Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken görüyoruz. Kendi güçleri, hızları ve devinimleriyle hareket eden bu topluluk için Bartın’ın en özel ve en dinamik gruplarından biri desek abartmış olmayız. Sosyal medyadaki paylaşımlarıyla da sık sık antrenmanlarından, farklı rotalardaki koşularından ve katıldıkları çeşitli spor organizasyonlarından renkli kesitler sunuyorlar. Şehir hayatının olağan ritmine teslim olmak yerine kendi ritimlerini bulan; fiziksel ve mental güçlerini doğanın içinde, toprak köy yollarında, orman patikalarında ya da Arıt asfaltında; güneş, rüzgar ve yağmur demeden keşfeden bir topluluk 74 Runners. Bu söyleşide, 74 Runners’ın kurucusu ve aynı zamanda bir eğitimci olan Mustafa Çorak ile hem bu topluluğun hikayesini hem de onun kişisel koşu yolculuğunu konuştuk. Bartın’da filizlenen bu kolektif ruhun nasıl ortaya çıktığını birlikte keşfettik.
Mustafa Çorak: "Koşu 30 yıldır hayatımda ancak planlı olarak yaklaşık 10 yıldır koşuyorum"
Bazı sporlar genellikle öncesinde bir ya da birkaç spor branşını barındırabiliyor. Örneğin bisiklet. Çoğumuzun küçük yaşlarda bisikleti olmuştur ve dolaylı olarak da olsa spor yapmışlığımız vardır. Kimi evinin civarında hobi amaçlı kullanırken, kimi zamanla uzun yollar alır, yeni yerler keşfeder, vücudunun uzun süreli sporla tanışmasına şahitlik etme şansını yakalar. Yokuş sürüşlerinin yoruculuğu ardından gelen iniş, yükselen nabzın rüzgarla ve manzara eşliğinde inişidir de aynı zamanda. O anlar sadece spor değil, doğayla yakınlaşmadır da.
Doğa sporları temelli bu devinimsel süreçlerin olduğu bir çocukluk ve üniversite yıllarına kadar aktif oynadığım futbol ile birlikte koşu zaten hayatımın bir parçasıydı. Yani yaklaşık 30 yıldır. Planlı, devamlı ve gelişme odaklı olarak ise yaklaşık 10 yıldır koşuyorum diyebilirim. Koşu benim için hem yaşam biçimi hem de dayanıklılık gereksiniminden. Amatör olarak ilgilendiğim dağcılık sporuna koşu antremanlarının getirileri inanılmaz. Zorlu bir tırmanış esnasında yükselen nabızla ancak güçlü bir kalp baş edebiliyor örneğin.
"Grubumuz stadyumla koşanlarla birlikte oluştu"
Bartın’da 4,5 yıldır yaşıyorum. Bartın Atatürk Stadyumu'nda koşarken benim gibi koşan birçok kişi ile tanıştıktan sonra birlikte koşmaya başladık. Ardından koşu ve antrenman planları yapmak için bir iletişim grubu kurdum. Bu güne kadar yaptığım çoğu etkinliği “sanırım mesleğim dolayısıyla” insanlara yayma eğiliminde oldum. Grubumuzda bu düşüncede olan çok kişi olunca öncelikle sosyal medya hesabı açtım ve çalışmalarımızı düzenli olarak paylaştım. Her geçen gün büyüyen bir oluşum oldu.
"Türkiye'de ve dünyada koşuya gözle görülür bir ilgi var"
Bartın’a geldiğim ilk yıl gözlemlediğim çoğu bireysel olarak koşan 10-15 kişilik bir gruptu. Düzenli olarak koşan ise 10’a ulaşmazdı. İlerleyen yıllarda farklı rotalarda ya da parkurlarda (yol ya da diğer stadyum gibi) koşanlarla da tanıştım. Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nün de genç koşu takımı var, yetenekli gençler var. Nüfusa oranla sayı çok az. Ancak sadece Bartın’da değil gerek ülke gerekse dünya genelinde koşuya gözle görülür bir rağbet var. Bunu stadyumda yaptığımız antrenmanlarda da net şekilde gözlemleyebiliyoruz.
Mustafa Çorak
"74 Runners daha kalabalık bir koşu grubu haline gelecek"
Şu an iletişimi grubumuzda 30 kişiyiz. Sosyal medya hesabımızda iletişim halinde
olduğumuz kişi sayısı ise 200’e yakın.
"Amacımız koşuya nasıl ve nereden başlayacağını bilmeyenlere yol göstermek"
Bartın Koşu Topluluğu’nun kurulma amaçlarından biri ve en önemlisi; koşuya nasıl ve nereden başlayacağını bilmeyenlere biraz yol göstermek. Bunun için yeni başlayanlarla tanışmak ve başlangıç için yol göstermek amacıyla haftada bir gün ve saat belirledik; cuma günleri saat 17:30. Toplu olarak düşük seviyeli yaptığımız bu antrenman herkesin kolaylıkla uyum sağlayabileceği şekilde planlanıyor. Zamanla kişi kendi amaçları doğrultusunda kendi antrenman programını yapabilir hale geliyor. Antrenman programı demişken; birçok sporda olduğu üzere koşu sporu da kalple yakından ilişkili bir dal olduğu için düzenli olarak (örneğin yılda bir kez) kardiyoloji uzmanına görünmeyi ihmal etmeyiz.
"Pazar uzunu olarak adlandırdığımız asfalt ve araziden oluşan karma rotalarda koşuyoruz"
Genel olarak Bartın Atatürk Stadyumu’nda koşuyoruz. Stadyumda tartan pist mevcut. Interval antrenmanlarımızı burada yaparız mesafe kontrol kolaylığı da sağladığı için. Ayrıca “pazar uzunu” olarak adlandırdığımız bazen tamamen asfalt bazen tamamen arazi bazen karma rotalar yapıyoruz. Yaklaşık bir yıldır her hafta sonu yaptığımız “Pazar uzunu” koşularımızın ilki Arıt kavşağı başlangıçlı Amasra tünelinden geri dönüşlü parkurumuz yaklaşık 19 kilometreydi. Zamanla farklı rotalar ve farklı uzunluklara farklı rakımlar da eklenerek zengin bir güzergah ağı oluşturduk. Her birinin keyfi ve amacı farklı çok sayıda rotamız mevcut. Ara ara doğaçlama köy yolları da yapıyoruz.
"Mugada, Amasra ve Arıt Yolu en keyif aldığımız rotalar"
Bu soruya herkesin yanıtı farklı olacaktır, kimi arazi koşuları severken kimisi asfalt tercih ediyor. Kimi kısa süreli nabız değişkenliği tercih ederken kimisi daha stabil koşular tercih edebiliyor. O haftanın planı yapılırken rotaya göre katılımcılarımız değişkenlik gösterebiliyor. Mugada yolu, Amasra eski yol, Arıt yolu keyif aldığımız rotalardan sadece birkaçı.
"Yurt içinde organize edilen maraton koşularına katılıyoruz"
Evet fırsat buldukça katılım sağlamaya çalışıyoruz. Bireysel ya da ekip olarak katıldığımız koşulardan bazıları; İstanbul Maratonu, Adana Kurtuluş Maratonu, Kartal Uğur Mumcu Anma Koşusu, Osmaniye Yarı Maratonu, Çaycuma Yol Koşusu, Trabzon Yarı Maratonu, Winterrun İstanbul. Bu koşuları “yarış” olarak görenler de var, kendi derecesini geliştirmek için katılan da var, yüzlerce koşucunun buluştuğu bir festival gibi görenler de var. Her koşucu kendi önceliklerini belirleyip katılım sağlar. Ortak önceliğimiz kişisel gelişimimize katkı sağlamak.
"Koşu grubumuza özellikle üniversite öğrencilerinden katılım yüksek"
Özellikle farkı sporlarla ilgilenen arkadaşlarımızdan olumlu bir dönüş ve katılım oldu. Çünkü koşu tek başına bir branş iken aynı zamanda bir çok spor branşının özellikle dayanıklılık gereksinimleri için ayrılmaz bir parçası halinde. Üniversite öğrencilerinden de katılım yüksek. Önümüzdeki aylar baharın gelişiyle daha kalabalık koşu topluluğu haline geleceğimize şüphe yok.:)
Aşağıihsaniye diye bir köy var bende. Daha nice köy var, ceplerimden bacalar tütüyor benim. Topraklarından yüzyıllar öncesinden sürülenlerin hikayelerini saklıyorum yamaçlarımda. En eski ağıtlarla büyüyen çayırlarımda, inekler ve kuzucuklar geziniyor. Gökyüzü umarsız bir çoban gibi başımda bekliyor, yağmuru ha şimdi ha birazdan yağdıracak gibi. Sırtım üşüyor en çok kış gecelerinde. Denizden mavi desenli rüzgarlar esiyor acı acı. Sert yüzüm bir ova gibi yumuşuyor ve gülümsüyorum bir çocuk gibi trenler geçince kenarından Filyos'un... Kokaksu treninden az önce inmiş gibi gelen baharı karşılıyorum. Yorgunluğun demini çeken güneşli bir pazar gününde, şehirden misafirlerim geliyor, şiir gibi adım sesleriyle... Her adımları toprağı öper gibi. Nazik, içten ve incitmeden. “Bir gün elbet sana döneceğiz” der gibi sarılıyorlar toprağın büyülü kokusuna. Koynuma alıyorum onları, kuytularımda açan akyıldız çiçekleri gibi bembeyaz ve el değmemiş sırlarımı veriyorum onlara. Dokunuyor, dinliyor; sonra yorulup dinleniyorlar. Deliriyorlar mutluluktan baharda giyindiğim renkleri görünce. Hepsini toplasan benim dev gövdemde ancak bir tırtıl kadar ederler. Haritada yemyeşil bir dağım, diz çökmüşüm Kızılkum'a doğru. Yağmurda kaybolacak tüm ayak izleri, buradan geçti hepsi, denize varmak için...
Parçalı bulutlu bir Bartın sabahında yola koyulduk. 45 dakika süren yolculuğumuzun sonunda, yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Çaycuma’ya bağlı Saltukova Beldesi’ndeki Aşağıihsaniye Köyü’nün girişinde araçlarımızdan indik.
Çaycuma Doğa Sporları ekibinin de katılımıyla kalabalık sayılabilecek bir grup oluşturarak, harika bir rotayı adımlamaya hazırlandık.
Başlangıç noktamız olan Aşağıihsaniye Köyü’nün ilginç bir özelliği olduğunu ise internette köy hakkında bilgi edinmek ve haritadaki konumunu keşfetmek için yaptığım bir arama sırasında öğrendim.
2019 yılında yayınlanan bir habere göre, Türkiye’deki Abhaz diasporası burada daha önce bilinmeyen, Abhaz kökenlere sahip yaklaşık 300 aileyi keşfetmiş. Köy sakinlerinin, atalarının yüzyıllar önce kendi topraklarından zorla sürüldüğünü bildikleri ortaya çıkmış. Ancak köy sakinlerinin hiçbiri Abhazca konuşamıyormuş. (1,2)
Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan Abhazya Cumhuriyeti, bugün uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul edilse de fiilen bağımsız bir yapıya sahip. Abhaz diasporası ise 19. yüzyılın ortalarında Rus-Kafkas Savaşı’nın ardından anavatanları Abhazya’dan zorunlu göçe tabi tutulan ve Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Abhazların oluşturduğu topluluğu ifade ediyor.
Bu coğrafya, yalnızca doğal güzelliklerinin zenginliğiyle değil; farklı kimliklerin bir arada yaşadığı kültürel çeşitliliğiyle de dikkat çekici bir derinlik sunuyor.
İlkbaharı kovalayan bir kelebek misali, ağır adımlarla köy yolunu aralayıp doğanın koynuna doğru ilerliyoruz. Önümüz yeşil, yönümüz mavi bugün. Orman yolunun rampalarında, tertemiz havaya açılıyor içimizde kış boyu kapalı kalan pencerelerimiz.
Günümüzde bu topluluk, başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Abhazların Türkiye’de yoğun olarak yaşadığı bölgelerin başında Karadeniz geliyor. Nitekim Çaycuma’ya bağlı Saltukova beldesi ve çevresi de bu yerleşim alanlarından biri. Burada Abhazların köklü kültürünün izleri hala canlılığını koruyor. Son dönemde Saltukova’da düzenlenen Kültür ve Dayanışma Etkinliği ise bu kültürel sürekliliğin önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.
Güneş yakıyor, yokuşa vurdukça kendimizi… İncelmek, hızlı başlayan bir moda gibi, bir anda atılıyor üzerimizden kışlıklar, kalın kıyafetler. Terlemek, ıslanmak, çamura bulanmak, tozlanmak, düşmek, kalmak… Hepsi dahil bu gidişe. Hepsi olağan. Rüzgar estikçe denizden doğru acı acı, elimdeki batonun boş delikleri ormanın melodisini çalan bir flüte dönüşüyor. Bir köşeye çömelmiş, dinlenirken dinliyorum. Birkaç yudum suyla yenileniyor hücrelerim ve bir şarkı mırıldanıyorum; yalnızca içeriye ses veren bir kulaklık gibi.
Kollarını gökyüzüne uzatmış gibi duran ağaçların arasından masmavi deniz görünüyor. Rüzgar kesiliyor ama yine de yer yer gölgeler üşütüyor. Sadece orman yolunda, aynı tempoda yürümek bize göre değil. Bir aksiyon bekliyordum, uzun molanın ardından dar bir patikadan deli ormana dalıyoruz. Öncümüz, elindeki bıçkıyla dikenleri yara yara yol açıyor bize.
Yağmur derelerinin nemli çamurundan geçip denize çıkan yola varmak için yürüyoruz. Eğilerek, doğrularak, kayıp düşmemek için ağaç gövdelerine sarılarak; dere yatağının kaygan çamurunda atlayıp zıplayarak ilerliyoruz.
Yeniden orman yolundayız. Son durak deniz. Hiç acelemiz yok. Keyfini süre süre varıyoruz çölü andıran kum tepelerine.
Tepeden bakınca kumsalın ortasında bir dere, derenin kenarında bir çimenlik ve otlayan inekler görünüyor. Böyle bir güzellik dünyanın kaç yerinde var ki… "Bir de değerini bilebilsek" diyorum yüksek sesle.
Kumsalda inekler dolaşıyor. Yolunu şaşırmış değiller; tam olması gereken yerdeler. Kartpostal gibi bir manzara. Avrupa’da olsa herkesin hayran kalacağı türden.
Kum tepelerine çıkıp birkaç manzara fotoğrafı ekliyoruz kişisel arşivimize. Daha bitmedi. Kumsalın diğer ucunda bitecek yürüyüşümüz. Plajı bir uçtan bir uca yürümeye başlıyoruz şimdi.
Kumsalın Kızılkum tarafından Hatipler Plajı’na doğru uzanan yönünde ilerledikçe, dönüp arkamıza baktığımızda Filyos Limanı kendini göstermeye başlıyor. Manzaranın doğallığını bozsa da artık o da bir gerçek ve ihtiyaç. Fotoğraflardan silmeye kalksak da orada duruyor.
Üşütüyor denizden esen rüzgar. Biraz dinse keşke diye beklesek de bizi dinleyecek gibi değil Karadeniz. Kumsalın bir ucuna vardığımızda en acil ihtiyaç; termostaki sıcak su, çay ve enerjimizi toplamak için birkaç küçük atıştırmalık...
Kimimiz çimenlere çöküyor, hepimizde rüzgarın bıraktığı hafif bir sersemlik var. Başımda hafif bir ağırlık hissediyorum. Temiz hava ve rüzgar çarpmış olmalı.
Yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşün sonunda Bartın’a dönme vakti geliyor; bir rüyadan uyanır gibi. Sağımız solumuz adeta İsviçre Alpleri gibi; küçük köy evleri, yemyeşil çayırlar, yamaçlar… Tıyırtı rampasından doğru salıyoruz kendimizi Bartın'a. Bir sonraki merak ettiğimiz rotaya dek, şimdilik bu kadar...
“Bonjour madame, bonjour mösyö…” Güneşli, mükemmel bir Brüksel sabahı… Keşfedilmeyi bekleyen; daha şimdiden burnumuzu hazır ola geçiren nefis çikolata ve waffle kokularını içimize çekecek olmanın heyecanı içindeyiz. Isırınca çıtır çıtır dağılan harika bir kruvasan ile çayımı yudumlarken, bulunduğum otelin kahvaltı salonunun kaldırımla aynı hizada tasarlanmış büyük camekanının dışına gözüm takılıyor. Bisikletleriyle işlerine doğru yola koyulan insanlar, çevrilen pedallarla şehrin sabah ritmini usulca başlatmış bile. “Bugün çok keyifli geçecek” diyorum içimden. Başka bir ülke, başka bir başkent… Avrupa’nın kalbi sayılan; Avrupa Birliği ve NATO gibi kuruluşların merkezine ev sahipliği yapan Belçika Krallığı’nın başkenti Brüksel’deyiz. Pekala bir Benelüks gezisi olabilecekken Hollanda’yı başka bir zamana bıraktığımız; ama masalsı bir kentle final yapacağımız, çikolata tadında bir yolculuğun ilk adımı bu.
Lüksemburg'dan Trenle Brüksel'e Geçiş
Trenler, her zaman en sevdiğim ulaşım araçlarının başında geldi. Karayollarına kıyasla belki de en güzel manzaralara yakın yerlerden geçmeleri; kimsenin kolay kolay yolunun düşmeyeceği kasabalarda ve küçük yerleşimlerde duraklamaları… Otobüs yolculuklarında bir türlü bulamadığım o konfor ve rahatlığı sunmaları cabası. Bozkırı, dereleri, tepeleri geçerken; bir şiir nezaketinde akıp giden manzaralar eşliğinde, demir raylar üzerinde ilerleyen vagonlarda sanki hiç söylenmemiş sözcükler, henüz yaşanmamış anılar yüklü. Ve trenler, iki şehri birbirine bağlayan bir ulaşım aracından çok, adeta onların kalp damarları gibi… İki sevgilinin birbirine bağlandığı, birbirine tutunduğu sonsuz bir hat gibi.
Üç saat süren ve çok keyifli geçen bir tren yolculuğu ile bu kez hem şehir hem de ülke değiştiriyoruz. Vardığımız her istasyonda, vagonlara sadece yeni insanlar ve bavullar değil; sanki yeni hikayeler ve romanlar yükleniyor. Her telden, her renkten birer insan ansiklopedisi gibi trenler… Tren rayları kadar düşündüremez ve hayal kurduramaz insana başka hiçbir şey. Bu kadar iddialı bir cümle kurmak ise, kendi halinde bir gezginin düş sarhoşluğundan başka nedir ki…
Brüksel Midi İstasyonu’nda sonlanıyor bu tatlı yolculuk. İnsanları gözlemlediğim, camdan akan manzaralar eşliğinde kitaplara; oradan da türlü türlü hayallere daldığım bu yolculuğun sonunda, şimdi bambaşka bir ülkenin sokaklarını adımlayacak olmanın heyecanı sarıyor beni.
Üç gece konaklayacağımız otel, istasyona yalnızca birkaç dakika mesafede. Bir başka gözlemim ise şu: Avrupa şehirlerinde, özellikle tren garlarının çevresi; evsizlerin, bağımlılarının ya da hayatın kıyısında kalmış insanların kendilerine yer bulduğu alanlara dönüşmüş. Gar binasından adımımızı atar atmaz, burada da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Anderlecht'te Bir Sabah
Yeni bir güne, Avrupa takımlarıyla oynanan futbol maçlarından adını bildiğimiz Anderlecht’te başlıyoruz. Bu bölgeyi seçmemizin sebebi ise oldukça basit: Tren ve otobüs transfer noktalarına yakınlığı ve şehrin hem turistik hem de gündelik yüzünü, adeta bir madalyonun iki yüzü gibi gözlemleme imkanı sunması. Anderlecht, yalnızca Belçikalıların değil; farklı coğrafyalardan göç ederek buraya yerleşen insanların da yaşadığı, Brüksel’in çok kültürlü belediyelerinden biri.
Bu yönüyle, kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle ayrılıp buraya gelenlerin yeni hayatlarına tutunmaya çalıştıkları bir geçiş ve başlangıç noktası gibi. Kendi halinde, sakin bir atmosferi var. Balkonumuzdan baktığımızda ise caddeye hakim, 19. yüzyıl Brüksel mimarisinin karakteristik bir örneği olan, Anderlecht’te yükselen o zarif belediye binası karşılıyor bizi.
İşeyen Çocuk Heykeli
Grand Place’a, yani şehrin en görkemli tarihi ve turistik noktasına doğru yaklaşık 15 dakika sürecek yürüyüşümüze başlıyoruz. İlk durağımız ise, neden bu kadar popüler olduğunu gördüğüm kalabalıkla bir kez daha sorguladığım, şehrin en ikonik simgelerinden biri: Manneken Pis, yani “İşeyen Çocuk” heykeli.
Üzerinde o güne özel giydirilmiş kıyafetlerle karşımıza çıkan, yalnızca 60 cm boyundaki bu küçük heykel; turistlerin en çok ilgi gösterdiği noktaların başında geliyor. Hatta heykelin farklı zamanlarda giydiği kostümlerin sergilendiği bir müze de hemen yakınında yer alıyor. Ancak bu bölgede bizi asıl cezbeden şey, sokaklara yayılan o nefis çikolata ve waffle kokuları; bizi yavaş yavaş şehrin kalbine doğru çekmeye başlıyor.
Manneken Pis, yalnızca küçük bir heykel değil; şehri kurtardığına dair anlatılan efsaneleri ve yüzyıllardır süregelen renkli gelenekleriyle Brüksel’in en canlı simgelerinden biri. Yıl boyunca farklı kostümlerle giydirilen bu 60 santimetrelik figür, kimi zaman bir ülkeyi, kimi zaman bir mesleği ya da özel bir günü temsil ederek adeta şehrin hafızasını üzerinde taşıyor. Hatta bazı özel günlerde çeşmesinden su yerine bira akıtılması gibi ilginç ritüellerle, sıradan bir heykelden çok daha fazlasına dönüşüyor.
En Ünlü Meydan:Grande Place
Ve işte şimdi Avrupa'nın en ünlü tarihi meydanlarından birindeyiz. Bir anda 17. yüzyıla ışınlanmış gibi hissediyoruz. Meydanın ortasında faytonlar dolaşıyor; etrafımız ise gotik ve barok tarzda inşa edilmiş tarihi binalarla çevrili. 360 derece açıyla çekmeye çalıştığımız videolarla, kendi kişisel arşivimize adeta sanatsal bir kayıt düşüyoruz; ardından bu tarihi mirasın sunduğu görsel şöleni bir süre çıplak gözle izlemeye koyuluyoruz.
Altın varaklarla süslenmiş, incelikli cephe detaylarıyla gökyüzüne meydan okuyan kuleleri ve figürleriyle özenle korunmuş bu yapılar, kültür ve sanata meraklı herkes için ilham verici. Bir ressamın tuvali, paleti ve şovalesiyle bir köşeye kurulup resmetmek isteyeceği kadar etkileyici ya da bir hikaye anlatıcısının ceketinin cebinden not defterini çıkarıp, 1800’lü yılların kayıp kahramanlarının izini süreceği bir hikayenin ilk cümlelerini yazmaya başlayacağı kadar büyüleyici.
Brüksel’in kalbi Grand Place (Felemenkçe: Grote Markt), Avrupa’nın en etkileyici meydanlarından biri olarak 17. yüzyıldan bu yana şehrin ekonomik ve kültürel merkezi. Gotik ve barok tarzı binalarıyla dikkat çeken meydanda, zarif kuleleri ve süslemeleriyle Belediye Binası (Hotel de Ville) simge konumunda. Altın varaklı cepheleriyle tüccar evleri ise 17. yüzyılın zengin lonca kültürünü yansıtıyor. Her bina, geçmişteki lonca ve meslek gruplarını simgeleyen detaylarla süslü. Belediye Binası’nın kule saatinde Brüksel’in koruyucu azizi St. Michael heykeli yer alıyor. Bu tarihi zenginlik 1998’de UNESCO Dünya Mirası olarak tescillenmiş.
Hayranlık Uyandıran Sanat ve Estetik
Meydandaki en ihtişamlı ve büyük yapı, aynı zamanda Brüksel Belediye Binası, şehrin en önde gelen simge yapılarından biri. Sanatla ve estetikle yoğrulmuş bu muazzam mimari işçilik, her detayında insana “Bunu nasıl yaptınız?” sorusunu sordururken hayranlık uyandırıyor. Brüksel Belediye Binası’nın 96 metre yüksekliğindeki kulesi, tepesindeki Aziz Mikail heykeliyle, şehri gözeten ve koruyan bir muhafız gibi Brüksel semalarında yükseliyor.
Günümüz modern yapılarındaki yüzeysellik; algısal derinliğe ve estetik dokunuşlara yeterince yer verilmemesi ya da bunlardan, yüksek emek ve maliyet gerektirdiği için kaçınılması gibi kimi zaman haklı sayılabilecek nedenler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bu yapılar karşısında insanı ister istemez bir kıyas yapmaya ve çeşitli sorgulamalara itiyor.
Mekanın ve insanın içinde yaşadığı fiziksel koşulların nezaket, sıcaklık ve görselliği doğrudan etkileyip şekillendirdiği düşünüldüğünde, günümüzde giderek birbirinin kopyası haline gelen yapılarla birlikte siyah ve beyaz tonların hakim olduğu daha keskin bir dünyaya savruluyoruz. Ve belki de farkında olmadan, bizi yavaş yavaş daha mekanik, daha tekdüze varlıklara dönüştüren dijital bir karanlığın içinde kayboluyoruz.
Aynı Ritüel, Farklı Şehirler
Grand Place’a çıkan zarif sokaklardan birinde ise turistlerin inanışına göre Brüksel’e bir gün yeniden gelmek için dokundukları ünlü bir heykel bulunuyor; adı Everard 't Serclaes. Bu bronz heykel, 14. yüzyılda Brüksel’in özgürlüğü için savaşan bir kahramanın anısına yapılmış. Heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve şehri ziyaret edenlerin bir gün yeniden Brüksel’e döneceğine inanılıyor. Zaman içinde, sürekli dokunulmasından dolayı yüzeyi de belirgin şekilde parlaklaşmış.
Biz de bu ritüelin bir parçası olmaktan geri kalmıyoruz; heykele dokunup, bizi buralara kadar sürükleyen rüzgarın hep esmesini diliyoruz.
Brüksel’deki bu dokunma ritüeli, bize Charles Köprüsü üzerindeki Aziz John of Nepomuk Heykeli’ni hatırlattı. Benzer bir inanış ve gelenek orada da sürdürülüyor. O heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve bir gün Prag’a yeniden dönüleceğine inanılıyor.
Farklı şehirlerde, farklı heykeller ama aynı ritüel. İnsanlar dokunarak bir bağ kuruyor; şansa, umuda ve yeniden dönme ihtimaline tutunuyor. Belki de modern zaman insanının, hayranlık uyandıran bu tarihi şehirlerle karşılaştığında; modernizm öncesi döneme ait rivayetlere, efsanelere ve masalsı anlatılara bir anlığına da olsa yeniden inanmak istemesiyle ilgili bu. Belki bu ritüellerin ortaya çıkışı ve insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yapılmış akademik çalışmalar da vardır.
Günümüzde ise dokunmanın sakıncalı görüldüğü, mesafeli olmanın ve teması minimumda tutmanın doğru davranış biçimi sayıldığı bir gerçeklik içindeyiz. Oysa bu heykeller, dokunmanın yalnızca fiziksel bir temas değil, aynı zamanda hatırlama, bağ kurma ve hissetme biçimi olduğunu fısıldıyor. Temasın azaldığı bir dünyada insanın giderek daha mekanikleştiğini düşündürüyor bu tür ritüeller.
Jeanneke Pis - İşeyen Kadın Heykeli Şehrin tarihi sokaklarının keyfini çıkararak bir başka noktaya ulaşıyoruz. Burası, aynı zamanda şehrin en ünlü mekanlarından birine ev sahipliği yapan dar ve hareketli bir sokak. İşeyen heykellerin ikincisindeyiz; bu kez karşımızda, İşeyen Kadın Heykeli Jeanneke Pis var.
Heykel, eski bir sokağın içinde adeta saklanmış gibi. Tesadüfen bulunacak türden değil, buraya gelenler genellikle “dersini çalışmış” gezginler. Bu küçük çıkmaz sokak, ziyaretçilerini yalnızca bir heykelle değil, aynı zamanda bir keşif duygusuyla da ödüllendiriyor. Üstelik bu keşfin hemen yanı başında adeta bir bira mabedi yükseliyor. Jeanneke Pis’in önünde de benzer bir ritüel sürüyor. Dilekler tutuluyor, paralar atılıyor ve elbette fotoğraf çekme yarışı hiç bitmiyor.
Herkesin dikkati heykele kilitlenmişken, benim odağımda ise tam karşısındaki başka bir mekan var. İçerisinde iki binden fazla bira çeşidi barındıran ve Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan Delirium Café. Bira kültürüne meraklı biri için otomatikman bu mekana yönelmek, sanırım tam da beklenen bir hareket.:) Belçika biralarını ve dünyanın her yerinden biraları tadabileceğiniz şehrin en popüler ve en rahat mekanlarından biri burası.
Brüksel Balık Pazarı
Bu yazının konusu olan son durağımız ise, her ne kadar biz de turist olarak şehri keşfediyor olsak da, turistlerin yoğun olduğu merkezden biraz uzaklaşmamızı sağlıyor. Burada, Brüksel’de yaşayanların günlük rutinlerini, iş yaşamlarını ve tercih ettikleri mekanları gözlemleme fırsatı buluyoruz.
Tarihi şehir meydanına uzak sayılmayacak bir konumda yer alan bu bölge, eskiden bir liman olarak işlev görüyormuş. Günümüzde deniz ve kanallarla bağlantısı tamamen kesilmiş olsa da içinde deniz ürünleri sunan restoranların sıralandığı, özellikle akşamları yoğunluğun arttığı eski bir balık pazarına ev sahipliği yapan tarihi bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Flemenkçe adıyla "Vismet" olarak biliniyor.
Place Sainte-Catherine ise, eski liman bölgesinin kalıntıları üzerinde kurulu ve şehrin en keyifli meydanlarından biri. Burada, gotik ve romanesk mimarinin birleşimiyle inşa edilmiş St. Catherine Church adlı tarihi yapıyı görüyoruz. Meydanın çevresinde eski kanal izleri ve tarihi yapılar hala gözlemlenebiliyor. Grande Place, yani şehrin kalbi sayılabilecek tarihi meydana kıyasla, burası daha sakin ve yerel halkla daha fazla temas kurabileceğimiz bir atmosfer sunuyor.
Tarihsel olarak Brüksel, Senne Nehri üzerinden denizle bağlantılı bir şehir. Place Sainte-Catherine civarı ise uzun yıllar liman ve balık pazarı bölgesi olarak işlev görmüş. 19. ve 20. yüzyıllarda nehir kanalları kapatılmış veya doldurulmuş; ardından bölge, şehir merkezinin gastronomi ve turizm alanı haline gelmiş. Bugün kanal izleri ve eski pazar isimleri, bölgenin tarihi geçmişini hala günümüze taşıyor.
Şehirde keşfedilecek daha çok yer var. Vismet’e veda edip tarihi sokaklarda yeniden gezinmeye devam ediyoruz. Buram buram tüten, nefis kokular bizi içine çekiyor. Tadına doyamadığımız çikolataları almak için bir diğer tarihi mekana doğru adımlarımızı hızlandırıyoruz. O mekan ise Galeries Royales Saint-Hubert yani Brüksel’in ünlü ve tarihi pasajı.
Burada, birbirinden lezzetli çikolataları tadıp enerjimizi yükseltecek, ardından bir başka tarihi mekanda Belçika biraları eşliğinde şehri keşif turumuza küçük bir mola vereceğiz. Kim bilir, Brüksel’in çizgi film kahramanları arasında hepimizin bildiği küçük mavi "Şirinler", bir çikolatacı dükkanının köşesinde karşımıza çıkabilir.