Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

KOPENHAG: İSKANDİNAVYA'YA İLK ADIM

Bu karanlık ve kasvetli gökyüzünün altında dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söyleniyor. Güneş, sanki yüzyıllar önce başka bir ülkenin gün batımıyla ünlü bir tatil kasabasının sahilinde son kez batmış da geriye kalan son ışık kırıntılarını İskandinavya kıyılarına bırakmış gibi… Gökyüzündeki pembeli turunculu bulutlardan oluşan bir yelpaze, rüzgarla birlikte bir açılıp bir kapanıyor. Kanal kenarında kırmızı tuğlalı binalar sıralanıyor. Her biri modern mimarinin kendine özgü bir örneği. Sanki o binaların sudaki yansımalarında, büyük pencerelerin camlarını ayna gibi kullanan, Andersen masallarından kaçmış bir deniz kızının saçları dalgalanıyor. Burada yaşamak durmadan pedal çevirmek; biraz yürümek, biraz da koşmak demek. Bazı sokaklarda hayat öylesine sakin akıyor ki otomobiller olmasa yalnızca adım seslerini duyabilirsiniz. Acele ettiğiniz tek an, yayalar için yeşil ışık yandığında trafik ışıklarından yükselen tik tak sesini duyduğunuz an. Hayat sessiz ve sakince akıyor. Tıpkı Öresund Boğazı'nın sularıyla dolu şehir kanalları gibi. Bir bisikletiniz varsa özgürsünüz. Çünkü ufukta ne tek bir tepe ne de bir dağ yamacı görünüyor. Şehir adeta gökyüzü ile denizin arasına kurulmuş. Atacağımız binlerce adımın öncesinde, üzerinde "Viking" yazan bir tekneye selam veriyor; onların keşifçiliğinden ilham alarak şehir turumuza başlıyoruz. Burası Kopenhag.

 "Her şeyden önce, yürüme arzunuzu kaybetmeyin. Ben her gün kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek ulaştırdım ve yürüyerek kaçamayacağım kadar ağır hiçbir düşünce tanımıyorum."

Soren Kierkegaard




İlk İzlenimler

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan başlayan yolculuğumuz yaklaşık 3 saat 20 dakika sürüyor. Türkiye'de temmuz ayında görülmeyen sıcaklık ve nemin hakim olduğu bir ağustos yaşanırken, Danimarka'ya vardığımızda erken bir sonbaharla karşılaşmış gibiyiz. Gündüz sıcaklığı en fazla 20 derece civarında seyrediyor.

Sorunsuz bir uçuşun sonunda, uzun süredir okumayı ertelediğim ve uçakta nihayet okumaya başladığım romanın büyülü dünyasından sıyrılıyorum. Bizi bambaşka bir maceraya doğru götüren merdivenlerden inerken serin ve rüzgarlı hava yüzümüze çarpıyor.



Kopenhag'a gelmeden önce havanın sürprizler yaşatacağını öğrenmiş olmamız, doğrusu, işimize yaradı. Önerilere uygun olarak kısa kollularımızı Türkiye'de bıraktık; uzun kollu gömleklerimizi ve montlarımızı giydiğimiz gibi, uzun süren gündüzleri yaşayacağımız bu şehre ilk adımımızı büyük bir heyecanla attık.

Danimarka, Kuzey Avrupa'da yer alan, başkenti Kopenhag olan; yüksek yaşam kalitesi, gelişmiş bisiklet kültürü ve “hygge” (hü-ge) adı verilen yaşam felsefesiyle tanınan bir İskandinav ülkesi. Yaklaşık 6 milyon nüfusa sahip ülke, karadan Almanya ile komşu; İsveç ve Norveç'e ise deniz yoluyla oldukça yakın.



Sınırlar, Kuyruklar ve Modern Dünyanın Bürokratik Diktatörlüğü

Bu ülkeye dair olumsuz diyebileceğim tek şey, pasaport kontrolü için oluşan kuyrukta iki saati aşkın süre beklemek oldu. Başka ülkelerden gelen yolcularla birlikte uzayıp giden bu sırada, bir an önce kontrolden geçmeyi büyük bir sabırla beklerken bir yandan da etrafımda olup bitenleri gözlemlemeye çalıştım. Özellikle polislerin ve diğer havalimanı görevlilerinin, farklı kimliklere sahip insanların taleplerine karşı oldukça nazik bir yaklaşım sergilediklerine tanık oldum.




Ancak uzun pasaport kontrolü kuyruğu, alternatif ve hızlı geçiş imkanlarının yalnızca belirli ülke vatandaşlarına tanınması, vize zorunluluğu ve seyahat nedenlerine dair sorulara muhatap olmak gibi uygulamalar, bütün bu nezaketin ardındaki daha büyük gerçeği değiştirmiyor. Dünya, farklı biçimlerde karşımıza çıkan bürokratik ve güvenlikçi rejimlerin kurduğu sınırlarla adeta çevrelenmiş durumda.




EES yani Elektronik Geçiş Sistemi kiosklarının bazı havalimanlarında aşırı yoğunluk nedeniyle devre dışı bırakıldığını haberlerde okumuştum. Burada da kiosklar kapatılmış. Eğer kapatılmamış olsaydı ve yolcuların tamamı önce kioskların önünde toplanmak zorunda kalsaydı, uzayıp giden bu kuyruğun yeni gelen yolcuların da eklenmesiyle sabaha kadar sürmesi muhtemeldi. 




Güven Esasına Dayalı Bir Yaşam ve Şehir Düzeni

Neyse ki herhangi bir sorun yaşamadan pasaport kontrolünden geçtik. Bavullarımızı kaptığımız gibi, şehir içi ulaşım biletlerimizi satın alacağımız "DSB" (Danimarka Devlet Demiryolları) makinelerinin yolunu tuttuk. Biletlerimizi aldıktan sonra doğruca, konaklayacağımız otele çok yakın bir noktada ineceğimiz 5C numaralı otobüse bindik.




Bu tür refah seviyesi yüksek ülkelerde ulaşım ve sosyal yaşama dair sorumlulukların büyük ölçüde güven esasına dayandığını fark ediyorsunuz. Bir ulaşım aracı kullanacaksanız biletinizin cebinizde olması yeterli oluyor. Otobüse ya da metroya binerken, abonmanlar dışında, biletinizi ayrıca okutmanız gerekmiyor. Ancak beklenmedik bir bilet kontrolünde görevlilere geçerli bir bilet gösteremezseniz oldukça yüksek bir para cezasıyla karşılaşmanız mümkün.




Nitekim bindiğimiz otobüste de birkaç durak sonra bilet kontrolüyle karşılaştık. (Çünkü havalimanı otobüsüydü...) Saatlik olarak satın aldığım biletleri görevliye gösterince yolculuğumuz herhangi bir sorun yaşamadan devam etti. Şunu da eklemeden geçmek istemedim; bilet kontrol görevlilerinin davranışları da oldukça kibardı. Burada kaldığımız süre boyunca, hizmet sektörünün diğer alanlarında da güler yüzlü ve yardımsever insanlarla sık sık karşılaştığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca daha önce ziyaret ettiğimiz birçok Avrupa ülkesine kıyasla, burada hizmet sektöründe çalışanların büyük bölümünün göçmenlerden ziyade Danimarka vatandaşlarından oluştuğunu gözlemledik.



Kopenhag, özellikle yaz aylarında birbirinden farklı ve renkli organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliklerin önemli bir bölümü de ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Şehre vardığımız günün akşamüstü saatlerinde bir caz müziği etkinliğine katılmayı planlamıştık. Ancak pasaport kontrolündeki uzun ve yorucu bekleyiş nedeniyle etkinliğe zamanında yetişemedik. Otele girişimizi yaptıktan sonra planımızı mecburen değiştirdik ve Kopenhag'daki ilk keşif turumuza çıktık.




Adımlarımız bizi önce şehrin kalbi sayılan Strøget Caddesi'ne, oradan da rengarenk denizci evlerinin ve capcanlı mekanların sıralandığı Nyhavn'a götürdü. Bu noktalara doğru yürürken Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimi içeren küçük notlar almaya çalıştım. Gezimizin bu ilk yazısını da o notlarla şekillendirmek istedim.




İki Tekerlek Üzerinde Hayat: Bisiklet Kültürü

Bu şehir her şeyden önce bir bisiklet şehri. Bisiklet, bizim ülkemizde daha çok bir hobi ya da sınırlı zamanlarda yapılan bir spor olarak algılanırken burada farklı yaş ve gelir gruplarından insanların en doğal ulaşım araçlarının başında geliyor. Öyle ki bisiklet yolu olmayan cadde ve sokağa neredeyse rastlamadık.

Üstelik bisiklet burada sizi yalnızca A noktasından B noktasına ulaştıran bir araç değil. Bisikletinin önüne ya da arkasına monte edilmiş kabinlerde çocuklarını, yakınlarını taşıyanlara da rastlıyoruz; şehir içi kurye hizmetlerini son sürat bisikletle sürdürenlere de…Üstelik bazı açık kaynaklarda Kopenhag'da bisiklet sayısının otomobil sayısını, hatta şehirde yaşayan insan sayısını aştığı belirtiliyor. 




Burada bisiklet kullanırken kurallara çok dikkat etmek gerekiyor. Zira bisiklet trafiği oldukça hızlı akıyor. Sağa ya da sola dönerken el işaretlerini kullanmanız, yürürken bisiklet yollarından uzak durmanız çok önemli. Tıpkı otomobil ve yayalar için olduğu gibi her caddede bisikletliler için de ayrı trafik ışıkları ve uyarı levhaları bulunuyor.




Etrafta bu kadar bisiklet varken "Hadi madem iki tur da biz atalım..." dediğinizde kiralamak istediğiniz bisikletlerin üzerinde yazılı olan uygulamayı telefonunuza indirmeniz ve gerekli işlemleri çok kısa süre içerisinde yapmanız yeterli. Bunun yanında otellerin parklarında bulunan bisikletleri de kiralamak mümkün. Resepsiyon görevlilerinden seçtiğiniz bisikletin anahtarını teslim alıp Kopenhag'ı bisikletle turlamak ve şehri iki tekerlek üzerinde keşfetmek de güzel bir alternatif olabiliyor.




Bisikletin izlerini yalnızca sokaklarda değil, Danimarka'nın tarihinde ve edebiyatında da görmek mümkün. Yazarların ve düşünürlerin eserlerine ile şehrin tarihine dek uzanan bu iki tekerlekli yolculuk, Danimarkalıların hayatına edebiyat sayfalarında bile eşlik ediyor. Bisiklet bu ülkede uyumun, demokratik yaşamın, sınıfsal eşitliğin ve modernliğin birbirine karıştığı güçlü bir ulusal kimlik sembolüne dönüşmüş gibi... 

Bir yandan bisikletlileri izlerken bir yandan da "Kim bilir, belki de edebiyatlarında bile derin izler bırakan bisiklet, Danimarkalıların edebiyete doğru yolculuk ederkenki en yakın yol arkadaşlarından biridir" diye bir cümle geçiyor aklımdan.




Sessiz Sokaklar ve Kopenhag'ın Estetik Yönü

Şehrin araç trafiğine gelince… Elektrikli otomobiller ve elektrikli şehir içi ulaşım araçları oldukça yaygın.  Bu yüzden şehirde motor gürültüsü yok denecek kadar az. Araç trafiği de şehrin kendisi kadar sessiz ve sakin akıyor. Burada kaldığımız süre boyunca ne bir korna sesine ne de ciddi bir trafik sıkışıklığına şahit olduk. Metro ve tren hatları da o kadar gelişmiş ve birbirine bağlı ki, ağ haritalarına bakınca ilk başta hangi yöne gideceğinizi anlamak biraz zaman alabiliyor. 



Benzin istasyonlarındaki tabelalarda gördüğümüz fiyatlar ise dünyanın en pahalı ülkelerinden birinde olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor, çünkü akaryakıt fiyatları burada da el yakıyor. 

Danimarka’nın pahalı bir ülke olmasının temelinde yüksek vergiler, yüksek iş gücü maliyetleri ve güçlü sosyal devlet sistemi bulunuyor. Ücretlerin ve dolayısıyla işletmelerin personel giderlerinin yüksek olması, restoran, kafe, ulaşım ve konaklama gibi hizmetlerin fiyatlarına doğrudan yansıyor. Buna yüksek KDV oranı ve genel yaşam maliyetinin yüksekliği de eklenince, özellikle turistler için Danimarka oldukça pahalı görünüyor. Buna karşılık yüksek fiyatların arkasında yüksek gelir seviyesi, güçlü kamu hizmetleri ve sosyal güvenlik sistemi bulunuyor; yani fiyatlar tek başına değil, ülkenin genel ekonomik yapısı içinde değerlendirilmeli.





Kopenhag tam anlamıyla bir köprüler şehri. Bir yanda modern mimarinin yükselişini, diğer yanda tarihi yapıların içinde bulunduğumuz zamana karşı direnişini görmek oldukça çarpıcı. Ancak bu direniş, yalnızca yaslandıkları yüzyılların gücünden kaynaklanmıyor. Tarihi yapılar, modern mimariyle kurdukları bağlantılar, estetik geçişler ve birbirini tamamlayan tasarımlar sayesinde bugün de şehrin içinde yaşamaya devam ediyor.





Şehrin eski ticaret kanalları bugün, yayalar ve bisikletliler için tasarlanmış modern ve yer yer fütüristik köprülerle birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumda. Knippels Köprüsü'nden çektiğim videoda da görüldüğü üzere, kendinizi modern ile eski olanın birbirlerini gölgelemeden estetik bağlantılarla ve geçmişten günümüze doğru belirli bir ahenkle uyumlu hale getirilmeye çalışıldığını gözlemleyebiliyorsunuz.




Bir diğer dikkatimizi çeken detay ise şehirdeki sokak aydınlatmaları oldu. Akşam olduğunda cadde ve sokakları, havada asılı gibi duran lambalar aydınlatıyor. Binaların arasına gerilen çelik hatlar üzerinde uzanan bu aydınlatma sistemi Kopenhag'la özdeşleşmiş. Bizim gibi şehre misafir olarak gelenlerin de en çok ilgisini çeken ayrıntılardan biri.




Şehirde 1970'lerden bu yana kullanılan ve zamanla simgeleşen bu asılı lambalara, orijinal adıyla Københavnerlampen yani “Kopenhag Lambası” deniyor. Şehir yakın zamanda bu sistemi akıllı LED altyapısıyla güncellerken eskiyen binlerce lambayı çöpe atmak yerine halka açık artırmayla satışa çıkarmış. Yerel halk ise bu ikonik lambalara evlerinin salonlarında yer açmak için adeta birbiriyle yarışmış.

Kopenhag'da sokak hayvanlarına rastlamıyoruz. Denizcilik kültürünün bu kadar güçlü olduğu bir kentte, deniz ürünlerinin satıldığı alanlarda ya da deniz ürünleri sunan restoranların önünde yiyecek bekleyen kedilerle karşılaşacağımızı sanmıştık. Ancak kaldığımız süre boyunca sokaklarda tek bir kedi görmüyoruz.




Sokak köpekleri de ortalıkta görünmüyor. Karşımıza çıkan köpeklerin tamamı sahipleriyle birlikte dolaşıyor. Hatta bazı sokaklarda “köpekler için” yazan su kaplarına rastlıyoruz. Yani evcil hayvanlarını dolaştırmaya çıkan köpek sahipleri için yapılmış kaplar bunlar. Sokakta karşılaşabileceğiniz hayvanlar ise daha çok kanallarda özgürce yüzen ördekler ve kuğular. 




Bir sonraki yazımda detaylarını anlatmaya çalışacağım Nyhavn'da, şehirdeki ilk günümüzü bitiriyoruz. Birbirinden renkli ve güzel denizci evlerinin altında bulunan mekanlarda çatal, bıçak ve sohbet eden insanların sesleri dışında neredeyse hiçbir farklı ses ve gürültü duymuyorsunuz.




Elbette bunun arkasında şehirde uygulanan sıkı gürültü kurallarının da payı vardır. Müzikli eğlencenin olduğu bar ve restoranlar da şehrin farklı noktalarında mevcut. Ancak müziğin her mekandan sokağa taşarak bir gürültüye, hatta zaman zaman bir kakofoniye dönüşmesine izin verilmiyor. 




Ayrıca ıssız sayılabilecek bir sokakta ya da geçtiğiniz bir kanal kenarında alelade başınızı çevirip içerisi hınca hınç dolu bir restorana rastlıyorsunuz. Dışarıdan bakınca sanki insanlar kimseye haber vermeden bir ayine katılmış ya da yalnızca belirli kişilerin katılabildiği bir yerde toplanmış ve geri kalan herkesten saklanmışlar gibi hissettiriyor.

İnsanlar ve mekanlar gösterişten uzak, tamamen anın tadını çıkarmaya odaklı ve kimse yandaki masada ne olup bittiğiyle ilgilenmiyor. Zaten sokakta yürürken karşınızdan gelen hiç kimse sizinle kolay kolay göz teması kurmuyor. Bir Kopenhag, kafalarda yüz binlerce farklı şekilde yaşanıyor. Bunu çok net anlayabiliyorsunuz.




Görünmeyen Kurallar ve Toplumsal Sorumluluk

Kopenhag'da bazı kafe, fırın ve fastfood mekanlarında dikkatimizi çeken bir başka alışkanlık da masaların kullanım biçimiydi. Bulaşıklarınızı ve tepsilerinizi masanızdan kendiniz kaldırmanız, işletmenin belirlediği alanlara bırakmanız ve varsa çöplerinizi ayrıştırmanız sizden bekleniyor. Yani oturup keyifle yiyip içtiğiniz masayı, nasıl bulduysanız öyle bırakıp mekandan ayrılmanız bir kural haline gelmiş.

Bize göre bunun nedeni, tıpkı bisiklet kültüründe olduğu gibi, toplumsal eşitliğe ve sorumlu birey olma anlayışına verilen önemin bir yansıması. Herkes kullandığı alanın sorumluluğunu üstleniyor. Masasını toplamak için ayrıca bir çalışanın gelmesini beklemek yerine, kişi kendi payına düşen işi kendisi yapıyor.



Elbette bu uygulamayı tek bir nedene bağlamak da doğru olmayabilir. Çalışan maliyetlerinin işveren açısından yüksek olması, hizmet sektöründeki dijitalleşme, bireyselliğin ve kişisel sorumluluk anlayışının güçlü olması, eğitim ve kültür gibi birçok faktörün bu alışkanlığın oluşmasında payı olması kuvvetle muhtemel.

Kuzeyin Kasvetine Karşı Bir Yaşam Sanatı: Hygge

Danimarka'ya gelmişken onların “hygge”, bizim ise belki “keyif yapmak” diye ifade edebileceğimiz yaşam felsefesinden de kısaca bahsetmek istedim. “Hygge” (hü-ge) aslında benim burada algıladığım şekliyle, insanın kendisine zaman ayırdığı, kendi içine döndüğü ve kendisi için bir şeyler yaptığı küçük keyif anlarını kapsıyor.




Bizim kültürümüzdeki Türk kahvesi ya da beş çayı gibi, yeme içme ile sosyalleşmenin iç içe geçtiği geleneksel alışkanlıklara karşılık geliyor gibi görünse de "hygge" bence bundan çok daha fazlası. 

Örneğin kanal çevresinde kafa boşaltmak için yapılan bir yürüyüş, karanlık ve kasvetli gökyüzünün üzerinizde bıraktığı ruh halini dağıtmak için verdiğiniz küçük bir piknik molası, evinizde o karanlığa karşı kurduğunuz aydınlatmalarla yarattığınız bir okuma ya da dinleme köşesi, arkadaşlarınızla sıradan bir bankta oturup sohbet etmeniz veya kiraladığınız küçük bir tekneyle kanalda dolaşırken yiyip içerek kendinize bir eğlence ortamı yaratmanız hygge'nin çeşitli karşılıkları. 




Bu kültürel yaklaşımı buraya gelmeden önce izlediğimiz videolarda tamamen ticarileştirilmiş bir meta olarak algılamıştım. Yani 'hygge'nin bir saati var ve X bir mekanda içtiğiniz bir kahvenin yanında 'hygge' kurabiyelerini yiyip sohbet etmek gibi bir ritüelden ibaretmiş gibi görünmüştü. 

Aslında çok daha kapsayıcı olan bu yaşam felsefesi kuzey insanlarını dünyanın en mutlu insanları olarak hissettiren 'küçük şeyler'in adeta altın anahtarı. Lüksten, gösterişten, yapaylıktan uzak; kendi küçük mutluluk adacıklarında özgürce vakit geçirme ve iyi hissetme hali. Belki de gerçekten havalimanından satın aldığımız hygge kurabiyelerini kıtır kıtır yemek de başlı başına birileri için hygge'nin ta kendisidir. :) 

Hygge sözcüğünün kökeni, Eski Norsça hyggja sözcüğüne kadar uzanıyor. Danimarka'da ise zamanla rahatlık, huzur, güven ve iyi hissetme duygusuyla ilişkilendirilen bir yaşam anlayışına dönüşmüş. Danimarka'nın resmi sözlüğünde hygge, “rahat, güvenli ve huzurlu bir atmosfer yaşamak ya da yaratmak” anlamında kullanılıyor.




Karanlık Gökyüzü

Ağustos ortasında adım attığımız bu şehirde zaman Türkiye’den bir saat geride işlese de güneş burada tam iki saat daha geç batıyor. Bu kasvetli havanın araladığı aydınlık anlarda güneş gözlüğüne uzansanız da takmanızla birlikte her şey daha da kararıyor. Türkiye’ye kıyasla daha yatay açılarla düşen güneş ışığında gözlükler etrafı algılamanızı zorlaştırıyor, çünkü koyu tonlardaki Kuzey gökyüzünü, koyu camların ardında siyahın başka bir tonuyla izlemeye başlıyorsunuz.




Filtrelenmiş Videoların Ötesinde: Kendi Yolunu Bulmak

Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimizi bu şekilde paylaşırken şunu özellikle belirtmek gerekiyor. YouTube videolarında izlediğimiz görüntülerden çok daha farklı bir şehirle karşılaştık.

Bence bir şehre dair en iyi deneyim, kendi deneyiminizdir. Filtrelenmiş videolardan ve genel geçer bilgilerden yararlanmak elbette yolculuk öncesinde fikir edinmek için faydalı. Ancak keşif sırasında yalnızca başka gezginlerin deneyimlerine yaslanmak, size daha çok filtrelenmiş, konforlu ve sürprizlere kapalı bir seyahat deneyimi sunuyor.




Bazen planladığınız rotadan sapmak, hiç bilmediğiniz bir sokağa girmek, o sırada ilginizi çeken bir mekanda yemek yemek ya da alışveriş yapmak; videolarda “burası da var” denilerek birkaç saniyede geçilen, hikayesinden hiç söz edilmeyen veya size hiç anlatılmayan bir yeri merak edip kendi başınıza keşfetmek, yolculuğun en güzel parçalarından biri olabiliyor.




Burada anlattıklarım, yalnızca bizim yaşadığımız anlardan, gördüğümüz ayrıntılardan ve bu şehrin bizde bıraktığı izlerden oluşuyor. Bir anlamda, ileride unutmamak için kendi hafızamıza bıraktığımız küçük notlar bunlar.

Bir sonraki Kopenhag yazısında şehirde gezdiğimiz noktaları ve yeme-içme duraklarını aktarmaya çalışacağım. Yazının sonunda oradayken otelin televizyonunda bu insanlar ne izliyorlar diye kanalları karıştırırken keşfettiğimiz ve Netflix'te de bulduğumuz onların kültüründen ve gündelik yaşamlarından detayları içeren seriyi sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi onların diliyle ilk yazıyı bitiyorum;

TAK!


Teşekkürler Dünya!







8 Haziran 2026 Pazartesi

ÇİKOLATA TADINDA BİR YOLCULUK: "BONJOUR" BRÜKSEL - II

Çikolata kokularının izini sürerek, dünyaca ünlü çizgi roman kahramanlarının gizlendiği mekanların bulunduğu sokaklara doğru götürüyor bizi adımlarımız. Güzel ve güneşli bir günde, tarihi yapılarla örülü bir şehri keşfetmenin keyfi üzerimizde. Önce, şehrin en ünlü çikolatacılarının yer aldığı, Avrupa'nın en eski pasajlarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert’te kısa bir tadım molası vereceğiz. Ardından, Belçika denince akla ilk gelen içecek olan biraların izini sürüp kuruluşundan bu yana atmosferini koruyan çok eski bir mekanda, şehrin kendine has biralarını yudumlayacağız. Çizgi roman kahramanlarıyla randevumuzu kaçırmadan, şehrin en büyük ve en canlı parkının ritmine kapılıp günü noktalayacağız.




Avrupa'nın En Eski Pasajlarından Biri: Galeries Royales Saint-Hubert 

Şehrin tarihi meydanı Grand Place’a çok yakın bir konumda bulunan, Avrupa’nın en eski pasajlarından birine geliyoruz. Galeries Royales Saint-Hubert adlı bu pasajın girişinde, sizi yüksek sütunlar karşılıyor. Oldukça iyi korunduğu her halinden belli olan pasajda, özenle tasarlanmış dükkanlar ve en meşhur çikolata markalarının vitrinleri adeta birer mıknatıs gibi insanı kendine çekiyor. Biz de hiç vakit kaybetmeden, bu çekimin etkisine kapılıp dükkanlardan birine giriyoruz.




Brüksel’in en zarif ve en eski yapılarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert, 1847 yılında açılmış ve Avrupa’nın ilk kapalı alışveriş pasajlarından biri olarak kabul ediliyor. Cam tavanlı mimarisi sayesinde gün ışığını içeri alan bu pasaj, hem alışveriş hem de sosyalleşme için tasarlanmış dönemin öncü mekanlarından biri. Pasaj üç ana bölümden oluşuyor: Galerie du Roi (Kral Galerisi), Galerie de la Reine (Kraliçe Galerisi) ve Galerie des Princes (Prensler Galerisi). İçinde dünyaca ünlü çikolatacılar, butik dükkanlar, kafeler ve kitapçılar yer alıyor.




Belçika'nın Meşhur Çikolataları

Nazik bir “bonjour” ile karşılanıyor, hemen ardından sunulan çikolata ikramıyla anın tadını çıkarıyoruz. Ardından, birbirinden güzel ve çeşitli çikolatalarla dolu rafları, bir sanat müzesini gezer gibi, hiç acele etmeden keşfetmeye başlıyoruz. Çünkü buradaki çikolataların tamamı, çoğumuzun daha önce adını duyduğu özel çikolata yasalarına uygun olarak üretiliyor. Yani içlerindeki kakao oranı, belirlenen minimum seviyenin altına asla düşmüyor. Bu prensipli yaklaşım bile tek başına, bir şehrin neden belirli bir ürünle özdeşleştiğini açıklamaya yetiyor.




Belçika, çikolata üretiminde kaliteyi korumak için özellikle kakao oranı, kakao yağı kullanımı ve katkı maddeleri konusunda oldukça katı standartlara sahip. Geleneksel Belçika çikolatasında bitkisel yağ yerine kakao yağı kullanılması, yüksek kakao oranı ve katkıların sınırlı tutulması temel prensipler. Bu nedenle “Belçika çikolatası” denildiğinde, dünya çapında kalite ve el işçiliğiyle özdeşleşen bir üretim anlatılmak isteniyor. Bunun yanında Belçika çikolatası yüksek kalite ve zanaatkarlıkla anılsa da bu üretim kültürünün tarihsel arka planında sömürgecilik döneminin izleri bulunduğu gerçeği de akademik ve eleştirel çalışmalarda sıkça vurgulanıyor.




Çikolatacı dükkanında alışverişimizi yaptıktan sonra, keyifli yürüyüşümüze ayaküstü bir lezzet katmak için seçtiğimiz küçük karışık çikolataların nefis tadına bakmadan edemedik. Pasajda denk geldiğimiz bir film ya da dizi setinin ortasından geçip, hızla sonraki duraklara doğru ilerlemeden önce bir şeyler yudumlamak için hemen yakınlarda bulunan À La Mort Subite’ye geldik. 19. yüzyıl atmosferini hala muhafaza eden bu mekan, Brüksel’in en ikonik ve en eski kafe-barlarından biri.

İnternet üzerinden edindiğim bilgiye göre À La Mort Subite ismi “Ani Ölüm” anlamına geliyor ve kökeni 19. yüzyıl Brüksel’inde oynanan aynı adlı bir zar oyununa dayanıyor. Bu oyunda son elde her şeyin bir anda değişebilmesi, yani kaybedenin “ani bir düşüş” yaşaması nedeniyle bu dramatik isim kullanılmış. Zamanla bu oyun, dönemin kafe kültüründe sıkça oynandığı için mekanla özdeşleşmiş ve kafe de müdavimlerinin dilinde yerleşen bu isimle anılmaya başlamış. Bugün ise bu isim Brüksel’in en tarihi ve ikonik kafe-barlarından birini temsil ediyor.




Şehrin En Eski Barı: À La Mort Subite (Ani Ölüm)

Hikayesi olan tarihi mekanlarda bir şeyler içip vakit geçirmek bana her zaman büyük bir keyif vermiştir. Bu atmosferi sevgili eşimle paylaşmak ise ayrı bir güzellik. Çok yüksek tavanlı bu mekanda, duvarlarda dönemin müdavimlerine ve yönetici elitlerine ait olduğunu düşündüğümüz, zamanla yıpranmış çizimler ve fotoğraflar yer alıyor. Devasa aynalara baktığımızda ise sanki çok eski bir dönemde yaşayan insanlar bize bakıyor, günümüzdeki halimize gülümsüyor gibiydi. Belki de biraların etkisindendir. :) Isıtma sistemi de mekanın tarihi dokusuna uygun şekilde korunmuş; masaların yanında en eski tip kalorifer düzenekleri hala varlığını sürdürüyor.



Böyle bir mekanda, tarihin tozlarını yutar gibi soluklanırken bir şeyler yudumlamak ayrı bir keyifti. Tercihimiz, Belçika’ya özgü Kriek Lambic ve Mort Subite Gueuze Sur Lie oldu. Lambic, Belçika’ya özgü, mayası dışarıdan eklenmeyip havadaki doğal mikroorganizmalarla fermente edilen, ekşi karakterli bir bira türü. Kriek Lambic ise ekşi vişneyle birlikte fermente edilmesiyle elde edilen meyveli bir bira. Doğrusu, oldukça hoş ve soğuk servisle ferahlatıcı bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Klasik biralara benzetmeniz ise biraz zor. 




Mort Subite Gueuze Sur Lie, şişede maya tortusuyla birlikte bekletilen bir gueuze türü. Bulanık ve yoğun bir görünüme sahip ve kendi özel bardağında servis ediliyor. Klasik biralardan farklı olarak daha ekşi, keskin ve doğal bir tat profili sunuyor.


Comics Art Museum


Mekanın yüksek ahşap kapısından dışarı çıkıp günümüze yeniden ışınlanırken, Belçika sokaklarının daha da hareketlendiğini fark ettik. Şimdiki durağımız ise çizgi roman karakterleri. Evet, Belçika çocukluğumuzdan hatırladığımız o sevimli çizgi roman ve çizgi film karakterlerinin doğduğu şehir. Bir an önce Tenten, Red Kit ve Şirinler ile buluşmak için Comics Art Museum’ün yolunu tuttuk.




Müzenin girişinde bilet aldığımız görevli, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizi de biraz şaşırtarak birden Türkçe konuşmaya başladı. Türkiye’yi çok sevdiğini ve bu ülkeye büyük bir sempatisi olduğunu, bu nedenle Türkçe öğrenmeye çalıştığını anlattı.




Comics Art Museum, Brüksel’in merkezinde yer alan ve “9. sanat” olarak kabul edilen çizgi roman kültürüne adanmış önemli bir müze. Müzede, Belçika’nın dünya çapında ünlü çizgi roman geleneğini oluşturan eserler(Tenten, Şirinler, Red Kit gibi karakterler dahil) tarihsel gelişimiyle birlikte sergileniyor. 




Çizgi Roman Sanatı Müzesi (Comics Art Museum), yalnızca sevdiğimiz çizgi roman karakterlerinin ortaya çıkış hikayelerini değil, aynı zamanda günümüzde bu alanda çalışan sanatçıların eserlerini de sergileyen önemli bir sanat merkezi. Çizgi sanatına dair atölye çalışmalarının da yapıldığı bu müzede, hem tarihsel hem de güncel üretimi bir arada görme imkanı buluyorsunuz. 




Bir yandan müzedeki birbirinden ilginç ve değerli eserleri gezerken, diğer yandan farklı bir salonda devam eden atölye çalışmalarına da tanıklık edebiliyorsunuz. Müzenin alt katındaki mağazada ise çocukluğumuzun sevimli karakterlerini içeren kitap, dergi ve çizgi romanlarını satın almak mümkün.




Burada küçük bir hatırlatma yapmam da gerekiyor. Brüksel’i ziyaret ettiğinizde çizgi roman karakterlerinin izini sürmek isterseniz, çocukluğumuzun kahramanlarına ait figürlerin sergilendiği Brussels Comics Figurines Museum’ü ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Biz maalesef saati kaçırdığımız için bu güzel müzeyi ziyaret edemedik.




Brüksel gezimizle ilgili olarak, bu şehre gelmeden önce gezip görülmesi gereken yerler hakkında bilgi edinmek için bazı sayfaları ziyaret etmiştik. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, iyi niyetli ve bilgilendirici içerikler dışındaki kişisel deneyimlere ve yorumlara çok da takılmamak gerekiyor. Çünkü çoğu yorumun aksine Brüksel’de gezilecek ve görülecek çok fazla seçenek var.





Neyi öncelediğinize, içinde bulunduğunuz ana ve karşılaşacağınız sürprizlere göre gezinizin şekilleneceğini, izlediklerinizle ya da okuduklarınızla birebir aynı deneyimi yaşamayacağınızı aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bu nedenle tamamen kendi planınıza odaklanıp adımlarınıza güvenmenizde fayda var.




Passerelle Tondo (Halka Köprü)  

Şimdiki durağımız ise şehrin en ikonik ve orijinal simgelerinden ve şehrin en ilginç modern mimari yapılarından biri olan Passerelle Tondo adlı halka biçiminde tasarlanmış yaya köprüsü. 



Bu ilginç yapı tarihi ve eski bir bina olan Belçika Federal Parlamentosu ile modern Forum binasını birbirine bağlıyor. İki bina arasında sıkışmış dev bir halkaya benzeyen bu yaya köprüsünün dış yüzeyi ise çevredeki binaları yansıtıyor. 



Şehrin en önemli modern mimari yapılarından biri olan bu yapının bulunduğu cadde bulunan yapılar ve halka köprü hem modern hem de estetik yapısıyla meraklıları için fotojenik bir görüntü sağlıyor.




Brüksel Parkı

Kraliyet Parkı olarak da adlandırılan, şehrin merkezinde olmasına rağmen insana şehirden uzaklaşmış hissi veren; adımları beton zeminden toprağa taşıyan bu yeşil alanda, Brüksel’in nefes alma noktalarından birindeyiz. Banklarda dinlenenler, çimenlerde güneşlenenler, yürüyüş yapanlar, arkadaş gruplarıyla sohbet edenler, kitap okuyanlar, kendi halinde uzanıp kulaklığındaki müziğin ritmine kapılanlar... Parkın çevresindeki iş merkezlerinden çıkıp kravatlarını gevşeten, ceketlerini çıkararak kendilerini bu dingin atmosfere bırakanlar da burada. 






Şehrin farklı ritimlerinden gelen herkes, sanki bu ortak dinlenme alanında buluşmuş gibiydi. Parkın sonunda ise Brüksel Kraliyet Sarayı (Royal Palace of Brussels) tüm ihtişamıyla bizi karşıladı.






Sanat Tepesi

Günümüzün son durağı olan Mont des Arts, yani Sanat Tepesi'ne geldik. Kraliyet Sarayı'nın bulunduğu üst bölüm ile şehrin tarihi ve turistik kalbi sayılan Grand Place arasında yeşil ve canlı bir bağlantı kuran bu alan; Kraliyet Kütüphanesi, Kongre Merkezi ve Ulusal Arşiv gibi önemli yapılarla çevrili. Harika peyzajı ve etkileyici manzarasıyla Brüksel'in en keyifli duraklarından biri.




Burada merdivenlere oturup bir sokak müzisyeninin melodilerine kapılmak ya da yakındaki mekanlardan aldığınız bir bira eşliğinde, basamaklara uyumlu şekilde tasarlanmış sandalyelerde şehrin ritmini izlemeye koyulmak ayrı bir keyif. 




Tarihi yapıların görkemiyle modern binaların uyum içinde bir araya geldiği manzarayı seyretmek için yüzlerce kişi bu alandaydı. Brüksel'in geçmişiyle bugünü arasında kurduğu zarif dengeyi en iyi hissedebildiğimiz yerlerden biri de hiç kuşkusuz burasıydı.






KOPENHAG: İSKANDİNAVYA'YA İLK ADIM

Bu karanlık ve kasvetli gökyüzünün altında dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söyleniyor. Güneş, sanki yüzyıllar önce başka bir ülkenin...