Ayvalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayvalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmamız etkili olmuştur. “Nasıl olsa yazacak zamanım olacak” diyerek ertelediğim bir yazı bu. Belki de ne yazarsam yazayım, yaşanan anların güzelliğini yansıtamayacağımı düşündüğüm içindir. Hani muhteşem bir manzara karşısında anı ölümsüzleştirmek istersiniz ama kendi gözlerinizle gördüğünüz, çektiğiniz fotoğrafa sığmaz ya işte öyle bir şey... İki gece konakladığımız Ayvalık’ta, yine kumru sesleriyle uyandığımız bir sabahın erken saatlerindeyiz. Ege’nin karşı kıyılarına adım atacak olmanın heyecanı içindeyiz. Bavullarımızı alıp yola koyuluyoruz. Ayrıldığımız otelin hemen yakınındaki fırından yükselen taze simit kokuları bizi cezbediyor. Deniz üstünde, çay eşliğinde yapacağımız bir kahvaltı hayaliyle, iki simit alıp hızlıca aracımıza atlıyor ve Ayvalık Deniz Hudut Kapısı’na gidiyoruz. Yazı erken başlattığımız bu güzel kıyıdan, bu kez deniz yoluyla ayrılacağız. İstikamet, Ayvalık sahilinde gün batımını izlerken tüm güzelliği ile karşımızda duran, Sarımsaklı Plajı’nda yüzerken elimizi uzatsak dokunacakmışız gibi hissettiren o ada; Midilli.

Mayıs 2025




Midilli Yolculuğu

Ege’nin karşı kıyılarına uzanan ada yolculuğumuzun başlangıç noktası Ayvalık Deniz Hudut Kapısı. Kapıya vardığımızda Midilli Adası’na gitmek için bekleyen yolcular çoktan kuyruk oluşturmuştu. Biz de sıraya girdik ve kapının açılmasını heyecanla beklemeye başladık. Kuyrukta yerimizi kapmışken o arada ben de hemen yurt dışı çıkış harcını yatırdım.



Bir gün önce online biletlerimizi satın aldığımız feribot şirketinden biletlerimizin çıktılarını almıştık ve pasaportlarımız ile birlikte elimizdeydi. Kapı Vizesi için gerekli evrakları günler öncesinde göndermiştik, yani belgeler bizden önce çoktan Midilli’ye ulaşmıştı.

Burada küçük bir bilgi paylaşmak da istiyorum; Kapı Vizesi, Schengen vizesi kadar detaylı ve fazla evrak istemiyor. Çok daha kolay alınabilen bir vize türü. Onay ise adaya vardığınızda gerçekleşiyor.




Peki, herhangi bir aksilik yaşanır mı? Bu da aklımıza takılan bir soruydu. Vize işlemleri için başvurduğumuz feribot firması yetkilisinin söylediğine göre kapıdan geri çevrilme ihtimali yok denecek kadar azdı. Çok nadiren de olsa böyle bir durum yaşandığında, Midilli gümrüğünde dönüş feribotunun saatine kadar beklememiz gerektiği söylendi. Bu arada adaya bizimle aynı feribotla gelen gençlerden oluşan gruptan bir kişinin adaya girişi evrak eksikliği nedeniyle reddedildi ve o kişi ülkeye geri dönmek için aynı alanda Ayvalık'a hareket edecek feribotu beklemeye başladı.




Mavi Sularda Yolculuk

Kapılar açılıyor ve tahminimizden daha kısa bir sürede kuyruktan geçiyoruz. Gümrük işlemleri hızlıca tamamlanıyor. Feribota binmeden önce duty free’de kısa bir mola veriyor, ardından bavullarımızla beraber iskeleye yöneliyoruz. Adım adım feribota doğru yürürken içimizdeki heyecan artıyor.




Artık deniz yolculuğumuz başlıyor ve 22 küçük ada ve adacıktan oluşan Ayvalık Adaları’nın arasından süzülerek Türkiye’den ayrılıyoruz. Bir yandan çay ve simit eşliğinde maviliğin ortasında kahvaltı yapmanın tadını çıkarıyoruz.

Ayvalık kordonunda gün batımını izlerken elimizi uzatsak tutacakmışız gibi görünen Midilli’ye yolculuğumuz böyle başlıyor.

Midilli’ye Varış

Yaklaşık 45 dakika süren deniz yolculuğunun sonunda adanın başkenti ve en kalabalık şehri Mytilene yani bildiğimiz adıyla Midilli'ye ulaşıyoruz. Adanın güneydoğu ucunda, Türkiye’ye bakan kıyısında yer alan şehir, kendine has mimarisiyle rengarenk ve kıpır kıpır bir yerleşim birimi olarak gözümüze çarpıyor.



Midilli’nin havasını soluduğunuzda sanki bir gerilim filminin içinden çıkıp kısa sürede bambaşka bir atmosfere geçtiğinizi anlıyorsunuz. Huzurun, sakinliğin ve Ege’ye özgü o tatlı ritmin içine hızla dahil oluyorsunuz. Ve artık Ayvalık’ta akşamları kıpır kıpır ışıklarını görüp hep merak ettiğimiz o karşı kıyıdayız. 



Diziyi Hatırlatan Karşılama

Feribottan iner inmez Schengen veya Kapı Vizesi olan yolcular için ayrı alanlar belirlenmiş. Bir süre sonra gümrük yetkililerinden biri geliyor ve oldukça nazik bir tavırla Yunan aksanlı Türkçesiyle  “Hoş geldinis sevgili misafirlerimis” diyerek sıcak bir şekilde bizi karşılıyor. 

Kendimizi bir an için sanki “Yabancı Damat” dizisindeymiş gibi hissediyoruz. Burada telaş, kaos ya da belirsizlik yok. Çünkü aynı gümrük yetkilisi bilgilendirme yapmak için herkesi etrafına topluyor ve açıklama yapıyor:

 “Sisleri isim isim çağıracayiz. Bu sıcakta bekletmek istemiyorus. Brüksel onayı biraz uzun sürüyor ama işlemi hızlandıracağis. İmza atmanis gerekli, önce madam siz gelin şöyle buyrunus”

Çok geçmeden de bir gümrük polisi küçük bir kız çocuğuna yaklaşıyor ve şakalaşarak pasaportu uzatıyor: “Nazliiii, madam buyurunus, bu sisin!”

Doğrusu böyle bir karşılama beklemiyorduk. Hızlıca işlemlerimizi tamamlanıyor. Ve Midilli maceramız böyle sempatik karşılama ile başlıyor.




Midilli’de Araç Kiralamak Şart

Gümrük binasından ayrılınca yaptığımız ilk iş, liman bölgesine yakın mesafedeki araç kiralama şirketinden önceden rezervasyonunu yaptığımız aracımızı almak oldu. Midilli, Ege Denizi’ndeki en büyük adalardan biri. Başkent Mytilene dışında şehir içi toplu taşıma çok yaygın değil. Bu nedenle adada rahatça dolaşabilmek ve farklı şehirleri gezebilmek için araç kiralamak şart.



Adada kullanılan araçların büyük çoğunluğu küçük motorlu ve küçük hacimli otomobiller. Bizim de tercihimiz tam da bu tipte bir araç oldu. Aracımızı teslim alır almaz asıl hedefimize doğru yola koyulduk.

Kısa süreliğine başkent Mytilene’ye veda ederken, Midilli’de asıl görmek istediğimiz ve aynı zamanda konaklayacağımız Molivos’a (Mithymna) doğru harika bir yolculuğa başladık.

Doğu Kıyılarından Kuzeye

Adanın başkentinden uzaklaştıkça trafikteki araç yoğunluğu hızla azaldı. Molivos’a gitmek için iki alternatif güzergah var. Biz ise adaya gelmeden önce haritadan işaretlediğimiz, görmek istediğimiz kent ve kasabaların bulunduğu doğu kıyılarını, yani Türkiye’ye bakan sahil hattını takip ederek kuzeye doğru yol almayı tercih ettik. Diğer yol ise adanın iç kısmından geçiyor ve daha rahat ulaşım imkanı sağlayan dönüş için kullanacağımız rotayı oluşturuyor.




Tercih ettiğimiz yol, dağlık alanlardan geçtiği için biraz virajlı ve engebeli. Ama öyle büyüleyici manzaralar sunuyordu ki sık sık durup etrafı seyretmek; bu güzelliklerin tadını çıkarmak istedik.

Thermi'de Kısa Bir Mola

Yol üzerindeki ilk durak noktamız, Sarlitza Pallas (Sarı Ilıca Sarayı) adlı tarihi yapının da bulunduğu Thermi kasabası oluyor. Adından da anlaşılacağı üzere Thermi, termal kaynaklarıyla ünlü bir yerleşim yeri. Kasabanın sakin havası ve çevresindeki tarihi dokular, Midilli yolculuğumuza ayrı bir renk katıyor.




Bu küçük Ege kasabasında ilk olarak kaderine terk edilmiş halde görünen Sarı Ilıca Sarayı'nın fotoğraflarını çekiyoruz. Etrafı tellerle çevirili olduğundan dolayı bu tarihi yapıya daha fazla yaklaşmamız mümkün olmuyor. 

Sarlitza Pallas’ın Hikayesinden kısaca bahsetmek gerekirse, Osmanlı’nın son dönemlerinde Fransız mimarlar tarafından tasarlanan bu ihtişamlı yapı, Midilli’nin Yunanistan’a katılmasının ardından adanın gözde mekanlarından biri haline geliyor. Krallar, kraliçeler ve devlet başkanları gibi pek çok tanınmış isim uzun yıllar boyunca tatil ve konaklama için bura mekanı tercih ediyor. 1970’li yıllara kadar etkinliğini koruyan yapı, zamanla kaderine terk ediliyor. Yine de bu haliyle bile görülmeye değer etkileyici bir yapı olarak adaya gelen çok sayıda turistin uğrak noktalarından biri olmayı başarıyor.




Thermi'de deniz kıyısında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Kıyıdaki tavernalar akşam için hazırlıklarını yapmış; tahta sandalye ve masalar dizilmiş, şu anki aldatıcı sessizlik akşam belli ki yerini sarı ışıkların altında ve buzuki tınılarının yükseldiği keyifli bir yemeğe dönüşecek.

Man Kaça Şelalesi

Midilli Adası zeytinlikler ve geniş ormanların yanında koynunda gizlenmiş tatlı su kaynaklarını da barındırıyor. Hedefimize doğru ilerlerken kısa bir doğa yürüyüşü yaparak ulaştığımız Man Kaça Şelalesi de bu noktalardan biriydi.




 
Şelalenin bulunduğu yönü gösteren levhayı önce kaçırdım. Sonra hızla geri dönüp tozlu ve zor bir yoldan araçla gidilebilecek son noktaya kadar gittik. Yolun bittiği noktada park alanı sayılabilecek bir boşlukta aracımızı bıraktık. Bizden başka aynı alanda park edilmiş tek bir araç bulunuyordu. O aracın doğa ve yürüyüş sever olduğu her halinden belli sahibiyle de aynı parkurda karşılaşıp selamlaşacaktık.





Buraya kadar arabayla geldik ama bundan sonrasını yürümek zorundaydık. Şelale yönünü gösteren ağaçlara çakılmış ahşap tabelaları takip ederek ormanın içinden geçen taşlı yolu takip ettik. Attığımız her adımda karşımızda olağanüstü güzellikte manzaralar belirdi. Türkiye'nin kuzey batı kıyılarını bulunduğumuz noktadan izlemek ve etrafımızı saran ağaçların arasındaki tozlu parkuru adımlamak doğrusu çok keyifliydi. 





Doğanın rüzgardan güç olarak yansıttığı kendi doğal kıpırtılarından ve kuş seslerinden başka etrafta çıt çıkmıyordu. Adadaki bir jeoparkın içinde olduğumuzu gösteren bilgilendirme levhaları ile karşılaştık. Koruma altındaki şelalenin milyonlarca yıl önce meydana gelen volkanik bir patlamanın eseri olduğu yazılıydı. Günümüzde adada hala varlığını koruyan termal su kaynaklarının varlığı bir bakıma Ege kıyılarında neden sık sık sarsıntıların meydana geldiğinin de aslında bir göstergesi. 

Parkurun bitiminde taşlı ve dik merdivenlerden şelaleye doğru indik. Ne yol boyunca ne de bulunduğumuz parkurda tek bir çöp ve atığa rastlamamış olmamız dikkatimizi çekti. Bizim bu konuda kat edeceğimiz daha çok mesafemizin olduğu çok açık.





Suları gürül gürül akan bir şelale göremedik çünkü adanın en kurak geçen mevsiminin başında şelaleyi besleyen derenin suları belli ki bir hayli azalmıştı. 15 metrelik yükseklikten akan sular balıkların ve kaplumbağaların yüzdüğü bir gölet oluşturmuştu. O an gördüğüm manzara bana "Hayatta Ege denizinde bir balık olmak da var, o denizin ortasında bulunan bir adadaki küçük bir gölette balık olmak da..." dedirtti.   

Sikamineas Köyü
    
Kısa bir doğa yürüyüşü yapma fırsatı da bulduğumuz şelale molasından sonra süt ürünleri, seramik ve çömlekçiliği ile meşhur Mantamados'a ulaştık. Ardından da bu güzel ve sakin köyün merkezinden geçerek bir sonraki durağımız olan dik, virajlı ve uçurum kıyısında kıvrılan dar bir yolla ulaşımı sağlanan Skamineas adlı bir dağ köyüne geldik. 





Köyün girişinde asfalt yol yerini yer yer düz beton zemine bıraktı ve iki aracın yan yana oldukça dikkatli şekilde geçmesini gerektirecek kadar daraldı. Adada küçük hacimli araçların neden en çok tercih edilen araçlar olduğu bu tür küçük yerleşim birimleri ve dar yolların varlığından anlaşılıyor. 





Sikamineas Köyü bizde ilk etapta taş mimari dokusu ile evlerin farklı renklerle boyanmış işlemeli kapıları, küçük dar sokakları ve rengarenk çiçekli bahçeleriyle tertemiz ve huzurlu bir köy izlenimi uyandırdı. 

Yüzünü Türkiye'ye, Assos kıyılarına doğru dönmüş bir dağın eteklerinde kurulu bu güzel köyü gezmek çok keyifliydi. Köyün her noktasında ayrı bir güzellik keşfettik. Köye vardığımızda siesta vakti olduğundan dolayı her yer kapalıydı. 




Terk edilmişlik hissi veren sessizliğin içinde yeşilliklerle gölgelendirilmiş köy meydanındaki tavernanın sandalyelerinde oturup huzurun, güzelliğin ve insanın üstüne çöküveren Akdeniz rehavetinin tadını tatlı tatlı esen rüzgarla çıkardık. 

"Keşke açık olsaydı da bir Grek kahvesi içebilseydik" dediğimiz tavernanın önünde çektiğimiz fotoğraflarla anı ölümsüzleştirdikten sonra bu köyle ile aynı ismi taşıyan kıyıdaki Skala Sikamineas'a doğru yola koyulduk. 




Skala Sikamineas

Mavi-yeşil rotamızda dağlardan kıyı şeridine indik ve dağdaki köyle aynı ismi taşıyan bir balıkçı köyüne geldik. Balıkçı teknelerinin bağlandığı küçük bir limana sahip, limanın ucunda Panagia Gorgona, diğer adıyla Meryem Ana'nın Ölümü Kutsal Kilisesi'nin yer aldığı muhteşem bir deniz manzarasının önümüze serildiği bu köyde yemek molası verdik.




Kıyı şeridi boyunca keyif çatabileceğimiz birbirinden güzel kafe, restoran ve tavernanın sıralandığı bu güzel köyde kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra Anemoessa Restaurant'nın salaş ortamında, denize nazır beyaz renkli ahşap masamıza kurulduk. Hayallerimize bulaşan maviliğin ve anın mutluluğuna bardaklarımızı kaldırıp, menüden seçtiğimiz mezeler eşliğinde Ege'nin kokusunu içimize çektik.




Yolculuğun bu kısmında gördüklerimiz, keşfettiklerimiz; hatırımızda kalan ya da kalmayan, bu yazıya sığan ya da sığmayan tüm güzellikler ruhumuzu besledi. Skala Sikamineas'tan sonra asıl hikayemizin ve ada tatilimizin merkezine, Molivos'a doğru yeniden yola koyulduk.





Teşekkürler Dünya!










 



15 Haziran 2025 Pazar

YAZA AYVALIK'TA MERHABA (2) : AYVALIK'IN TARİHİ MEKANLARI İLE KÜÇÜKKÖY VE SARIMSAKLI PLAJI'NDA GEÇEN BİR GÜN

Ege kıyılarında yeni bir gün başlıyor. Sabahın tazeliği aralanmış pencereden odamızın içine usulca süzülüyor. Yeni yerleri keşfedecek olmanın heyecanıyla günü karşılıyoruz. Kasabanın taş sokaklarında hayat yavaş yavaş uyanıyor. Her yeni gün, buranın renkli akustiğinde ve ritminde yeniden yazılıyor. İki sokak ötedeki hararetli bir sohbet, yeni açılan dükkanların heyecanı, birkaç sokak ileride kurulmaya başlayan pazarın koşuşturması, denizin çok yakınımızda olduğunu hatırlatan martı çığlıkları, sokak kedilerinin sabah oyunları, çatılarda oynaşan kumrular ve uzaklardan yankılanan bir balıkçı teknesinin motor sesi... Her biri farklı bir hikayeden yükselen tüm bu sesler, taş duvarlardan yankılanarak odamızın içini dolduruyor. Burada gizli saklı hiçbir şey yok gibi. Denize açılan sokaklar ne olup bittiğini size fısıldıyor adeta. Şehrin ruhuna işlemiş mis gibi zeytinyağı kokusu, bahçelerden gelen çiçek kokularına karışıyor. Henüz gün yeni başlıyor olsa da daha şimdiden belli: Çok güzel geçecek bir gün bizi bekliyor.




Ayvalık Sokaklarında İkinci Gün

Kahvaltımızın ve kahve keyfimizin ardından yeniden Ayvalık’ın renkli sokaklarına karışıyoruz. Gezeceğimiz yerleri önceden not almıştık; şimdi sıra sıra hepsini keşfetme zamanı. İlk durağımıza doğru adımlarımızı hızlandırırken, şehrin dar sokaklarında birbirinden güzel kareler yakalamayı da ihmal etmiyoruz. Eski ama hala canlı bir ruh taşıyan bu kent, her bir köşesinde bizi geçmişe götürüyor. Ayvalık’ın her taşı, büyük bir tarihi ve kültürel mirasın eşsiz bir parçası aslında.




1700’lü yılların sonunda, Rumların yaşadığı özerk bir bölge olan Ayvalık, bu dönemde hızlı bir yükseliş sürecine giriyor. Ekonomik olarak başlayan bu zenginleşme, çok geçmeden kentin bugüne dek uzanan özgün mimarisine ve kültürüne de yansıyor. Özerklik sayesinde şehir, konsoloslukların kurulmasıyla dış dünyaya açılma imkanı buluyor. 1803 yılında kurulan Ayvalık Akademisi ile birlikte kentte felsefe, filoloji, mantık, fizik ve matematik gibi dersler verilmeye başlanıyor. Ayvalık, o yıllarda adeta bir altın çağ yaşıyor. Aynı zamanda zeytinyağı ve sabun fabrikaları, kentin endüstriyel gelişiminin önemli yapı taşları haline geliyor.

Taksiyarhis Anıt Müzesi

İlk durağımız, şehrin tam kalbinde yükselen Taksiyarhis Anıt Müzesi. Görkemli mimarisiyle daha uzaktan bile dikkat çeken bu yapı, bir zamanlar Rum Ortodoks kilisesi olarak inşa edilmiş. Bugün ise tarihi dokusu ve zarif mimarisiyle ziyaretçilerini büyüleyen bir müze olarak hizmet veriyor. Giriş için ya bilet almanız ya da Müzekart sahibi olmanız gerekiyor. Müze, her gün 08:30 ile 19:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.



Taş merdivenli girişinden avluya adım attığınız anda zamanda bir yolculuk başlıyor. Sıcak yaz güneşinde parıldayan taş duvarlar geçmişin izlerini bugüne taşıyor. Sessizlik içinde yükselen kubbesi ve içerideki iyi korunmuş detaylar, bu yapıyı Ayvalık’ın en çok ilgi gören yapılarından biri haline getirmiş.




Kitabesine göre 1844 yılında inşa edilen Taksiyarhis Kilisesi, kapsamlı bir restorasyonun ardından 2013 yılında müze olarak yeniden açılmış.



Görkemli dış mimarisi kadar iç mekanı da oldukça etkileyici bir görünümde. Mermer sütunlar, süslemeli tavanlar, dini sahneleri betimleyen pastel resimler ve balık derisi üzerine yapılmış portreler baş döndürücü bir görsel şölen sunuyor.




Pencerelerden dışarı baktığınızda, bu yapının zamanında çevresindeki geleneksel taş evlerle uyum içinde inşa edildiğini hemen fark ediyorsunuz. Kilise, bulunduğu mahalleyle bütünleşmiş bir kültürel miras olarak sizi karşılıyor.




Lor Tatlısı Molası

Müzeden ayrıldıktan sonra Ayvalık’ın taş döşeli sokakları bizi şehrin en işlek caddesine çıkarıyor. Yürüyüşümüze çay ve tatlı molası vermek istiyoruz. Ayvalık denince akla gelen ilk lezzetlerden biri olan sakız dondurmalı lor tatlısını tatmadan buradan dönmek olmaz elbette. Bunun için rotamızı, uzun yıllardır şehrin simgelerinden biri haline gelen İmren Pastanesi’ne çeviriyoruz.





Yıllardır kafe kültürüne alışkın bizler için bu nostaljik pastane atmosferi bambaşka bir hava taşıyor. Pastanenin önünde dizili küçük, zarif masalardan birine oturuyoruz. 
Geleneksel tatların sade bir şıklıkla sunulduğu bu mekanda, lor tatlısı sakız dondurmasıyla buluşunca gerçek bir lezzet şölenine dönüşüyor.




Tatlılarımızın tadını çıkarırken bir yandan da çarşının canlılığına, renklerine ve Ayvalık’ın kendine özgü ritmine tanıklık ediyoruz. 

Ayvalık Ayazması

Tatlı molamızın ardından kendimizi Barbaros Caddesi'nin kıpır kıpır akışına bırakıyoruz. Bugün, bu caddeden sahile doğru uzanan, her biri mermer levhalarla numaralandırılmış dar sokakları ve sokak aralarında sıralanmış ilginç mekanları keşfetmek istiyoruz. Ama öncesinde, rotamızı yine tarihi ve özgün bir mimariye çeviriyoruz.




Caddenin enerjik ritmine ayak uydurarak ilerliyoruz ve bu kez durağımız Ayvalık’ın önemli dini yapılarından biri olan Ayvalık Ayazması, bir diğer adıyla Panagia Phaneromeni. Dış cephesiyle hayranlık uyandıran bu yapı karşısında birkaç kare fotoğraf çekiyoruz.




Panagia “Meryem Ana”, Phaneromeni ise “göklerden gelen” anlamına geliyor. Panagia’nın ikonası 16 yaşında bir kızın rüyası sonrası yapılan kazı ile 1852 yılında bulunmuş ve burada bulunan kutsal su kaynağı üzerine birinci ayazma inşa edilmiş. Hagiasma; hagias (kutsal), ma (su) kelimelerinden geliyor ve eski Türkçe’ye “Ayazma” olarak geçiyor.(1)




Ayazma’nın kapısından içeri adım attığımız anda bizi karşılayan serin ve dingin hava yüzümüze çarpıyor. Burası, sıcak Ayvalık günlerinde bir anlığına durup soluklanmak için bile harika bir yer. Girişler ücretsiz ve içeride bu yapının tarihiyle ilgili sorularınızı memnuniyetle yanıtlayan nazik bir görevli bulunuyor. Çeşmelerinden bir tarihin aktığı bu yapı aynı zamanda Ege havzasının en önemli şifalı su kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.




2011 yılında Balıkesir Müzesi’nin, Prof.Dr. Ömer Özyiğit danışmanlığında yaptığı kazılar sonucunda, 1867 ve 1890 ayazmalarının havuzları bulunmuş. 2012’de onaylanan ayazma projesi, 2016’da başlamış ve 2018 yılında tamamlanarak ziyarete açılmış. (1)



Bu mistik atmosferin içinde geçmişin izlerini sürerken Ayvalık'ın sadece taş sokakları ve deniziyle değil tarihi ve ruhani mekanlarıyla da ne kadar zengin bir yer olduğunu bir kez daha fark ediyoruz.  

Tarihi Macaron Gazozcusu

Ayvalık Ayazması’nın hemen yanı başında, yine geçmişten bugüne taşınan keyifli bir mekan var: Tarihi Macaron Gazozcusu. Ayazma’yı ziyaret edenlerin uğraması önerilen bu küçük mekanda, rengarenk cam şişelere dizilmiş onlarca farklı gazoz satılıyor.





Serinlemek için raftakilerden birini seçip, nostaljik bir gazoz eşliğinde soluklanmak burada adeta bir gelenek haline gelmiş. Taş duvarların önünde dizili cam şişelerin oluşturduğu manzara ise sadece lezzet değil, görsel bir şölen de sunuyor. Biz de bu görüntüyü hatıra olarak fotoğraf karelerimize taşıyoruz.


Ayvalık’ta Antikacı Dükkanlarını Dolaşmak

Eğer antikalara, nostaljiye ve özel koleksiyonlara meraklıysanız, Ayvalık’ın çarşısında sizi büyüleyici bir keşif bekliyor. Taş duvarlarla çevrili bu sokaklarda sıralanmış antikacılar, yalnızca alışveriş yapılacak yerler değil. Her biri, kendi atmosferini yaratmış, geçmişin izlerini bugüne taşıyan, estetikle bezenmiş birer yaşam alanı adeta.


Bu dükkanlarda hem kahvelerinizi yudumlayabiliyor hem de raflara özenle dizilmiş antika eşyalara göz atabiliyorsunuz.

Kaşmira Cafe & Antika

Bizim yolumuz Kaşmira Cafe & Antika’ya düşüyor. İçeriye adım attığımız anda mekanın sıcak ve samimi atmosferi sarıyor bizi. Güler yüzlü hanımefendiyle başlayan hoş bir sohbet eşliğinde kahvelerimizi yudumlarken, etrafı inceliyoruz. Her parça, bir hikaye anlatıyor sanki. Eski tablolar, porselen biblo ve fincanlar, zamana meydan okuyan aynalar, vitrinler, koltuklar, duvar saatleri ve daha niceleri...



Bazıları bize büyüklerimizin evinden tanıdık geliyor. Eskiden bir köşeye kaldırdığımız, artık işe yaramaz sandığımız o eşyalar burada yeniden hayat bulmuş. Antikacılığın yalnızca biriktirmekle değil, hissetmekle, anlamakla ve özenle sunmakla ilgili olduğunu işte burada fark ediyoruz.




Cuma Günlerinin Mezatı

Ayvalık’ta antikacılık sadece dükkanlarla sınırlı değil. Her cuma günü, taş sokaklarda kurulan özel bir mezat düzenlendiğini öğreniyoruz. Birbirine komşu dükkanlar önünde, koleksiyonerler ve meraklılar bir araya gelip nadide parçaları açık artırma usulüyle satışa sunuyorlar.

Ayvalık Bit Pazarı

Ayvalık’taki antikacı dükkanlarının birçoğu, birbirine paralel sokaklara serpilmiş durumda ve bu sokaklar Ayvalık Bit Pazarı’nda birleşiyor. Her cumartesi kurulan bu pazarın özellikle yaz aylarında ziyaretçi akınına uğradığını öğreniyoruz. Bit Pazarı’nda sıradan eşyalardan ziyade, nadir bulunan, yılların tozunu üzerlerinde taşıyan ve her biri geçmişten bir parça sunan orijinal ürünler sergilenip satılıyor. 



Taş duvarların içine açılan eski bir kapıya asılmış “Ayvalık Bit Pazarı” levhasını görünce açık olan tek tezgaha doğru yöneliyoruz. Tezgahın sahibi, bir zamanlar yatak battaniyelerini ısıtmak için kullanıldığını söylediği, tava şeklindeki eski bir aracı gösterip ne işe yaradığını tahmin etmemizi istiyor. Çeşitli tahminler yürüterek eğleniyoruz ama cevaba bir türlü yaklaşamıyoruz.

Ayvalık esnafında genel olarak hissedilen hoş sohbetlilik ve satışta ısrar etmeme hali bu tezgahta da kendini gösteriyor. Gözüm bir ara eski kasetlere takılıyor. Benim de bir koli dolusu eski albüm kasetim geliyor aklıma… Belki bir gün onları gün yüzüne çıkarmalıyım diye geçiriyorum içimden. Hayırlı işler dileyip ayrılıyoruz bit pazarından; hiç tanımadığımız insanların geçmişinden arta kalan satılık eşyaları ardımızda bırakıyoruz.

Sanatla Bütünleşen Bir Köy: Küçükköy (Yeniçarohori)

Ayvalık'ta hava çok sıcak ve biz artık deniz sezonunu Ege'nin serin sularında açmak için aracımıza geçiyoruz. Ancak denize gitmeden önce görmek istediğimiz bir yer daha var sırada. Ayvalık merkezine 15 dakikalık uzaklıkta bulunan ve bir sanat köyüne dönüştürülen Küçükköy'e doğru yola koyuluyoruz.




Küçükköy'ün taş binaları ve dar sokaklarında yaz sezonu öncesi hummalı bir hazırlık göze çarpıyor. İsmiyle müsemma bu küçük köyün her köşesine sanatın tüm renkleri ve ruhu sinmiş adeta. Huzurlu ve dingin atmosferiyle Küçükköy, tıpkı Ayvalık merkezi gibi eski bir Rum yerleşimi aslında.



Osmanlı döneminde, 1400’lü yıllarda Midilli Adası’nın alınmasının ardından yaşanan isyanları bastırmak amacıyla, yeniçerilerin geçici olarak yerleştirildiği bu bölgeye, Rumlar tarafından Yeniçarohori adı verilmiş. Günümüzde Küçükköy olarak bilinen bu güzel köy, Rum mimarisine sahip zarif evleriyle göz kamaştırıyor. 1924 yılında gerçekleştirilen mübadeleyle köy büyük oranda boşaltılmış olsa da sonrasında bölgeye yerleşen Boşnaklar sayesinde Küçükköy yeniden canlanmış ve günümüzdeki sanatla dolu modern görünümüne doğru büyük bir gelişim göstermiş. 




Köydeki yapılarda Rum mimarisinin kendine özgü detayları hemen dikkat çekiyor. Kalın taş duvarlar, kemerli pencereler, zarif işçilikle yapılmış balkon korkulukları… Bugün bu yapılar özenle restore edilmiş ve bambaşka bir yaşama kavuşmuş. Sanat atölyeleri, kent müzeleri, kültür-sanat etkinlikleri ve çeşitli festivallerle yaşayan bir sanat ve tasarım köyüne dönüşmüş Küçükköy.



Köyün özgün yapısı, estetik bir ruh ve romantik dokunuşlarla yeniden ayağa kaldırılmış. Sanatla iç içe geçen bu dönüşüm, insanın gerçekten nefes alabildiği, huzuru hissedebildiği ve ilham duygusuyla dolduğu özel bir atmosfer yaratıyor. Taş sokaklarda yürürken, geçmişte köyün taş duvarlarında yankılanmış tüm seslerin, bugün sanatsal bir elin parmak uçlarıyla çaldığı romantik ezgiler eşliğinde kulağınızda yeniden hayat bulduğunu hissediyorsunuz.





Küçükköy’ün neredeyse tüm sokaklarını büyük bir keyifle adımladıktan sonra, sırada köyün önemli duraklarından biri olan Küçükköy Kent Müzesi’ni gezmek var. Ancak müzenin tadilat nedeniyle kapalı olduğunu görünce planımızı biraz değiştirmek zorunda kalıyoruz.





Balkan göçüyle Küçükköy’e yerleşen Boşnakların kültürel etkileri ise köyde her yerde kendini hissettiriyor. Bu etki özellikle yeme-içme kültüründe belirginleşmiş. Biz de kısa bir mola için Boşnak mantısı ve böreğiyle birlikte karadut şerbetimizi ve limonatamızı yudumluyoruz. 




Ardından hediyelik eşya satan dükkanlarda dolaşıp sabunlarımızı seçiyoruz. Küçükköy’ün sanat atölyelerinin birinden de özel bir hediye alarak bu güzel köydeki gezimizi sonlandırıyoruz.





Midilli'ye Karşı Deniz Sezonunu Açarken: Sarımsaklı Plajı

Şimdiki istikametimiz: Sarımsaklı Plajı. Bu mavi bayraklı plajın kıyısında aracımızla yavaşça ilerliyoruz. Camları açıyoruz, Akdeniz esintisi ciğerlerimize dolarken adeta ruhumuzu da okşuyor. Radyoda kulağımıza tanıdık gelen Yunan ezgileri çalıyor. Burada, Sarımsaklı Plajı’nın hemen karşısında yer alan Midilli Adası’ndan yayın yapan radyo istasyonlarını net bir şekilde dinlemek mümkün. Sanki uzansak dokunacakmışız gibi yakın duruyor Midilli.




Ege’nin rüzgarı, birbirini yıllarca yabancı hatta zaman zaman düşman belleyen iki tarafın kavruk çocuklarına aynı havayı, aynı melodileri taşıyor; tüm yapay ve anlamsız politik gerginliklere inat. İçimden “Aynı denizin çocukları, aynı denizi bir türlü paylaşamıyor” diyorum.

Plaja bakan yazlık evler, henüz tek tük sakinleriyle yaz mevsimine hazırlanıyor. Sezon yeni yeni başlasa da henüz o sevmediğim kalabalıklar burada değil. İşte bu sakinlik, buranın asıl keyfini ortaya çıkarıyor.

Kafamıza göre bir yer seçiyoruz. Deniz kenarında sandalyemizi, masamızı kuruyoruz. Kışın ağırlığını üzerimizden atıyoruz. Sıcak kumlara basıyor, karşı kıyıda heybetle yükselen Midilli’yi selamlıyoruz.



Ardından, cam gibi berrak Kuzey Ege sularına dalıyoruz ve bu yıl deniz sezonumuzu Sarımsaklı Plajı'nda açıyoruz. Bu serinlik, ruhumuza işliyor. Gözlerimizi kapatıp suyun içinde bir süre öylece kalıyoruz. Bir yaş daha gençleşmiş hissediyoruz kendimizi. 

Şeytan Sofrası’nda Gün Batımı

Ve geldik günün son durağına. Zeytinliklerin ve makilerin arasından kıvrıla kıvrıla çıkan dar bir yoldayız. Yol boyunca Ayvalık’ın mavilikleri bize eşlik ediyor. Tepede, belki de Türkiye’nin en özel manzaralarından biri bizi bekliyor: Şeytan Sofrası.




Girişte kişi başı 50 TL ücret alınıyor. Kapıda bizi karşılayan şeytan figürü biraz absürt ve komik bir görünümde dursa da buranın esas etkileyici yanı manzarası ve taşıdığı hikayeler.

Yaklaşık 400 metre yükseklikteki bu tepede, “Şeytanın Ayak İzi” olarak bilinen, gerçekten de ayak izine benzeyen bir çukur yer alıyor. Ziyaretçiler bu çukurun içine dilek dileyerek para atıyor. Yani Şeytan Sofrası paradoksal bir şekilde insanların umut bağladığı bir noktaya dönüşmüş.




Bu tepenin adı, 1500’lü yıllardan kalma bir efsaneye dayanıyor. Rivayete göre, Penelope adında bir Rum kadını, kilise kurallarına karşı geldiği için “şeytan” ilan ediliyor ve köyden kovuluyor. O da bu tepeye yerleşiyor. Yıllar sonra bölgede büyük bir kıtlık baş gösterdiğinde, köylüler suçluyu bulduklarını düşünerek Penelope’yi linç etmeye geliyor. Ancak Penelope, onlara bir sofra kuruyor. Açlıkla mücadele eden köylüler sofraya oturunca Penelope kaçıp kurtuluyor. O günden sonra bu tepe “Şeytan Sofrası” olarak anılmaya başlıyor.



Efsaneleri bir kenara bırakırsak, burası gerçekten büyüleyici. Özellikle gün batımı saatlerinde... Güneş, Ayvalık Adaları’nın -ki toplamda 22 adadan oluştuğu söyleniyor- ardında yavaş yavaş kaybolurken gökyüzü kızıldan başlayıp Ayvalık tepelerine doğru karanlık tonlara dönen renklerle boyanıyor. Karşımızda Midilli Adası, hemen diğer tarafta ise Ayvalık Körfezi'nin tüm güzelliği adeta ayaklarımızın altına seriliyor. Fotoğraf çekmek, bir süre sessizce izlemek ve hele ki sevdiğiniz insan yanınızda ise bu özel anları paylaşmak için mükemmel bir yer.




Buraya gün batımını izlemeye gelmek isterseniz yanınızda mutlaka bir gömlek ya da hafif bir ceket bulunmalı; çünkü bu tepe gün batımında rüzgarlı olabiliyor. 

Tik Mustafa'nın Yeri'nde Güne Veda 

Çamlık’tan Ayvalık merkeze doğru dönüş yolundayız. Gün batımının ardından gökyüzünde kalan son renkler ve muazzam bir manzara bize eşlik ediyor. Kısa ama keyifli bir yolculuk bu. Bugünü güzel anılarla kapatmak ve yarın sabah başlayacak Midilli yolculuğumuzun heyecanını şimdiden kutlamak istiyoruz.



Aklımızda iki mekan var ama tercihimiz Tik Mustafa'nın Yeri oluyor. Burası Ayvalık’ta meyhane kültürünü hakkıyla yaşatan, samimi ve lezzetli bir durak.



Masamıza oturur oturmaz zengin menüyle karşılaşıyoruz. Seçmek zor çünkü her biri birbirinden iştah açıcı. Dolapta sırlanmış birbirinden güzel mezeleri seçmek için davet ediliyoruz: saganaki, kalamar, ızgara ahtapot, Girit ezmesi, yoğurtlu köz patlıcan günün yorgunluğunu atmak için yeterli ve tabii eşlikçi olarak göbek rakımız.




Keyfimiz yerinde, lezzetler harika, ortam sade ve sıcak. Uzaktaki masalardan yükselen fasıl sesi bizi biraz daha keyiflendiriyor. Ve gün boyunca biriktirdiğimiz tüm güzellikleri bu sofrada sindiriyoruz. Sohbet, lezzet ve akşamın hafif serinliği… Ayvalık’taki son akşam da böyle bitiyor.  




Teşekkürler Dünya!


   

 





Kaynak:

https://kulturenvanteri.com/yer/ayazma-tapinagi-ayvalik/#17.1/39.313399/26.691181 (1)

https://kulturportali.gov.tr/turkiye/balikesir/gezilecekyer/ayazma-kilisesi (1)







AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmam...