Bardoks74 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bardoks74 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026 Cuma

DENİZE VARMAK İÇİN

Aşağıihsaniye diye bir köy var bende. Daha nice köy var, ceplerimden bacalar tütüyor benim. Topraklarından yüzyıllar öncesinden sürülenlerin hikayelerini saklıyorum yamaçlarımda. En eski ağıtlarla büyüyen çayırlarımda, inekler ve kuzucuklar geziniyor. Gökyüzü umarsız bir çoban gibi başımda bekliyor, yağmuru ha şimdi ha birazdan yağdıracak gibi. Sırtım üşüyor en çok kış gecelerinde. Denizden mavi desenli rüzgarlar esiyor acı acı. Sert yüzüm bir ova gibi yumuşuyor ve gülümsüyorum bir çocuk gibi trenler geçince kenarından Filyos'un... Kokaksu treninden az önce inmiş gibi gelen baharı karşılıyorum. Yorgunluğun demini çeken güneşli bir pazar gününde, şehirden misafirlerim geliyor, şiir gibi adım sesleriyle... Her adımları toprağı öper gibi. Nazik, içten ve incitmeden. “Bir gün elbet sana döneceğiz” der gibi sarılıyorlar toprağın büyülü kokusuna. Koynuma alıyorum onları, kuytularımda açan akyıldız çiçekleri gibi bembeyaz ve el değmemiş sırlarımı veriyorum onlara. Dokunuyor, dinliyor; sonra yorulup dinleniyorlar. Deliriyorlar mutluluktan baharda giyindiğim renkleri görünce. Hepsini toplasan benim dev gövdemde ancak bir tırtıl kadar ederler. Haritada yemyeşil bir dağım, diz çökmüşüm Kızılkum'a doğru. Yağmurda kaybolacak tüm ayak izleri, buradan geçti hepsi, denize varmak için...



Parçalı bulutlu bir Bartın sabahında yola koyulduk. 45 dakika süren yolculuğumuzun sonunda, yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Çaycuma’ya bağlı Saltukova Beldesi’ndeki Aşağıihsaniye Köyü’nün girişinde araçlarımızdan indik.




Çaycuma Doğa Sporları ekibinin de katılımıyla kalabalık sayılabilecek bir grup oluşturarak, harika bir rotayı adımlamaya hazırlandık.




Başlangıç noktamız olan Aşağıihsaniye Köyü’nün ilginç bir özelliği olduğunu ise internette köy hakkında bilgi edinmek ve haritadaki konumunu keşfetmek için yaptığım bir arama sırasında öğrendim.




2019 yılında yayınlanan bir habere göre, Türkiye’deki Abhaz diasporası burada daha önce bilinmeyen, Abhaz kökenlere sahip yaklaşık 300 aileyi keşfetmiş. Köy sakinlerinin, atalarının yüzyıllar önce kendi topraklarından zorla sürüldüğünü bildikleri ortaya çıkmış. Ancak  köy sakinlerinin hiçbiri Abhazca konuşamıyormuş. (1,2)




Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan Abhazya Cumhuriyeti, bugün uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul edilse de fiilen bağımsız bir yapıya sahip. Abhaz diasporası ise 19. yüzyılın ortalarında Rus-Kafkas Savaşı’nın ardından anavatanları Abhazya’dan zorunlu göçe tabi tutulan ve Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Abhazların oluşturduğu topluluğu ifade ediyor.




Bu coğrafya, yalnızca doğal güzelliklerinin zenginliğiyle değil; farklı kimliklerin bir arada yaşadığı kültürel çeşitliliğiyle de dikkat çekici bir derinlik sunuyor.



İlkbaharı kovalayan bir kelebek misali, ağır adımlarla köy yolunu aralayıp doğanın koynuna doğru ilerliyoruz. Önümüz yeşil, yönümüz mavi bugün. Orman yolunun rampalarında, tertemiz havaya açılıyor içimizde kış boyu kapalı kalan pencerelerimiz.




Günümüzde bu topluluk, başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Abhazların Türkiye’de yoğun olarak yaşadığı bölgelerin başında Karadeniz geliyor. Nitekim Çaycuma’ya bağlı Saltukova beldesi ve çevresi de bu yerleşim alanlarından biri. Burada Abhazların köklü kültürünün izleri hala canlılığını koruyor. Son dönemde Saltukova’da düzenlenen Kültür ve Dayanışma Etkinliği ise bu kültürel sürekliliğin önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.




Güneş yakıyor, yokuşa vurdukça kendimizi… İncelmek, hızlı başlayan bir moda gibi, bir anda atılıyor üzerimizden kışlıklar, kalın kıyafetler. Terlemek, ıslanmak, çamura bulanmak, tozlanmak, düşmek, kalmak… Hepsi dahil bu gidişe. Hepsi olağan.
Rüzgar estikçe denizden doğru acı acı, elimdeki batonun boş delikleri ormanın melodisini çalan bir flüte dönüşüyor. Bir köşeye çömelmiş, dinlenirken dinliyorum. Birkaç yudum suyla yenileniyor hücrelerim ve bir şarkı mırıldanıyorum; yalnızca içeriye ses veren bir kulaklık gibi.




Kollarını gökyüzüne uzatmış gibi duran ağaçların arasından masmavi deniz görünüyor. Rüzgar kesiliyor ama yine de yer yer gölgeler üşütüyor. Sadece orman yolunda, aynı tempoda yürümek bize göre değil. Bir aksiyon bekliyordum, uzun molanın ardından dar bir patikadan deli ormana dalıyoruz. Öncümüz, elindeki bıçkıyla dikenleri yara yara yol açıyor bize.



Yağmur derelerinin nemli çamurundan geçip denize çıkan yola varmak için yürüyoruz. Eğilerek, doğrularak, kayıp düşmemek için ağaç gövdelerine sarılarak; dere yatağının kaygan çamurunda atlayıp zıplayarak ilerliyoruz.




Yeniden orman yolundayız. Son durak deniz. Hiç acelemiz yok. Keyfini süre süre varıyoruz çölü andıran kum tepelerine.




Tepeden bakınca kumsalın ortasında bir dere, derenin kenarında bir çimenlik ve otlayan inekler görünüyor. Böyle bir güzellik dünyanın kaç yerinde var ki… "Bir de değerini bilebilsek" diyorum yüksek sesle.




Kumsalda inekler dolaşıyor. Yolunu şaşırmış değiller; tam olması gereken yerdeler. Kartpostal gibi bir manzara. Avrupa’da olsa herkesin hayran kalacağı türden.




Kum tepelerine çıkıp birkaç manzara fotoğrafı ekliyoruz kişisel arşivimize. Daha bitmedi. Kumsalın diğer ucunda bitecek yürüyüşümüz. Plajı bir uçtan bir uca yürümeye başlıyoruz şimdi.




Kumsalın Kızılkum tarafından Hatipler Plajı’na doğru uzanan yönünde ilerledikçe, dönüp arkamıza baktığımızda Filyos Limanı kendini göstermeye başlıyor. Manzaranın doğallığını bozsa da artık o da bir gerçek ve ihtiyaç. Fotoğraflardan silmeye kalksak da orada duruyor.




Üşütüyor denizden esen rüzgar. Biraz dinse keşke diye beklesek de bizi dinleyecek gibi değil Karadeniz. Kumsalın bir ucuna vardığımızda en acil ihtiyaç; termostaki sıcak su, çay ve enerjimizi toplamak için birkaç küçük atıştırmalık...




Kimimiz çimenlere çöküyor, hepimizde rüzgarın bıraktığı hafif bir sersemlik var. Başımda hafif bir ağırlık hissediyorum. Temiz hava ve rüzgar çarpmış olmalı.




Yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşün sonunda Bartın’a dönme vakti geliyor; bir rüyadan uyanır gibi. Sağımız solumuz adeta İsviçre Alpleri gibi; küçük köy evleri, yemyeşil çayırlar, yamaçlar… Tıyırtı rampasından doğru salıyoruz kendimizi Bartın'a. Bir sonraki merak ettiğimiz rotaya dek, şimdilik bu kadar...



Teşekkürler Dünya!  







Kaynak:
(1) https://ajanskafkas.com/manset/turkiyede-iki-abhaz-koyu-kesfedildi/
(2) https://abaza.org/tr/iki-yeni-abhaz-kyoyyu-tyurkiye-abhaz-kyultyur-dernekleri-federasyonuna-dahil-olacak

13 Temmuz 2025 Pazar

HAYATIN ZORLUKLARINA DAĞ GİBİ MEYDAN OKUYAN BİLGE KADIN: GÜLSEN SALMAN | İki Bilet Bir Yol

Onun ilham veren ve hayranlık uyandıran hikayesini kısmen de olsa önce kendi ağzından dinleme ayrıcalığına sahip olmuştum. Paylaştığı kıymetli anılarını kelimelere dökmek ve kayıt altına almak ise benim için tarifsiz bir onur. “Olur”unu alır almaz, yine en iyi bildiğimi düşündüğüm şeye, kalemime sarıldım. Sorduğum her soruya içtenlikle ve sabırla yanıt vermesi, bana kendimi çok değerli hissettirdi. Çünkü burada yazılanlar yalnızca geçmişe değil, onun hala temas ettiği, farkındalık yarattığı gelecek nesillere de ışık tutacak. Gülsen Salman Hocamız... Ve geçtiğimiz yıl yayınladığım bir yazımda ondan ilk kez söz ettiğim şekliyle "En güzel dağ çiçeğimiz, bilge yol arkadaşımız"… Ona dair sorular sorma cesaretini sonunda kendimde bulabildim. Çünkü fark ettim ki, bugüne kadar doğru dürüst bir soru sormamışım. “Hocam çadırları topluyor muyuz?” ya da “Molamız ne zaman bitiyor?” gibi birkaç kamp ve doğa yürüyüşü rutininden öteye geçememişim. Oysa onun her sözü, doğada attığı her adım, anlattığı her bitki öyküsü; bir pınar gibi akıp hem zihnimize hem ruhumuza işledi. Şimdi, birlikte nice yollara, nice kamp akşamlarına dair yeni hayaller kurarken gelin, biraz da onun hikayesine kulak verelim.




Gülsen Salman: Türkiye Sevdalısı Bir Eğitim Neferi

Köy Enstitüsü mezunu bir eğitimci, yazar ve gazeteci babanın kızı olarak dünyaya geldim. Zonguldak Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra ilkokul öğretmeni olarak meslek hayatıma başladım. Sporcu ruhum beni Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü’ne taşıdı. Hem dönemimin hem de sistemin zorluklarını birebir yaşadım. Ama hiçbir zaman yılmadım.

Doğaya duyduğum tutkuyla, çocuklara olan sevgimle ve Türkiye’ye olan inancımla yol almaya devam ettim. Çünkü ben, bu topraklara yürekten bağlı bir Türkiye sevdalısıyım.




Bir Tutkunun Peşinden Bartın'a ve BARDOSK 74'e Uzanan Yolculuk

Yıl 2010. Bir doğa yürüyüşüyle başlayan yolculuğum, Ankara’da lisanslı sporcu olarak sürdürdüğüm yoğun dağcılıkla tutkuya dönüştü. Yıllar sonra torun sevgisiyle geldiğim Bartın, bana doğduğum toprakların tüm koku ve dokusunu hatırlattı. Bu güzel kent, içimdeki doğa sevgisini yeniden yeşertti.

2018 yılında, aynı tutkuyu paylaşan insanlarla birlikte kurduğumuz Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları kısa adıyla BARDOSK 74 adlı kulübümüz, o günden bu yana doğayla iç içe, dostlukla omuz omuza yürüdüğümüz bir yuvaya dönüştü. Kurucu başkan olarak hala bu ailenin bir parçası olmaktan onur duyuyorum.




BARDOSK 74'ün Ambleminde Saklı Olanlar

Kulübümüzün amblemi yalnızca yürüyüşleri ve kampları değil, taşıdığı değerleri ile doğayla iç içe bir yaşam felsefesini ve birlikte yol almanın gücünü simgeliyor. Amblemimizde Bartın'ın eşsiz doğal oluşumlarından biri olan Güzelcehisar Lav Sütunlarında bir tırmanışçı yer alıyor. Sütunların eteğinde ise bir kamp alanı görülüyor. Aynı zamanda renklerimiz de güçlü anlamlar taşıyor. Mor, kadının yalnızca dağcılık ve doğa sporlarında değil, hayatın her alanındaki mücadele ve direnişini temsil ediyor. Sarı ise doğadaki en görünür renk olması sebebiyle, kulübümüzün yolunu aydınlatan bir simgeye dönüşüyor. 



BARDOSK 74 Neler Yapıyor?

BARDOSK 74 ekibi olarak, doğaya olan tutkumuzu paylaşmak ve bu tutkuyu bilinçli bir şekilde yaşatmak adına çeşitli etkinlikler düzenliyoruz. Doğa yürüyüşleri, kamp organizasyonları, eğitim faaliyetleri ve dağ tırmanışları gibi pek çok alanda aktifiz. Ayrıca Türkiye Dağcılık Federasyonu ile ortak etkinlikler gerçekleştiriyor, bu iş birlikleri sayesinde deneyim alanımızı genişletiyoruz. Etkinliklerimizi daha etkili ve güvenli bir şekilde hayata geçirebilmek için kurumsal düzeyde de güçlü bir koordinasyon sağlıyoruz. Bartın Valiliği, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, Küre Dağları Milli Parklar Müdürlüğü ve İl Sağlık Müdürlüğü ile iş birliği içerisinde çalışıyor; her adımda doğaya ve katılımcılarımıza karşı sorumluluğumuzu gözetiyoruz.




Doğa Sevgisi Küçük Yaşta Başlar

Sadece yetişkinler için çalışmıyoruz. Amasra TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) İlçe Sorumlusu olarak, miniklere doğa sevgisi aşılıyor ve doğayı korumanın yollarını öğretiyoruz. Bu kapsamda çocuklarla birlikte yürüyüşler düzenliyor, doğayla iç içe etkinlikler gerçekleştiriyoruz.




Unutamadığı Anısı: Elbruz Zirvesi

Elbruz zirvemi asla unutamıyorum. Grup, hava şartları nedeniyle geri dönüş kararı almıştı. Ancak ben, Türkiye Dağcılık Federasyonu eğitimlerini almış olmanın verdiği özgüvenle, zirveye tek başıma çıkmaya karar verdim. Bugün dönüp baktığımda, bunun yanlış bir karar olduğunu çok net görüyorum. Çünkü dağlar, fazla özgüveni sevmez. Hele ki zirveler… Orada doğa, her zaman son sözü söyler.

Zirveye ulaştığımda, o anı belgelemek için eldivenimi çıkardım. Tam da o sırada, oraya ulaşan bir Rus grubu ile karşılaştım. Tek başıma, üstelik bir kadın olarak orada olmama oldukça şaşırmışlardı.




Ama ben o şaşkınlığın çok ötesinde, hayatımın tehlikeye girdiği bir farkındalıkla karşı karşıyaydım. Eldivenimi elimde sanıyordum ama meğer o, zirvedeki şiddetli fırtınada uçup gitmiş. Donma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Neyse ki Rus ekip oradaydı. Onlar olmasaydı belki de bugün bunları anlatamıyor olurdum.



Biraz ileride, bir işaret direğine takılmış tek bir eldiven gördüm. Uçup giden eldivenimin yönünde ama başka birine ait ve sağ elime uygun bir eldivendi. Orada öylece duruyordu. Bu bir mucizeydi. O kadar mutlu olmuştum ki anlatamam. Hemen uçup giden eldivenimin yerine o hayatımı kurtaran başkasına ait o eldiveni giydim. Sanki bu ilahi bir hediyeydi. 

Karabinamı Rus grubun ip birliğine sabitledim. Beni ekiplerinden çıkarmadılar, aralarına aldılar. Ve o andan sonra, başlangıç konteynerine kadar hep birlikte iniş yaptık. O gün yaptığım şey çok büyük bir hataydı. Ama hala inanıyorum ki, orada bir el beni hep korudu. Bugün bile o anı düşündüğümde içimden sadece bir söz geçiyor: "Şükür"




Doğada Ayak İzimizden Başka Hiçbir Şey Bırakmıyoruz

Bu söz, yalnızca bir motto değil, aynı zamanda bizim için bir yaşam biçimi. Her adımımızda doğayı korumayı, ona zarar vermeden var olmayı ve geride sadece iz bırakmadan dönmeyi ilke ediniyoruz.



Erkek egemenliğiyle bilinen bu spor dalında, özellikle kadınları ve çocukları doğaya yaklaştırmayı önemsiyoruz. Onlara bu alanı sevdirmeyi, Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) eğitimlerine yönlendirerek profesyonel düzeyde gelişmelerine destek olmayı hedefliyoruz.



Misyonumuz ve Vizyonumuz

Doğanın içinde yürürken flora ve faunaya zarar vermeden, farkındalıkla ve doğayı hissederek yol almak. Her etkinlikte katılımcılara bu hassasiyeti aşılamak ve birlikte öğrenmek.

Doğada yürümenin sadece fiziksel bir etkinlik değil, aynı zamanda bir felsefe olduğuna inanıyoruz. İçselleştiren, fark eden, saygı duyan bir doğa yürüyüşü kültürünü yaygınlaştırmak ve her yaştan bireyi bu yolda buluşturmak en büyük hayalimiz.





Yeni Proje ve Etkinliklere Hazırlık

2018 yılından bu yana üzerinde çalıştığımız bir konu var: Bartın’da doğa yürüyüşü yapılabilecek parkurların belirlenmesi ve işaretlenmesi. Bu süreçte tüm parkurlarımız hazır hale getirildi.



Kültür rotalarıyla koordineli bir şekilde çalışıyor, bu rotaların sürdürülebilir bir altyapıya kavuşması için emek veriyoruz. Hedefimiz, Bartın’a gelen doğa severlerin kamp yaparak, önceden belirlenmiş ve işaretlenmiş bu güzel yollarda güvenle yürüyebilmesini sağlamak.

Bu projelerin hayata geçmesi için çalışmalarımız devam ediyor. Aynı zamanda bu rotaların birer kültür rotası olarak tescillenmesi yönünde de girişimlerimizi sürdürüyoruz.




Ve Son Söz

Gülsen Salman Hocamız ile tanışmış olmak, doğada onun liderliğinde ve izlerinde yürümek büyük bir şans. Ayrıca BARDOSK 74'ün bir üyesi olmak, fırsat buldukça onun sarı renk formasıyla yürüyüşlere ve tırmanışlara katılmak bana ayrı bir mutluluk veriyor. Biz her şeyimizi doğanın içinde paylaştık.




Bizi buluşturan, doğa ananın kucağıydı:
Rüzgarda bir yaprak hışırtısı,
Kamp çadırının üzerine düşen yağmur damlalarının sesi,
Derelerin çığlığı,
Yaban hayvanlarının ayak izleri,
Kamp ocağında demlenen çayın buharı,
Gece yürüyüşünde kafa lambalarımıza üşüşen sineklerin kıpırtıları
Ve yıldızların altındaki muhabbetler...

Ve eminim, yaylalarda gecenin karanlığını bölen dolunay ışığında,
Bir ormanın kuytusundaki mor renkli çiçeklerde
Varlığını hep sürdürecek bu kulüp.

Kuzeyde, kıyıda, bu hikaye sürecek...


Teşekkürler, Güzel Bilgemiz Gülsen Salman!



6 Temmuz 2025 Pazar

KUMLUCA'DA BİR HAFTA SONU KAMPI: ARIKAYASI ŞELALESİ SU YÜRÜYÜŞÜ

Önce bir yağmur damlası düştü. Sonra ikincisi... Sonra bir baykuş öttü. Gecenin tam üçüydü ya da ikisiydi... Zamanın akışı o anlarda belli belirsizdi. Derken gök gürledi, orman çınladı. Yağmurun senfonisi başladı. Yanı başımızda gürül gürül akan suların ve derenin sesi boğuldu. Yağmur tüm ormana kendi şarkısını dinletiyordu. Yapraklar kendi ritmini tuttu ve o an sanki tüm çadırların içi hayallerle doldu. Oysa birkaç saat önce gökyüzü yıldızla doluydu. Çadırların biraz uzağında bir ateş yanıyordu. Ateşin etrafında toplananlar vardı; sekiz, dokuz ya da on, on bir, yok yok tam on iki kişi... Yıldızlar desen sanki ağaçların dallarından sarkıyordu. Biri içinde çalan gitarla "Yıldızların Altında"yı söylüyordu. Güzel Bilgemiz, "yağmur kaçta yağacak" diye sordu, küçük kızın şarkısından önce miydi ya da çok sonra mıydı? "Üçte" dedi birisi, "Beşte" dedi bir başkası. Kimse bilemedi. Çünkü buraların yağmuru saat kullanmıyordu. Alabalıklar coşkun akan sulara doğru zıplarken kuş olup gökyüzüne uçuyordu. Çadırın altına gizlenmiş bir yengeç ise yolunu şaşırmış, ormana doğru kaçıyordu. Dışarıda ayak sesleri vardı; "Sen kimsin ya da nesin", çağır çocukluk korkularını saklandığı yastığının altından. Sular sel olup akar mı, bu çadır bir sal gibi bizi uzaklara salar mı, düşün uyuma ya da hiç düşünme uyu. Böylesine güzeldi bu hikaye, Kumluca'da geçen bir gecede...  




Yaz Geldi, Yola Çıkıyoruz
 
Uzun zamandır özlediğimiz kamp ve beklediğimiz yaz zamanı nihayet geldi. Yılın ilk kampını yine geçen yılki aynı yerde ve yine üyesi olduğumuz BARDOKS74'ün (Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) değerli ekibi birlikte yaşayacak olmanın heyecanıyla çıktık yola. Bartın'dan yaklaşık 1 saat süren yolculuğun ardından yeşilin bin bir tonuna ev sahipliği yapan Kumluca Beldesi'ne bağlı Zafer Köyü'ndeki Arslan Alabalık Tesisleri'ne ulaştık. 





Doğanın Kalbinde İlk Adım: Arslan Alabalık Tesisleri

Varır varmaz, bizden önce kamp alanına gelmiş olan ekip arkadaşlarımızın bizim için ayırdığı çimenlik alana hızlıca çadırımızı kurduk. Sandalyelerimizi ve masamızı, alabalıkların yüzdüğü gölete nazır, yemyeşil bir manzaranın içine yerleştirdikten sonra biraz soluklandık ve doğanın sunduğu o eşsiz huzurun tadını çıkarmaya başladık. Ekibimizin aynı bölgede gerçekleştirdiği yürüyüş planına geç kaldığımız için, onlar dönüşe geçene kadar kamp alanında bizi karşılayan Orhan Salman Bey ile oldukça keyifli bir sohbete koyulduk.



Kampın Ritmi: Doğa, Sessizlik ve Gülümseyen Yüzler

Doğanın iyileştirici gücü, herkesin yüzüne bir gülümseme olarak yansımıştı. Yürüyüşten dönen ekibimiz, yüksek bir enerjiyle kamp alanına ulaştı. Onlar akşam hazırlıklarına koyulurken, biz ise biraz daha göletin kenarındaki ahşap piknik alanında kalıp, tertemiz havanın ve yemyeşil ormanın büyüsü altında ruhumuzu dinlendirmeyi tercih ettik. Gündelik hayata dair ne varsa artık geride kalmıştı. Öyle ki, çadırlarımızı kurduğumuz çimenlik alan, bizim için adeta başka bir gezegene dönüşmüştü.





Ekibimizin güzel ve bilge lideri Gülsen Hocamız, geride hiçbir iz bırakmayacağımız kamp ateşini bize fısıldadı. Kamp ateşi demek, burada sadece ateşin etrafında toplanmak demek değil; aynı zamanda yeni dostluklar kurmak, öğretici sohbetlere katılmak ve paylaşmanın değerini hissetmek demekti. Sözleştiğimiz saatte, gürül gürül akan kapkaranlık derenin kenarında, adeta medeniyetin meşalesi gibi yükselen ateşe doğru yürüdük. 





Ateşin Etrafında Bir Çember

Ateş çoktan yakılmıştı ve ekip arkadaşlarımız kamp sandalyeleriyle ateşin başında toplanmıştı. Herkes, havanın kararmasıyla birlikte artan serinliği kıran alevlerin sıcaklığında sohbetin keyfini çıkarıyordu. Ateşin ritmik kıpırtısı, yanan kuru dalların çıtırtısı ve çektiğimiz her fotoğraf karesinde yakalamaya çalıştığımız dans eden alevler, zihnimizde tıpkı akan su gibi bir meditasyon hali yarattı. Bu sıcacık görsel şölen ve oluşturduğumuz çember, içimizdeki ilkel yönleri ortaya çıkardı: ısınma çabası, karanlıkta ve doğada birliktelik, dayanışma ve güven hissi... Hepsi bir hare gibi etrafımızı sarıp sarmaladı.




Şarkılar Gökyüzüne Yükselirken

Sohbet, bir süre sonra yerini şarkılara ve türkülere bıraktı. Sanki içimdeki tüm kırık gitarlar ve hemen arkamda akıp duran karanlık dere, bir orkestra gibi söylediğim her şarkıya eşlik ediyordu. Ekipten sesi güzel bir arkadaşımız ve minik bir dostumuz da geceye birer şarkı armağan etti. Doğanın içinde, en doğal enstrümanımız olan sesimizle, Kumluca’da gökyüzüne şarkılar gönderdik.




Derken, içimizden biri “yat borusunu” çaldı. Uyku, göz kapaklarımızdan bir yaprak gibi düşerken ateşin başından sessizce ayrıldık. Yaz mevsiminde içimizi titreten bir soğukluk, olanca ağırlığıyla üzerimize çökmüştü. Yağmurun geleceğinin haberini çoktan almıştık. Çadırımıza çekilmeden önce biraz daha tadını çıkaralım diyerek bir şeyler içip içimizi ısıtalım istedik. Ama çok uzun kalamadık. Çok da ısınamadık. Alabalık havuzlarına akan tazyikli suyun sesini duymamak için kulak antrenmanına bile gerek kalmadan, uyku tulumunun içindeki sıcaklık bizi rüyalar alemine götürdü. Ta ki yağmur “Ben geldim diyene kadar...

Yağmurun Senfonisi ve Geceye Dair Sorular

Önce bir yağmur damlası düştü. Sonra ikincisi... Sonra bir baykuş öttü. Gecenin tam üçüydü ya da ikisiydi... Zamanın akışı o anlarda belli belirsizdi. Derken gök gürledi, orman çınladı. Yağmurun senfonisi başladı. Yanı başımızda gürül gürül akan suların ve derenin sesi boğuldu. Yağmur tüm ormana kendi şarkısını dinletiyordu. Yapraklar kendi ritmini tuttu ve o an sanki tüm çadırların içi hayallerle doldu. Oysa birkaç saat önce gökyüzü yıldızla doluydu.




Nasıl uyunur bu sağanakta… Kafamda belli belirsiz sorular, yarı uykuda yarı uyanık gözler… Hava aydınlandı mı, yoksa hala çadırın içi gibi karanlık mı? Çadırın içine su sızar mı, birazdan hiçbir şeyi umursamadan dalacağımız rüyaları da ıslatır mı bu yağmur? Ne güzeldi oysa… Sadece yağmurun çadırın üstünde çıkardığı ses vardı. Hep aynı ritimde. Her damla kararlı...Uyuyalım hadi… Bir sağa bir sola, bir sağa bir sola dönüp uyuyalım. Uyuyalım ki sabah olsun. Ve sonra kalkmaya üşenelim. Şimdi bir bülbülün ötüşü başladı. Seher vakti demek. Az kaldı... Bırak telefonu… Zaten çekmiyor burada. İyi ki çekmiyor. Gelmesin hiçbir bildirim. Paylaşılmasın hiçbir hikaye. Çünkü asıl hikaye burada. Şimdi, tam burada yaşanıyor.





Sabahın Islak Yeşilliği

Dışarıda ayak sesleri... Kahvaltı hazırlıkları başlamış. Yattığımız yerden, “Kim konuşuyor acaba?” diye isim isim tahmin yürütüyoruz. Sonra “Hadi biz de katılalım” deyip çıkıyoruz çadırdan. Ve çıkmadan önce, her kamp sabahında olduğu gibi o klasik açılış videomu çekiyorum: fermuarı yukarı doğru çekerken yavaşça açılan çadır kapısı… Islak bir yeşillik karşılıyor bizi. Göletin üzerinde yüzer vaziyette duran, sanki bir annenin yola fırlamasın diye çocuğunun elini sımsıkı tuttuğu gibi kıyıya bağlanmış bir piknik masasının etrafında başlıyor nefis bir kahvaltı. Sonrasında, közde pişirilen çifte kavrulmuş Hatay kahvesi eşliğinde uzun yudumlarla gelen keyif... Ve ardından, göletin kenarında kısa ama huzur dolu bir yürüyüş. Ayaklarımızın altındaki ıslak toprak, kuş sesleri ve gece boyunca yağan yağmurun ardında bıraktığı o taze, mis gibi hava... Her şey olması gerektiği kadar…




Su Yürüyüşüne Alternatif

Geçen yıl bu zamanlar, hava mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklığa sahipti. Bu yıl ise farklıydı. Gecenin serinliği, gelen yağmurla birlikte daha da arttı. Sabaha karşı soğuk hava kendini iyice hissettirdi. Bu yılki su yürüyüşüne katılmamaya, onun yerine köyün içinden Arıkayası'na kadar gidiş-dönüş toplam 5 kilometrelik daha sakin bir yürüyüş yapmaya karar verdik. Ekip arkadaşlarımızın bir kısmı su yürüyüşü için son hazırlıklarını yaparken biz de yavaş yavaş eşyalarımızı aracımıza taşımaya başladık.


Su Yürüyüşü - 2024


Su yürüyüşü, BARDOKS74'ün organize ettiği, orijinal, zorlu ama oldukça keyifli bir deneyim. Yürüyüş, dere içinde yürümeye uygun ayakkabılarla başlıyor. Yaklaşık 5 kilometrelik parkur boyunca suyun içinde ilerlenerek Arıkayası Şelalesi’ne ulaşılıyor. Yürüyüşün en güzel ödülü ise şelalenin havuzlarında biriken sularda serinlemek.




Dönüş Yolları

Biz ise köy içindeki yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra Arıkayası’na uzanan köprünün üzerinde son birkaç fotoğrafımızı çekip, bu kamp macerasını bir yenisine kadar sonlandırdık ve dönüş yoluna koyulduk. Bu kez Bartın’a dönüşü Abdipaşa üzerinden yaptık. Yolun büyük bir bölümü ne yazık ki adeta kaderine terk edilmiş gibiydi. Ancak tek tesellimiz, Abdipaşa yönlendirme levhalarının her yol ayrımına konulmuş olmasıydı.



Kumluca’da geçen bu harika hafta sonu kampı, doğasıyla, sessizliğiyle, sohbeti ve yağmurlu gecesiyle ruhumuzda uzun süre yankılanacak bir notaya çoktan dönüştü bile...


Teşekkürler Dünya!



 

12 Kasım 2024 Salı

SONBAHARI YAŞAMAK: ZONİ YAYLASI

Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü (BARDOSK 74) ekibiyle Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün sonsuzluğa uğurlanışının 86. yıldönümü dolayısıyla '10 Kasım Zoni Yaylası Anma Yürüyüşü'nü gerçekleştirdik. Hüznün ve melankolinin mevsiminde yaprak çıtırtılarının melodisi eşliğinde yayla yollarını aşarken, tıpkı bir zihin karışıklığını andıran Arıt üzerindeki kararsız sis bulutunu arkamızda bırakıp umudun ve zindeliğin simgesi olan güneşe yüzümüzü döndük ve tarihin bir döneminde bir ulusun kaderine damgasını vurmuş naçiz bir vücudun her şeyden önce kendi devrimini yaratma gücünü bulduğu o sözcükleri yeniden hatırladık: "Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim..."




10 Kasım Pazar sabahının erken saatlerinde Bartın'dan Arıt güzergahına doğru sisler içinde başlayan yolculuğumuz saatlerimiz 09.05'i gösterdiğinde radyodan yükselmeye başlayan siren sesi ile bölündü. 




Resmi anlatıların ve kendisine dair farklı ideolojik konumlandırmaların tamamen dışında kalarak, benim entelektüel yönüne ve gerçek kişiliğini yansıtan söz ve davranışlarına büyük ilgi duyduğum Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü sonsuzluğa uğurlanışının 86. yıldönümünde yol üstünde gerçekleştirdiğimiz törenle bir kez daha sevgi, saygı ve minnetle andık.



Yürüyüşümüzün başlangıç noktasında öyle bir yere geldik ki bir an durup dakikalarca nefes kesici güzellikteki manzarayı izleyip hayallere mi dalsak, yoksa bir yağlı boya tablosunun içinde yürüyormuşuz hissi veren kurumuş yapraklarla örtülü yayla yolunun keyfini mi sürsek doğrusu bilemedik.




Bu anlamlı Kasım gününde güneşli havayı yakaladığımız için aslında çok şanslıydık. Hüznün, romantizmin ve melankolinin dozunu artırmak için belki hafif bir yağmurun bize eşlik etmesi de gerekebilirdi. Ama yayla yollarında sonbaharı tüm renkleriyle yaşamak için yüzümüzü ve yönümüzü güneşe doğru döndük.




Arıt merkezinden 10 km uzaklıktaki Zoni Yaylası'na doğru yaklaştıkça kuzeye doğru kıvrılmaya başlayan yayla yolunda ormanın tüm serinliği birdenbire üzerimize çöküverdi. Yayla yolunun çukurlarında birikmiş ve buz tutmuş suların üzerindeki yapraklar ise adeta bir cam boyama sanatçısının elinden yeni çıkmış desenleri andırıyordu. 




Meraklı ve konusuna hakim arkadaşlarımız ağaç kenarlarında kendini gizleyen mantarların ve farklı türdeki bitkilerin keşfine çıkmıştı. En güzel sonbahar ve yayla fotoğraflarını çekebilmemiz için de doğa ana sanki tüm sahneyi bize bırakmıştı.



Drone (İnsansız Hava Aracı / Uçan Kamera) çekimi yapan ekip arkadaşımız (harcadığı emek için çok teşekkürler) renk cümbüşü içinde ayak izlerinden başka geride hiçbir şey bırakmayan BARDOSK 74 ekibinin en güzel anlarını ölümsüzleştirdi.








1100 metre yükseklikteki Zoni Yaylası'nda yemek ve fotoğraf molası verdik. Bugüne kadar yürüdüğümüz en güzel parkurlardan biriydi. Yayladaki seyir terasından bölgenin kendine has zengin bitki çeşitliliğini izlemek çok keyifliydi. Ayrıca yine bu yöreye özgü yüzey ve kaya şekillerine sahip olan, elimizin altında diye tabir edebileceğimiz bu muhteşem coğrafyayı sonbaharda keşfetmek bizi çok mutlu etti.








Yayla yolunda ilerlerken iç dünyamızın kaotik homurdanmalarından tamamen sıyrıldık ve dış dünyamızın rengarenk romantizmini ve güzelliğini ruhumuza bulaştırdık. Kahverengi bir denizde yüzer gibi yaprak çıtırtılarının melodisini dinleyerek yeni yol şarkılarının ilhamına kalplerimizi açtık.






Bu güzel yolda bize destek olan BARDOSK 74 ekibine ve eşlik eden diğer tüm katılımcılara sonsuz teşekkürler. 


                                            


Teşekkürler Dünya!

  

 

   







BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken ...