Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2026 Pazar

ÇİKOLATA TADINDA BİR YOLCULUK: "BONJOUR" BRÜKSEL - I

“Bonjour madame, bonjour mösyö…” Güneşli, mükemmel bir Brüksel sabahı… Keşfedilmeyi bekleyen; daha şimdiden burnumuzu hazır ola geçiren nefis çikolata ve waffle kokularını içimize çekecek olmanın heyecanı içindeyiz. Isırınca çıtır çıtır dağılan harika bir kruvasan ile çayımı yudumlarken, bulunduğum otelin kahvaltı salonunun kaldırımla aynı hizada tasarlanmış büyük camekanının dışına gözüm takılıyor. Bisikletleriyle işlerine doğru yola koyulan insanlar, çevrilen pedallarla şehrin sabah ritmini usulca başlatmış bile. “Bugün çok keyifli geçecek” diyorum içimden. Başka bir ülke, başka bir başkent… Avrupa’nın kalbi sayılan; Avrupa Birliği ve NATO gibi kuruluşların merkezine ev sahipliği yapan Belçika Krallığı’nın başkenti Brüksel’deyiz. Pekala bir Benelüks gezisi olabilecekken Hollanda’yı başka bir zamana bıraktığımız; ama masalsı bir kentle final yapacağımız, çikolata tadında bir yolculuğun ilk adımı bu.



Lüksemburg'dan Trenle Brüksel'e Geçiş

Trenler, her zaman en sevdiğim ulaşım araçlarının başında geldi. Karayollarına kıyasla belki de en güzel manzaralara yakın yerlerden geçmeleri; kimsenin kolay kolay yolunun düşmeyeceği kasabalarda ve küçük yerleşimlerde duraklamaları… Otobüs yolculuklarında bir türlü bulamadığım o konfor ve rahatlığı sunmaları cabası. Bozkırı, dereleri, tepeleri geçerken; bir şiir nezaketinde akıp giden manzaralar eşliğinde, demir raylar üzerinde ilerleyen vagonlarda sanki hiç söylenmemiş sözcükler, henüz yaşanmamış anılar yüklü. Ve trenler, iki şehri birbirine bağlayan bir ulaşım aracından çok, adeta onların kalp damarları gibi… İki sevgilinin birbirine bağlandığı, birbirine tutunduğu sonsuz bir hat gibi. 




Üç saat süren ve çok keyifli geçen bir tren yolculuğu ile bu kez hem şehir hem de ülke değiştiriyoruz. Vardığımız her istasyonda, vagonlara sadece yeni insanlar ve bavullar değil; sanki yeni hikayeler ve romanlar yükleniyor. Her telden, her renkten birer insan ansiklopedisi gibi trenler… Tren rayları kadar düşündüremez ve hayal kurduramaz insana başka hiçbir şey. Bu kadar iddialı bir cümle kurmak ise, kendi halinde bir gezginin düş sarhoşluğundan başka nedir ki…




Brüksel Midi İstasyonu’nda sonlanıyor bu tatlı yolculuk. İnsanları gözlemlediğim, camdan akan manzaralar eşliğinde kitaplara; oradan da türlü türlü hayallere daldığım bu yolculuğun sonunda, şimdi bambaşka bir ülkenin sokaklarını adımlayacak olmanın heyecanı sarıyor beni.




Üç gece konaklayacağımız otel, istasyona yalnızca birkaç dakika mesafede. Bir başka gözlemim ise şu: Avrupa şehirlerinde, özellikle tren garlarının çevresi; evsizlerin, bağımlılarının ya da hayatın kıyısında kalmış insanların kendilerine yer bulduğu alanlara dönüşmüş. Gar binasından adımımızı atar atmaz, burada da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.



Anderlecht'te Bir Sabah 

Yeni bir güne, Avrupa takımlarıyla oynanan futbol maçlarından adını bildiğimiz Anderlecht’te başlıyoruz. Bu bölgeyi seçmemizin sebebi ise oldukça basit: Tren ve otobüs transfer noktalarına yakınlığı ve şehrin hem turistik hem de gündelik yüzünü, adeta bir madalyonun iki yüzü gibi gözlemleme imkanı sunması. Anderlecht, yalnızca Belçikalıların değil; farklı coğrafyalardan göç ederek buraya yerleşen insanların da yaşadığı, Brüksel’in çok kültürlü belediyelerinden biri.



Bu yönüyle, kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle ayrılıp buraya gelenlerin yeni hayatlarına tutunmaya çalıştıkları bir geçiş ve başlangıç noktası gibi. Kendi halinde, sakin bir atmosferi var. Balkonumuzdan baktığımızda ise caddeye hakim, 19. yüzyıl Brüksel mimarisinin karakteristik bir örneği olan, Anderlecht’te yükselen o zarif belediye binası karşılıyor bizi.




İşeyen Çocuk Heykeli

Grand Place’a, yani şehrin en görkemli tarihi ve turistik noktasına doğru yaklaşık 15 dakika sürecek yürüyüşümüze başlıyoruz. İlk durağımız ise, neden bu kadar popüler olduğunu gördüğüm kalabalıkla bir kez daha sorguladığım, şehrin en ikonik simgelerinden biri: Manneken Pis, yani “İşeyen Çocuk” heykeli.



Üzerinde o güne özel giydirilmiş kıyafetlerle karşımıza çıkan, yalnızca 60 cm boyundaki bu küçük heykel; turistlerin en çok ilgi gösterdiği noktaların başında geliyor. Hatta heykelin farklı zamanlarda giydiği kostümlerin sergilendiği bir müze de hemen yakınında yer alıyor. Ancak bu bölgede bizi asıl cezbeden şey, sokaklara yayılan o nefis çikolata ve waffle kokuları; bizi yavaş yavaş şehrin kalbine doğru çekmeye başlıyor.




Manneken Pis, yalnızca küçük bir heykel değil; şehri kurtardığına dair anlatılan efsaneleri ve yüzyıllardır süregelen renkli gelenekleriyle Brüksel’in en canlı simgelerinden biri. Yıl boyunca farklı kostümlerle giydirilen bu 60 santimetrelik figür, kimi zaman bir ülkeyi, kimi zaman bir mesleği ya da özel bir günü temsil ederek adeta şehrin hafızasını üzerinde taşıyor. Hatta bazı özel günlerde çeşmesinden su yerine bira akıtılması gibi ilginç ritüellerle, sıradan bir heykelden çok daha fazlasına dönüşüyor.




En Ünlü Meydan:Grande Place

Ve işte şimdi Avrupa'nın en ünlü tarihi meydanlarından birindeyiz. Bir anda 17. yüzyıla ışınlanmış gibi hissediyoruz. Meydanın ortasında faytonlar dolaşıyor; etrafımız ise gotik ve barok tarzda inşa edilmiş tarihi binalarla çevrili. 360 derece açıyla çekmeye çalıştığımız videolarla, kendi kişisel arşivimize adeta sanatsal bir kayıt düşüyoruz; ardından bu tarihi mirasın sunduğu görsel şöleni bir süre çıplak gözle izlemeye koyuluyoruz.




Altın varaklarla süslenmiş, incelikli cephe detaylarıyla gökyüzüne meydan okuyan kuleleri ve figürleriyle özenle korunmuş bu yapılar, kültür ve sanata meraklı herkes için ilham verici. Bir ressamın tuvali, paleti ve şovalesiyle bir köşeye kurulup resmetmek isteyeceği kadar etkileyici ya da bir hikaye anlatıcısının ceketinin cebinden not defterini çıkarıp, 1800’lü yılların kayıp kahramanlarının izini süreceği bir hikayenin ilk cümlelerini yazmaya başlayacağı kadar büyüleyici.




Brüksel’in kalbi Grand Place (Felemenkçe: Grote Markt), Avrupa’nın en etkileyici meydanlarından biri olarak 17. yüzyıldan bu yana şehrin ekonomik ve kültürel merkezi. Gotik ve barok tarzı binalarıyla dikkat çeken meydanda, zarif kuleleri ve süslemeleriyle Belediye Binası (Hotel de Ville) simge konumunda. Altın varaklı cepheleriyle tüccar evleri ise 17. yüzyılın zengin lonca kültürünü yansıtıyor.  Her bina, geçmişteki lonca ve meslek gruplarını simgeleyen detaylarla süslü. Belediye Binası’nın kule saatinde Brüksel’in koruyucu azizi St. Michael heykeli yer alıyor. Bu tarihi zenginlik 1998’de UNESCO Dünya Mirası olarak tescillenmiş.




Hayranlık Uyandıran Sanat ve Estetik

Meydandaki en ihtişamlı ve büyük yapı, aynı zamanda Brüksel Belediye Binası, şehrin en önde gelen simge yapılarından biri. Sanatla ve estetikle yoğrulmuş bu muazzam mimari işçilik, her detayında insana “Bunu nasıl yaptınız?” sorusunu sordururken hayranlık uyandırıyor. Brüksel Belediye Binası’nın 96 metre yüksekliğindeki kulesi, tepesindeki Aziz Mikail heykeliyle, şehri gözeten ve koruyan bir muhafız gibi Brüksel semalarında yükseliyor.


Günümüz modern yapılarındaki yüzeysellik; algısal derinliğe ve estetik dokunuşlara yeterince yer verilmemesi ya da bunlardan, yüksek emek ve maliyet gerektirdiği için kaçınılması gibi kimi zaman haklı sayılabilecek nedenler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bu yapılar karşısında insanı ister istemez bir kıyas yapmaya ve çeşitli sorgulamalara itiyor.



Mekanın ve insanın içinde yaşadığı fiziksel koşulların nezaket, sıcaklık ve görselliği doğrudan etkileyip şekillendirdiği düşünüldüğünde, günümüzde giderek birbirinin kopyası haline gelen yapılarla birlikte siyah ve beyaz  tonların hakim olduğu daha keskin bir dünyaya savruluyoruz. Ve belki de farkında olmadan, bizi yavaş yavaş daha mekanik, daha tekdüze varlıklara dönüştüren dijital bir karanlığın içinde kayboluyoruz.



Aynı Ritüel, Farklı Şehirler

Grand Place’a çıkan zarif sokaklardan birinde ise turistlerin inanışına göre Brüksel’e bir gün yeniden gelmek için dokundukları ünlü bir heykel bulunuyor; adı Everard 't Serclaes. Bu bronz heykel, 14. yüzyılda Brüksel’in özgürlüğü için savaşan bir kahramanın anısına yapılmış. Heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve şehri ziyaret edenlerin bir gün yeniden Brüksel’e döneceğine inanılıyor. Zaman içinde, sürekli dokunulmasından dolayı yüzeyi de belirgin şekilde parlaklaşmış.




Biz de bu ritüelin bir parçası olmaktan geri kalmıyoruz; heykele dokunup, bizi buralara kadar sürükleyen rüzgarın hep esmesini diliyoruz.

Brüksel’deki bu dokunma ritüeli, bize Charles Köprüsü üzerindeki Aziz John of Nepomuk Heykeli’ni hatırlattı. Benzer bir inanış ve gelenek orada da sürdürülüyor. O heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve bir gün Prag’a yeniden dönüleceğine inanılıyor.




Farklı şehirlerde, farklı heykeller ama aynı ritüel. İnsanlar dokunarak bir bağ kuruyor; şansa, umuda ve yeniden dönme ihtimaline tutunuyor. Belki de modern zaman insanının, hayranlık uyandıran bu tarihi şehirlerle karşılaştığında; modernizm öncesi döneme ait rivayetlere, efsanelere ve masalsı anlatılara bir anlığına da olsa yeniden inanmak istemesiyle ilgili bu. Belki bu ritüellerin ortaya çıkışı ve insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yapılmış akademik çalışmalar da vardır.




Günümüzde ise dokunmanın sakıncalı görüldüğü, mesafeli olmanın ve teması minimumda tutmanın doğru davranış biçimi sayıldığı bir gerçeklik içindeyiz. Oysa bu heykeller, dokunmanın yalnızca fiziksel bir temas değil, aynı zamanda hatırlama, bağ kurma ve hissetme biçimi olduğunu fısıldıyor. Temasın azaldığı bir dünyada insanın giderek daha mekanikleştiğini düşündürüyor bu tür ritüeller.





Jeanneke Pis - İşeyen Kadın Heykeli
Şehrin tarihi sokaklarının keyfini çıkararak bir başka noktaya ulaşıyoruz. Burası, aynı zamanda şehrin en ünlü mekanlarından birine ev sahipliği yapan dar ve hareketli bir sokak. İşeyen heykellerin ikincisindeyiz; bu kez karşımızda, İşeyen Kadın Heykeli Jeanneke Pis var.






Heykel, eski bir sokağın içinde adeta saklanmış gibi. Tesadüfen bulunacak türden değil, buraya gelenler genellikle “dersini çalışmış” gezginler. Bu küçük çıkmaz sokak, ziyaretçilerini yalnızca bir heykelle değil, aynı zamanda bir keşif duygusuyla da ödüllendiriyor. Üstelik bu keşfin hemen yanı başında adeta bir bira mabedi yükseliyor. Jeanneke Pis’in önünde de benzer bir ritüel sürüyor. Dilekler tutuluyor, paralar atılıyor ve elbette fotoğraf çekme yarışı hiç bitmiyor. 




Herkesin dikkati heykele kilitlenmişken, benim odağımda ise tam karşısındaki başka bir mekan var. İçerisinde iki binden fazla bira çeşidi barındıran ve Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan Delirium Café. Bira kültürüne meraklı biri için otomatikman bu mekana yönelmek, sanırım tam da beklenen bir hareket.:) Belçika biralarını ve dünyanın her yerinden biraları tadabileceğiniz şehrin en popüler ve en rahat mekanlarından biri burası.




Brüksel Balık Pazarı

Bu yazının konusu olan son durağımız ise, her ne kadar biz de turist olarak şehri keşfediyor olsak da, turistlerin yoğun olduğu merkezden biraz uzaklaşmamızı sağlıyor. Burada, Brüksel’de yaşayanların günlük rutinlerini, iş yaşamlarını ve tercih ettikleri mekanları gözlemleme fırsatı buluyoruz.




Tarihi şehir meydanına uzak sayılmayacak bir konumda yer alan bu bölge, eskiden bir liman olarak işlev görüyormuş. Günümüzde deniz ve kanallarla bağlantısı tamamen kesilmiş olsa da içinde deniz ürünleri sunan restoranların sıralandığı, özellikle akşamları yoğunluğun arttığı eski bir balık pazarına ev sahipliği yapan tarihi bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Flemenkçe adıyla "Vismet" olarak biliniyor.




Place Sainte-Catherine ise, eski liman bölgesinin kalıntıları üzerinde kurulu ve şehrin en keyifli meydanlarından biri. Burada, gotik ve romanesk mimarinin birleşimiyle inşa edilmiş St. Catherine Church adlı tarihi yapıyı görüyoruz. Meydanın çevresinde eski kanal izleri ve tarihi yapılar hala gözlemlenebiliyor. Grande Place, yani şehrin kalbi sayılabilecek tarihi meydana kıyasla, burası daha sakin ve yerel halkla daha fazla temas kurabileceğimiz bir atmosfer sunuyor.

Tarihsel olarak Brüksel, Senne Nehri üzerinden denizle bağlantılı bir şehir. Place Sainte-Catherine civarı ise uzun yıllar liman ve balık pazarı bölgesi olarak işlev görmüş. 19. ve 20. yüzyıllarda nehir kanalları kapatılmış veya doldurulmuş; ardından bölge, şehir merkezinin gastronomi ve turizm alanı haline gelmiş. Bugün kanal izleri ve eski pazar isimleri, bölgenin tarihi geçmişini hala günümüze taşıyor.




Şehirde keşfedilecek daha çok yer var. Vismet’e veda edip tarihi sokaklarda yeniden gezinmeye devam ediyoruz. Buram buram tüten, nefis kokular bizi içine çekiyor. Tadına doyamadığımız çikolataları almak için bir diğer tarihi mekana doğru adımlarımızı hızlandırıyoruz. O mekan ise Galeries Royales Saint-Hubert yani Brüksel’in ünlü ve tarihi pasajı.

Burada, birbirinden lezzetli çikolataları tadıp enerjimizi yükseltecek, ardından bir başka tarihi mekanda Belçika biraları eşliğinde şehri keşif turumuza küçük bir mola vereceğiz. Kim bilir, Brüksel’in çizgi film kahramanları arasında hepimizin bildiği küçük mavi "Şirinler", bir çikolatacı dükkanının köşesinde karşımıza çıkabilir.


Teşekkürler Dünya!



4 Ekim 2025 Cumartesi

LİHTENŞTAYN: İKİ ÜLKENİN ARASINDA SIKIŞMIŞ BÜYÜLEYİCİ BİR KASABA ÜLKE

Lihtenştayn deyince aklımıza pek bir şey gelmiyor. Hatta çoğumuz neresi olduğunu bile bilmiyordur. Lihtenştayn aslında hala krallıkla yönetilen, İsviçre ve Avusturya’nın arasında kalan, Avrupa’nın 160 km2 ile en küçük dördüncü ülkesi.

Aybars Dağ



Vaduz’a İlk Adım: Alte Rheinbrücke Vaduz Köprüsü

Lihtenştayn’ın küçüklüğünden dolayı gezimize direkt olarak başkentten, yani Vaduz’dan
başladık. Bu masalsı başkente ulaşmak için İsviçre üzerinden keyifli bir yolculuk yaptık.
Ülkeye giriş sırasında, bizi çok hoş bir manzara karşıladı: İki ülkeyi birbirine bağlayan
köprüde, İsviçre ve Lihtenştayn bayrakları karşılıklı olarak adeta birbirini selamlıyordu.
Köprüden geçişimizden hemen sonra ise, İsviçre ile Lihtenştayn'ı birbirine bağlayan tarihi yapı, Alte Rheinbrücke Vaduz Köprüsü bizi bekliyordu. Bu ahşap köprüyü de gördükten
sonra, şehre doğru ilk adımımızı atmış olduk.





Görsel Bir Şölen: Büyüleyici Vaduz Kalesi
Şehrin merkezine doğru ilerlerken, bir yandan da dağların heybetli manzarası eşliğinde,
Vaduz Kalesi'nin büyüleyici görüntüsü bize adeta görsel bir şölen sunuyor. Bu eşsiz
manzarayı daha yakından deneyimlemek için sabırsızlanıyorduk. Hemen şehir merkezinde arabamızı park ettik ve kalenin o muhteşem silüetiyle en güzel fotoğrafı çekmek için kendimize en uygun açıyı bulmaya koyulduk.




Başkent Vaduz: Gelişmiş Bir Kasabanın Sakinliği
Lihtenştayn gerçekten de tahmin ettiğimiz gibi oldukça küçük bir ülke. Başkent Vaduz, bir
şehirden çok gelişmiş, düzenli bir kasaba izlenimi veriyor. Şehrin merkezinde modern
betonarme yapılar göze çarpsa da, dikkatimizi çeken önemli bir detay var: Yeni yapılan
binaların, apartmanlar dahil olmak üzere, büyük ölçüde ahşap yapı geleneği korunarak inşa edilmesi. Bu, kasabanın doğal dokusunu kaybetmeme çabasını gösteriyor.

Vaduz'un merkezi oldukça ufak; meşhur ana caddesini çok kısa sürede yürüyerek turluyoruz.

İnternette okuduğumuz bilgilere göre burası bir vergi cenneti olarak biliniyor ve birçok
Avrupalı şirketin aktif iş yapmasa da burada bir ofisi bulunuyor.

Hediyelik magnet almak için uğradığımız bir büfede ise sürpriz bir şekilde Türk bir
hanımefendiye rastlıyoruz. Burada doğup büyüdüğünü ve uzun yıllardır yaşadığını anlatıyor.


Kendisine buradaki hayatı sorduğumuzda ise, "Gördüğünüz gibi, burası oldukça ufak ve
yapılacak pek bir şey yok," cevabını alıyoruz. Bu samimi yanıt, kasabanın sakinliğini özetler nitelikte.

Lihtenştayn'ı derinlemesine gezmek gibi bir planımız olmasa da bu küçük ülkeyi görmüş
olmaktan mutluyuz. Kısa süren bu ziyaretimizin ardından, bir sonraki durağımız olan
Avusturya'ya doğru yola çıkıyoruz. Bize ise geride bıraktığımız bu güzel manzaralar kalıyor.






11 Nisan 2025 Cuma

ORTA ÇAĞ RUHUNU YAŞATAN ŞEHİR: ESSLİNGEN

Esslingen am Neckar, Stuttgart’a sadece 15 dakika uzaklıkta bulunan küçük ama büyüleyici bir şehir. Buraya adım attığınız anda kendinizi modern Almanya’nın dışında, adeta bir masal kitabının içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Renkli evleri, tarihi sokakları ve korunan mimarisiyle Esslingen.

Aybars Dağ



Schelztorturm – Tarihin Sessiz Bekçisi

Şehrin en dikkat çekici yapılarından biri olan Schelztorturm, 13. yüzyılda inşa edilmiş. Zamanında bir şehir kapısı olarak kullanılmış ve Esslingen’in dış dünyayla olan bağlantısını sağlıyormuş. Aynı zamanda düşmanlara karşı gözlem ve savunma amacıyla da işlev görüyormuş. Bugün hâlâ ayakta oluşu, o dönemlerin mühendislik ve işçilik becerisine hayran kalmamak elde değil.

 



Korunmuş Mimari ve Zamanda Yolculuk

Esslingen’in en etkileyici yönlerinden biri, tarihi dokusunun büyük ölçüde korunmuş olması. Şehrin merkezinde dolaşırken yüzyıllar öncesine ait yapılarla iç içe yürüyorsunuz. Özellikle metrelerce yükselen kiliseler karşısında insanın aklına şu soru düşüyor:
 "Bu kadar eski zamanlarda bu yapılar nasıl inşa edildi?"

Günümüzde şehir estetiğine bu kadar önem verilmemesi biraz üzücü. Oysa burada, geçmişin inceliği her detayda hissediliyor.

 


Esslingen Kalesi ve Muhteşem Manzara

Esslingen Kalesi’ne ulaşmak biraz zahmetli ama kesinlikle buna değer. Ahşap iskeletle kaplanmış merdivenlerden çıkıyorsunuz. Tırmanış yorucu olsa da, ulaştığınızda karşılaştığınız şehir manzarası yorgunluğunuzu unutturuyor. Kalenin arka kısmında yer alan bahçe ise tam anlamıyla huzur dolu bir nokta. Manzara eşliğinde zaman geçirmek insana çok iyi geliyor.

 


Üzüm Bağları ve Şarap Kültürü

Kale manzarasına eşlik eden bir diğer güzellik ise üzüm bağları. Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, Baden-Württemberg eyaleti bağcılığıyla meşhur. Esslingen’de bu kültürün bir yansıması olarak, tepelerde üzüm bağları görmek oldukça doğal. Bu da şehrin sadece tarihiyle değil, doğasıyla da büyüleyici olduğunu kanıtlıyor.

 



Küçük Mola: Sıcak Çikolata ve Tatlılar

Esslingen’de yoğun geçen gezimizin sonunda bir kafede oturma fırsatı bulduk. Biz tercihimizi sıcak çikolatadan yana kullandık ve yanına bir de tatlı söyledik. Özellikle elmalı tart gerçekten efsaneydi.

 



Küçük Ama Etkileyici

Esslingen çok büyük bir şehir değil ama buna da ihtiyacı yok. Çünkü burada her şey dozunda. Tarihi yaşamak, güzel manzaralar görmek isteyenler için ideal bir rota. Tahminimce yarım gün içerisinde şehrin gezilmesi gereken noktalarının çoğunu görebilirsiniz.

 


Sevgiler…

BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken ...