parkura bıraktı.




Türkiye'nin en güzel deniz manzaralı köylerinden biri olduğunu düşündüğüm Amasra İlçesi’ne bağlı Gömü Köyü’ne doğru yol aldık bu kez. Yola çıkarken hava bulutluydu ama fazla soğuk değildi. 



Amasra Tüneli’nden çıktığımızda ise Karadeniz’in üzerindeki yağmur bulutlarını ve denizin üstünde köpük köpük uzanan dalga izlerini görünce, gideceğimiz kıyıda bizi sert bir rüzgarın bekliyor olabileceğini düşündük. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı.



Başlangıç noktamız olan Gömü Köyü’ne vardığımızda araçtan indik. Sessizliğin ve sakinliğin ritmini duyumsamak için biraz etrafa bakındım, tertemiz köy havasını derin derin içime çektim. Köyün girişindeki mezarlığın yanından başlayan, yeşillikler içindeki dar patikada ilerlerken ağaçların seyreldiği noktada karşımıza çıkan Siyah İnci Plajı manzarasına insanın kendini kaptırmaması gerçekten çok zor. 




Sık sık duraklayıp hem o anları çektiğimiz karelerle ölümsüzleştirdik hem de baharın habercisi nazik kızılcık dallarının sarı tomurcuklarına iltifat etmeyi ihmal etmedik.



Deniz, dev bir mavi mıknatıs gibi bizi kendine doğru hızla çekerken, geçtiğimiz patikadaki ince dallar ve dikenler, bedenimizde bu güzel günü birkaç günlüğüne de olsa tekrar tekrar hatırlatacak küçük sıyrıklar hediye etti.



Engebeli araziyi geride bırakıp, yağmurla gelecek taze sularını bekleyen kurumuş dere yatağının üzerinden atladık ve denizin bağrına bir avcı bıçağı gibi saplanmış görünen toprak yola vardık. Yolun sağında ve solunda yükselen, plajla aramıza sanki görünmez bir sınır çeken küçük bir ormanın içinde bulduk kendimizi.


Küçük bir balıkçı kulübesi, emekliliğini çimenler içinde geçiren bir sandal, yüzlerce yıl öncesinden ta Roma döneminden bir heykeltıraşın gelmesini ve kendilerine antik dönemin mimari şekillerini vermesini bekler gibi duran kaya parçaları… Denize nazır bu ormanın karşımıza çıkardığı sürpriz ve sakin misafirler bunlardı.


Çimenlerin bittiği anda, kömür renkli milyonlarca küçük taşın yığıldığı Siyah İnci Plajı ayaklarımızın altına öylece serildi. İnsanın içinden denize doğru koşma isteği uyandıran bir andı.

 

Sırt çantalarımızı olduğumuz yere bırakıp plajı bir uçtan bir uca yürüdük önce. Kulağıma yapışmış tüm yapay sesler, dalgaların sesiyle temizlendi. Dilimde hiç bilmediğim bir melodi, daha önce hiç söylenmemiş bir şarkının sözleriyle kıyıya vuran her dalganın doğal bir metronom gibi tuttuğu ritmi buldu.




Gün yavaş yavaş çekilmeye başladığı anlarda kumsalın gün batımına doğru bakan sol kıyısındaki büyük kayalıkların etrafında toplanan ekip arkadaşlarımızın yanlarına geçtik.




İçimizde durmak bilmeyen o yaramaz çocuk, bu kez de atlaya zıplaya bizi kayaların üzerindeki en yüksek noktaya, manzarayı en geniş açıdan görebileceğimiz yere çıkarmaktan geri durmadı. Kayalara hızla çarpan iri gövdeli dalgaların kıyıda yarattığı kaosu izlerken, zihnimdeki tüm karışıklıklar ve bulanıklıklar sanki tam zıddı bir etkiyle yok oluverdi.




Amasra tarafından sanki siyah giysili adamlar, bulutların üzerine bir inşaat iskelesi kurmuş da gündüzün maviliğini ağır ağır gece rengine boyamaya başlamış gibiydi. Gün batımının sarı ile turuncuyu birbirine karıştırdığı o renk yelpazesini arkamıza alıp, kayaların üzerinden doğru geldiğimiz orman yönüne baktığımızda ise kahverengiyle yeşilin binbir tonu bir tablo gibi karşımızdaydı. 





Tepelerden bizi dikizleyen ve havlamalarını duyduğumuz köpekler ise normalde kimsenin olmadığı bu ıssız sahildeki varlığımızdan huzursuzlanmış gibi köy sakinlerine “Orada birileri var” diye haber verme telaşındaydı.




Güneş, cebindeki gündüzleri başka diyarlarda harcamaya gittiğinde, Amasra’dan gelen top ve ezan sesi kulağımıza çalındı; çantalardan çıkarılan iftarlıklarla küçük sofralar hızla hazırlandı. Bir kayanın köşesinde kaynatılan çorba, paylaşmanın güzelliğiyle içimizi daha da ısıttı. Yemekler bitirilip çay ve kahve eşliğinde muhabbet başladığında, karanlık bu ıssız sahile iyice çökmüş, kafa lambalarımız baktığımız yönü aydınlatmaya başlamıştı. Hava da bariz şekilde soğumuştu.



Siyah İnci Plajı, adı gibi simsiyah bir geceye tamamen teslim oldu. Artık buradan ayrılma vakti gelmişti. Tepelerdeki köy evlerinin ve birkaç müstakil evin önünü aydınlatan sarı ışıklar dışında bulunduğumuz alanda hiç ışık yoktu. Kafa lambalarımızla birbirimizden kopmadan, karanlığın ortasında ormanlık alana doğru yürümeye başladık. 




Tepelerden hızla denize akan küçük derelerle yarılmış, bazı noktaları çamur deryasına dönmüş yoldan, Amasra’ya doğru yokuş yukarı hafif tempoda yaklaşık 40-45 dakika süren bir yürüyüşle Siyah İnci’ye veda ettik. Ormandaki küçük su birikintilerinin nöbetçisi kurbağalar, heykel gibi donmuş halde yol kenarında bizi izliyordu. Birinin üzerine tam basmak üzereyken son anda fark ettim, kurbağa yerinden bile kıpırdamadı.




Karadeniz’i, uçurumlardan yankılanan dalga seslerini ve zaman zaman yüzümüze çarpan serin esintiyi arkamızda bırakarak tepeye çıktık. Gecenin karanlığını yarıp ıssız yolda ilerlediğimizi fark eden, burada bulunan müstakil evde yaşayan bir adam, elinde feneriyle, biraz merak, biraz da tedirginlikle bizi karşıladı. O saatte o karanlıkta orada ne yaptığımızı anlayınca da içten bir misafirperverlikle bizi evine çay içmeye davet etti. Nazik davetine teşekkür edip “bir dahaki sefere” diyerek yolumuza devam ettik ve TTK lojmanlarının yanındaki tali yoldan Amasra yoluna ulaştık.




Kafa lambalarımız dikkat çekmiş olmalı ki lojmanın bazı dairelerinin pencerelerinden perdelerini yarı aralayıp meraklı gözlerle bize bakanları fark ettim.



Yol kenarında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce, bulunduğumuz noktadan rahatlıkla görünen ve gece ayrı bir zarafete bürünen Amasra manzarasına bakışlarımla dokundum. Bu güzel ekiple, böylesine keyifli bir parkuru daha tamamlamanın, doğayla ve denizle iç içe anılarıma bir yenisini daha eklemiş olmanın huzurunu ve mutluluğunu hissettim.




Instagram profilimde seçtiğim kareleri ve videoları paylaşırken de içimden şu dizeler dökülüverdi:

"Şu gökyüzünün altındaki tüm renkler
Hepsi Gömü'de bulduğumuz birer hazine
Bir akşam üstünde
Sanki 21 pare top atışı yapılıyor
Tepelerin ardında
Amastris bir an önce uyansın diye
Sonra başlıyor 'Siyah İnci' bandosu
"Köyde düğün mü var ne" demeden
Karadeniz yine göbek atıyor
Black Pearl'e hoşgeldiniz dostum diyor
Bir Meksikalının burada unuttuğu ayak izi
Güneşten değil kömürden almış esmerliğini
Kumsaldaki taşlarda yüzer gibi yürüyoruz
Bir devir teslim töreni başlıyor
Gece simsiyah perdelerini çekerek üzerimize geliyor
Bulutların ve tepelerin üstünden
Amasra için iftar vakti
Batarken ufukta güneş,
Sanki denizin tuzlu sularıyla orucunu açıyor
Renklerimiz kayboluyor
Artık belli belirsiz gölgelerden ibaretiz
Karanlık siniyor yüzümüze
Yeniden adımları saymaya başlarken
Yanmaya başlıyor kafamızdaki lambalar
Keşke bir gün böyle aydınlansa tüm karanlık kafalar
Diyorum içimden
Bu çamurlu orman yolunun bekçisi kurbağalar
Bizi yolcu ederken..."


Teşekkürler "BARDOSK74" ekibi...




Teşekkürler Dünya!


 


 

12 Şubat 2026 Perşembe

TİOS'UN HABERCİSİ YILKI ATLARINA FISILDARKEN: GALİ'YE YÜRÜYENLER

Harika bir coğrafyada yaşıyoruz ama bu güzelliği gerçekten hak edip etmediğimizi pek sorgulamıyoruz. Buna benzer düşünceler kafamda dönüp dolaşırken, yağmuru da peşimize takıp Bartın’dan yola çıktık. İstikamet Filyos; aslında bu coğrafyada yaşayanların bile pek bilmediği, muhteşem Tios Antik Kenti. Üç bin yıllık taşların arasından geçerken yalnız tarihe değil, kendi içimize doğru da yürüdük. Sırtımızda Karadeniz, gözümüzde ise sisli Gali Dağı… Yağmurun acelesi var sanki; Karadeniz’in dalgalarıyla yarış halinde. Bu, sıradan bir doğa yürüyüşünün başlangıcı değil. Hafızayla, doğayla ve insanın kendi varlığıyla kurulan; asırlar öncesine uzanan, ölüler şehrinin kenarlarında hatırlanmayı bekleyen antik tiyatronun taşlarında sergilenmek isteyen modern zamanların küçük bir oyunu bu. Ama yaşadığımız bu zamanı pek sevemeyen, doğanın özüne dönmek isteyen; geçmişi anlamaya çalışıp tarih pusulasıyla yön bulmaya niyetli bizler içinse, tarifsiz ve muazzam bir deneyim.



Filyos'a Giderken

Gri bir gökyüzüne uyandığımız bir pazar sabahında, yeniden BARDOSK 74 (Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) ekibiyle birlikte yollardayız. İncecik, sanki toprağı incitmekten korkar gibi yağan seyrek yağmur eşliğinde yaklaşık 35–40 dakikalık bir yolculuk yaptık. Saltukova kavşağından Filyos yönüne döndüğümüzde duble yol inşaatı, yeni yapılan köprüler, viyadükler ve beton asfalt karşılıyor bizi. Anlaşılan Filyos Vadisi Projesi epey hız kazanmış. Bu yemyeşil ovanın ucundaki vadinin kaderini artık sanayi ve ağır taşımacılık belirleyecek gibi görünüyor. 


Yeşile, bulutlu gökyüzününkini saymazsak, hiç yakıştıramadığım o sert beton griliği, görmeyeli buradaki her yanı tamamen esir almış. Bir zamanlar belki de mutlu bir ailenin en güzel günlerine tanıklık etmiş beyaz badanalı üç katlı bir ev ise şimdi yıkılacağı günü bekliyor; yapımı süren duble yolun sağ şeridini salonunun ortasında ağırlayacağı o ana sessiz bir hüzünle hazırlanıyor. 



Bugün, haftanın diğer günleriyle aynı kaba sığdıramadığımız bir gün. Henüz hiçbir şey yaşanmamışken, yaşanacak olanların heyecanı; her adımda yağmur damlalarıyla titreşen dallar gibi içimize yayılıyor. 




Tios Antik Kenti

Tios Antik Kenti, Antik Çağ’da Billaios (bugünkü Filyos Çayı) Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü noktaya yakın, Doğu Bithynia ile Batı Paphlagonia arasında önemli bir geçiş hattında kurulmuş bir kıyı kentidir. Günümüzde Filyos sınırları içinde yer alan Tios, Karadeniz kıyılarındaki Yunan-Roma kentleri arasında modern yerleşim veya alüvyon altında kalmamış ender örneklerden biri olmasıyla dikkat çeker.




 Antik kaynaklara göre bölge önce Kaukonlar adlı yerel bir topluluğa ev sahipliği yapmış, MÖ 7. yüzyılda ise Miletos’tan gelen denizci kolonistler tarafından kent haline getirilmiştir. Kent adının ya Miletoslu bir rahip olan Tios’tan ya da Zeus (Dios) kökenli bir adlandırmadan geldiği düşünülür. Helenistik dönemde Lysimakhos, Kraliçe Amastris, Bithynia ve Pontus krallıkları arasında el değiştiren Tios, kısa bir süre bağımsız kalarak “Eleutheria” (özgürlük) yazılı kendi sikkelerini bile basmış; böylece yalnızca bir liman kenti değil, politik kimliği olan bir yerleşim olduğunu da göstermiştir. (1)



Tios Antik Kenti’nin girişinde aracımızdan iniyoruz. Uzaktan gelen dalga sesleri, tarihi kentin taş duvarlarına çarpıp eski bir radyodan yayılan cızırtılı bir melodiye dönüşmüş gibi kulağımızda yankılanıyor. Adım adım, günümüzden binlerce yıl öncesine doğru uzanan sisli bir zaman tüneline giriyoruz sanki.




Antik kent kış uykusunda... Ahşap yürüyüş platformunda attığımız her adımda gıcırtılar yükseliyor; önümüzde uzanan koca bir tarih, iyice bastıran yağmurla yıkanmaya başlıyor. Roma Limanı’nın ucundaki manzara, olmayan kanatlarımızla uçma isteği uyandırıyor. Sağ çaprazımızdaki Tios Antik Tiyatrosu kalıntıları ve birazdan derinliklerinde ayak izlerimizi bırakacağımız koca orman sessizce bizi selamlıyor.



Gali Dağı'na Doğru

Burada çektiğimiz harika fotoğraf ve videoların ardından, başka bir zaman daha derinlikli bir ziyaret yapmak üzere antik kentten ayrılıyoruz. Tios Antik Kenti’nin girişindeki metal "TIANON (Tios Halkı)" yazısı ve Roma İmparatorluğu döneminde yolların, seyahatlerin, konukseverliğin, haberciliğin, diplomasinin, ticaretin, dilin ve yazının tanrısı olan Hermes’in asası(2), atribütüyle birlikte, sis çökmeye başlayan Gali Dağı’na bizim gelişimizi sanki çoktan haber vermiş gibi hissettiriyor bana.




Filyos Beldesi merkezinden geçip yürüyüş parkurumuzun başlangıç noktasında son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Yağmur iyice bastırdığı için bir süre yağmurluklarımızla ormanın içlerine doğru, yokuş yukarı yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Temiz hava ve yemyeşil tabiatın büyüsü, bedenimizde ve ruhumuzda birikmiş tüm tortuları süpürmeye başlıyor. Hareket etmek ve nefes aldığını hissetmek ne büyük lütuf.



Bir an iş makinelerinin o rahatsız edici gürültüsü çalınıyor kulağıma. Bulunduğum yamacın kenarındaki çalılıkların arasından baktığımda iki yeni tünel inşaatını görüyorum. Altta, tabiata hükmetmeye kafasını koymuşların dev makineleri; üstte ise tabiata bir süreliğine de olsa teslim olmaya niyetli bir grup insanın adımları… Zıtlıkların benzeşmesi diyemeyeceğimiz kadar tuhaf bir manzara bu.




Merhaba diyorum yaban güllerine; yabani hayvanların bitki köklerini söküp toprağı altüst ederek açtıkları izlere, çalılıkları delip geçtikleri patikalara… Ormanın kuytularında gizlenmeye çalışan siklamenlere, nefis kokan defne yapraklarına,  kara yemişlere, derelere, sisli vadilere, ağaç kütüklerindeki mantarlara… Yeniden merhaba.





Taşlı, topraklı, çamurlu uzayıp giden patikalarda yürürken; metrelerce yükseklikten kendimize bakabilsek, yeşil ve kahverengi kapaklı bir kitabın sayfalarında akan bir romanda belki bir tırtıla dönüşeceğiz, kim bilir. 




Yağmur dindi; soluklanma molalarında yağmurluklarımızı üstümüzden çıkardık. Ormanın sessizliğini dinledik, kendi iç seslerimizle birlikte. Üzerimize usul usul sis çökerken, bulutların üstünde yürür gibiydik. Tepeleri ve derin uçurumları birbirine bağlayan yüksek gerilim hatları çıktı önümüze; bir an onlara bakarken, gökyüzüne asılmış bir gitarın tellerinde ritim atar gibi hayal edip bir şarkı mırıldanmaya başladım.




Yılkı Atlarını Ararken 

Zirveye doğru yaklaştıkça, her adımda birileri tarafından gizliden izlendiğimizi fısıldayan izleri takip ettik. Sanki az önce buradaydılar ya da bir sis bulutu gibi yanımızdan geçip gittiler de biz varlıklarını hiç fark edemedik. Gali Dağı’nda olmayan yılkı atlarının izlerini gördük. "İşte onlar bizim özgürlüğümüz" dedim içimden…




Sisin kendisi olduk, zirveye varmaya az kala… Telsiz kulesinin eteklerinde uzunca bir mola verdik. Çantalarımızda yol boyu taşıdığımız sıcak su, çay, kahve, yiyecek ve atıştırmalıklarla Filyos Havzası’nın keyfini sürdük.



Dönüşümüz epey maceralıydı. Dik yamaçlar, sık ağaçlık alanlar, kaygan çamurlu ve yapraklarla dolmuş su yolları, yosunlu taşlar, birbirimize el uzatarak geçtiğimiz zorlu patikalar…



1970'li Yıllarda Ne Olmuştu?

1970’li yıllardaki petrol krizi sırasında, Batı Karadeniz’de Filyos Havzası’nda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Amerikalılar tarafından petrol aramak için açılan, bugün ise orman haritalarında bile izine rastlanmayan toprak bir yolda ayaküstü kısa bir mola verdik.



1970’lerde Batı Karadeniz kıyılarında özellikle Zonguldak–Filyos–Amasra hattında  petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yürütüldü. Bu faaliyetler doğrudan devlet eliyle değil, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı koordinasyonunda, Amerikan kökenli şirketlerle yapılan ortak ruhsat anlaşmalarıyla gerçekleştirildi. O dönemde Türkiye genelinde aktif olan Mobil Oil, Shell ve Amoco gibi büyük firmalar da bu sürecin içindeydi; Batı Karadeniz sahaları, bu geniş Türkiye portföyünün bir parçasıydı. 



Aramalar Filyos Deltası, Zonguldak kıyıları, Bartın–Amasra çevresi ile Devrek–Çaycuma hattında yoğunlaştı. Sismik ölçümler, jeofizik taramalar ve sınırlı sayıda deneme sondajı yapıldı. Bazı noktalarda hidrokarbon izlerine rastlansa da bulunan rezervler küçük kaldı ve üretim ekonomik görülmedi. Bu nedenle 1970’lerin sonuna doğru Batı Karadeniz’deki kara sahaları büyük ölçüde kapatıldı. Ancak sonuç alınamayan bu çalışmalar, Karadeniz’in enerji potansiyeline dair ilk ciddi işaretleri veren girişimler olarak kayda geçti.(3)




Sona Yaklaşırken

Son etapta Filyos Vadisi olağanüstü görüntüsüyle karşımıza çıktı. Karadeniz, yamaçlarından zaman zaman binbir güçlükle indiğimiz dağın ardında kaldı. Artık Filyos Çayı kenarında bizi bekleyen aracımıza ulaşana kadar yaklaşık 13 kilometrelik bu tarih, kültür ve doğanın iç içe geçtiği parkuru tamamlayacaktık. 



Anayol nihayet gözüktü ve inceden akan bir derenin taşları arasından yol kenarına kadar indik. Derenin sularında çamaşır yıkar gibi, çamurla kaplanmış tozluklarımızı ve botlarımızı temizlemek zor olsa da eğlenceli bir anı olarak hafızamıza kazındı.



Bu parkurda bize Çaycuma Doğa Sporları ekibi rehberlik etti. BARDOSK 74 (Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) ve Çaycuma Doğa Sporları yöneticilerinin bizi bu unutulmaz parkurla buluşturmasına ne kadar teşekkür etsek az.

Yorulduk mu? Evet.
Değdi mi? Kesinlikle.
Bir daha mı? Tereddütsüz…




Antik kent, deniz, sis, yağmur, dağ, vadi, orman, çay, uzak ve yakın tarih…İnsan bazen bütün bunları tek bir günde yaşayabilir. Buralarda doğmak değil; bütün bunları gerçekten yaşayabilenlerden olmak asıl mesele...


Teşekkürler Dünya!








 Kaynak:

(1) https://www.turkishmuseums.com/museum/detail/22332-zonguldak-filyos-tios-orenyeri/22332/1

(2) https://www.imzagazetesi.com/tios-antik-kentinin-ismi-degisiyor-mu-kazi-baskani-sahin-acikladi

(3) https://www.mapeg.gov.tr/Uploads/PetrolDergileri/1970tam.pdf

https://www.researchgate.net/publication/249868561_Exploration_plays_in_the_Turkish_Black_Sea

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Petrolleri_Anonim_Ortakl%C4%B1%C4%9F%C4%B1

https://www.mapeg.gov.tr/Uploads/PetrolDergileri/1971tam.pdf





9 Ekim 2025 Perşembe

BARTIN'DAN AMASRA'YA YÜRÜMEK

Geçen yıl bu rotada yürümeyi çok istemiştim. Hala aklımda kalan, yürümek isteyip de henüz gerçekleştiremediğim birkaç rota daha var… BARDOSK74’ün yeni yürüyüş sezonu açılışı paylaşımını görür görmez, bu defa yağmur da yağsa çamur deryasında da yüzsek yürüyeceğim dedim. Hafta sonları rutinlerinden biridir Bartın’dan Amasra’ya gitmek… Bu sefer arabayla gitmenin konforunu bir kenara bırakıp, bambaşka bir yoldan; uzun, ince patikalardan yürüyerek ulaştık Karadeniz’in bu güzel kıyısına. Balıkçılar ve martılar karşıladı bizi. Özlemini çektiğim doğanın içindeki bu 15 kilometrelik yürüyüş, yalnızca Bartın’dan uzaklaşmak değildi. Geride kalan haftanın omuzlarımıza yüklediği her ne varsa hepsini üzerimizden atmak; varış noktasından çok, oraya varacak olmanın güzelliğini yaşadığımız o anların peşinden yürümekti. “Yürümenin Felsefesi”ni bir nevi böyle okumaktı…



Her zamanki bindiğimiz noktada yağmurdan sonra açan gökyüzünün tazelediğinde bizi başlangıç noktamıza götürecek olan aracımızı beklerken, önümüzde çok güzel bir günün bizi beklediğini hissettik. Bu güzel enerji sabahın erken saatlerinde deli deli yağan yağmurun dinişi gibi tüm sakinliği ve dinginliği ile üstümüze çökmüştü.




 
Başlangıçta nemli toprak kokusunu içimize çekerken, tenimize dokunan güneş ışıklarının giderek yükselen sıcaklığı bizi bir anda yaz mevsimine götürdü. Kocareis Köyü'nü geçer geçmez ormana ve sonbahara yüzünü dönmüş yamaçlara doğru adımlarımızı atar atmaz grubumuzla birlikte kuzeye doğru yol almaya başladık.




Kuytu köşelerde, uçurumların kenarında, vadilerin içlerinde ağaçların doğal bir şekilde kamufle ettiği evlerin yanından geçen bu yolda bir süre adım seslerimizden başka ses işitmez olduk. Sohbetler zaman zaman yerini içsel konuşmalara bıraktı. 



Rüzgar esti, adım seslerimize kulak kesilen uzaktaki ıssız köylerin huzursuz köpekleri havladı, botlarımıza yapışan çamurların çıkardığı gıcırtılı tuhaf sesler içimizde bir yerlerde unutulmuş ve yüzeyi pas tutmuş bakımsız bahçe kapılarının açılışının sesine dönüştü. İncelme molasında ise şehirde büründüğümüz tüm rolleri tek tek üzerimizden atarak doğaya geri döndük.  



İşte bu manzaranın tadını çıkarırken, “Mavi Duvar” şarkısından etkilenmiş ama duvarın rengini sonradan beğenmeyip de çekip gitmiş birinin yaptığına benzettiğim, tepedeki tek katlı bir evin bahçesinde dinlenme molası verdik. 


Yürüdüğümüz güzergah boyunca, Kazpınar Köyü’ne çıkan orman yoluyla kesişen yol ayrımına kadar, kestane ve defne ağaçlarının hoş kokulu yaprakları arasında ilerledik. Yere düşen minik kestanelerden tatmadan geçmedik. 


Şans getirdiğine inanılan defne yapraklarını ise, yemeklere kattığı lezzeti de düşünerek, doğadan bir tutam ödünç aldık. Biraz daha ilerlediğimizde köpek havlamaları iyice yakınımızdan gelmeye başladı. Gördük ki, çitlere av köpeklerini bağlayan bir avcı grubu, Milli Parklar'dan gelen görevlilerinin gözetiminde yaban domuzu avına çıkmış.




Artık deniz seviyesinde sona erecek olan yemyeşil yamaçlardan inmeye başlamıştık. Yaprak kıpırtılarının arasından görünen bir parça deniz mavisi, içinde bulunduğumuz renk cümbüşüne sonsuzluk kattı. 



Patikanın kenarında yükselen ve tatlı esintide hafifçe sallanan dağ çilekleri — yani buralardaki adıyla beydin — gizli gizli denize yaklaştığımızın haberini vermenin mahcubiyetini üzerlerinde taşır gibi kızarmaya başlamışlardı. 



Doğrusu, bu özel meyvenin tadına bakmadan da duramadık. Kararında tüketildiğinde sağlığa iyi gelen bu meyve ağaçlarının bulunduğu, denize bakan yamaçlarda kuşburnu meyveleri de avuçlarımıza birer yol ikramı gibi toplanıverdi.



Tarlaağzı Köyü'ne geldiğimizde meydandaki caminin önündeki banklarda grubun geride kalan kısmını beklemek için kısa bir mola verdik. Etrafta oyun oynayan çocuklardan başka kimse yoktu. 




Köyün sakinleri bu güneşli ve sıcak pazar gününü ya evlerinde ya da bahçelerinde geçiriyordu. Köyün içindeki yokuştan yürümeye devam ettik ve Tarlaağzı Limanı'na geldik. Burası yürüyüşümüzün son noktasıydı. Limandaki merdivenlerden plaj tarafına geçtik.




İyice acıkmıştık. Çayımızın eşliğinde sandviçlerimizi yerken, tepemizde martı çığlıkları, sakin bir ekim denizinin dalga kıpırtıları ve balıkçı motorlarının sesi bize eşlik etti. Yeme içme faslı bittiğinde, yorgunluğun da etkisiyle masmavi gökyüzüne ve hemen önümüzdeki denize karşı uzandık. 



Uzaktan bakınca, kıyıya vuran deniz sarhoşu balıklar gibiydik. Plajın simsiyah renkteki küçük çakıl taşları ise bu koyda bir şeylerin yolunda gitmediğini kulağımıza fısıldayıp duruyordu...







Teşekkürler Dünya! 








 




BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyele...