Çikolata kokularının izini sürerek, dünyaca ünlü çizgi roman kahramanlarının gizlendiği mekanların bulunduğu sokaklara doğru götürüyor bizi adımlarımız. Güzel ve güneşli bir günde, tarihi yapılarla örülü bir şehri keşfetmenin keyfi üzerimizde. Önce, şehrin en ünlü çikolatacılarının yer aldığı, Avrupa'nın en eski pasajlarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert’te kısa bir tadım molası vereceğiz. Ardından, Belçika denince akla ilk gelen içecek olan biraların izini sürüp kuruluşundan bu yana atmosferini koruyan çok eski bir mekanda, şehrin kendine has biralarını yudumlayacağız. Çizgi roman kahramanlarıyla randevumuzu kaçırmadan, şehrin en büyük ve en canlı parkının ritmine kapılıp günü noktalayacağız.
Avrupa'nın En Eski Pasajlarından Biri: Galeries Royales Saint-Hubert
Şehrin tarihi meydanı Grand Place’a çok yakın bir konumda bulunan, Avrupa’nın en eski pasajlarından birine geliyoruz. Galeries Royales Saint-Hubert adlı bu pasajın girişinde, sizi yüksek sütunlar karşılıyor. Oldukça iyi korunduğu her halinden belli olan pasajda, özenle tasarlanmış dükkanlar ve en meşhur çikolata markalarının vitrinleri adeta birer mıknatıs gibi insanı kendine çekiyor. Biz de hiç vakit kaybetmeden, bu çekimin etkisine kapılıp dükkanlardan birine giriyoruz.
Brüksel’in en zarif ve en eski yapılarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert, 1847 yılında açılmış ve Avrupa’nın ilk kapalı alışveriş pasajlarından biri olarak kabul ediliyor. Cam tavanlı mimarisi sayesinde gün ışığını içeri alan bu pasaj, hem alışveriş hem de sosyalleşme için tasarlanmış dönemin öncü mekanlarından biri. Pasaj üç ana bölümden oluşuyor: Galerie du Roi (Kral Galerisi), Galerie de la Reine (Kraliçe Galerisi) ve Galerie des Princes (Prensler Galerisi). İçinde dünyaca ünlü çikolatacılar, butik dükkanlar, kafeler ve kitapçılar yer alıyor.
Belçika'nın Meşhur Çikolataları
Nazik bir “bonjour” ile karşılanıyor, hemen ardından sunulan çikolata ikramıyla anın tadını çıkarıyoruz. Ardından, birbirinden güzel ve çeşitli çikolatalarla dolu rafları, bir sanat müzesini gezer gibi, hiç acele etmeden keşfetmeye başlıyoruz. Çünkü buradaki çikolataların tamamı, çoğumuzun daha önce adını duyduğu özel çikolata yasalarına uygun olarak üretiliyor. Yani içlerindeki kakao oranı, belirlenen minimum seviyenin altına asla düşmüyor. Bu prensipli yaklaşım bile tek başına, bir şehrin neden belirli bir ürünle özdeşleştiğini açıklamaya yetiyor.
Belçika, çikolata üretiminde kaliteyi korumak için özellikle kakao oranı, kakao yağı kullanımı ve katkı maddeleri konusunda oldukça katı standartlara sahip. Geleneksel Belçika çikolatasında bitkisel yağ yerine kakao yağı kullanılması, yüksek kakao oranı ve katkıların sınırlı tutulması temel prensipler. Bu nedenle “Belçika çikolatası” denildiğinde, dünya çapında kalite ve el işçiliğiyle özdeşleşen bir üretim anlatılmak isteniyor. Bunun yanında Belçika çikolatası yüksek kalite ve zanaatkarlıkla anılsa da bu üretim kültürünün tarihsel arka planında sömürgecilik döneminin izleri bulunduğu gerçeği de akademik ve eleştirel çalışmalarda sıkça vurgulanıyor.
Çikolatacı dükkanında alışverişimizi yaptıktan sonra, keyifli yürüyüşümüze ayaküstü bir lezzet katmak için seçtiğimiz küçük karışık çikolataların nefis tadına bakmadan edemedik. Pasajda denk geldiğimiz bir film ya da dizi setinin ortasından geçip, hızla sonraki duraklara doğru ilerlemeden önce bir şeyler yudumlamak için hemen yakınlarda bulunan À La Mort Subite’ye geldik. 19. yüzyıl atmosferini hala muhafaza eden bu mekan, Brüksel’in en ikonik ve en eski kafe-barlarından biri.
İnternet üzerinden edindiğim bilgiye göre À La Mort Subite ismi “Ani Ölüm” anlamına geliyor ve kökeni 19. yüzyıl Brüksel’inde oynanan aynı adlı bir zar oyununa dayanıyor. Bu oyunda son elde her şeyin bir anda değişebilmesi, yani kaybedenin “ani bir düşüş” yaşaması nedeniyle bu dramatik isim kullanılmış. Zamanla bu oyun, dönemin kafe kültüründe sıkça oynandığı için mekanla özdeşleşmiş ve kafe de müdavimlerinin dilinde yerleşen bu isimle anılmaya başlamış. Bugün ise bu isim Brüksel’in en tarihi ve ikonik kafe-barlarından birini temsil ediyor.
Şehrin En Eski Barı: À La Mort Subite (Ani Ölüm)
Hikayesi olan tarihi mekanlarda bir şeyler içip vakit geçirmek bana her zaman büyük bir keyif vermiştir. Bu atmosferi sevgili eşimle paylaşmak ise ayrı bir güzellik. Çok yüksek tavanlı bu mekanda, duvarlarda dönemin müdavimlerine ve yönetici elitlerine ait olduğunu düşündüğümüz, zamanla yıpranmış çizimler ve fotoğraflar yer alıyor. Devasa aynalara baktığımızda ise sanki çok eski bir dönemde yaşayan insanlar bize bakıyor, günümüzdeki halimize gülümsüyor gibiydi. Belki de biraların etkisindendir. :) Isıtma sistemi de mekanın tarihi dokusuna uygun şekilde korunmuş; masaların yanında en eski tip kalorifer düzenekleri hala varlığını sürdürüyor.
Böyle bir mekanda, tarihin tozlarını yutar gibi soluklanırken bir şeyler yudumlamak ayrı bir keyifti. Tercihimiz, Belçika’ya özgü Kriek Lambic ve Mort Subite Gueuze Sur Lieoldu. Lambic, Belçika’ya özgü, mayası dışarıdan eklenmeyip havadaki doğal mikroorganizmalarla fermente edilen, ekşi karakterli bir bira türü. Kriek Lambic ise ekşi vişneyle birlikte fermente edilmesiyle elde edilen meyveli bir bira. Doğrusu, oldukça hoş ve soğuk servisle ferahlatıcı bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Klasik biralara benzetmeniz ise biraz zor.
Mort Subite Gueuze Sur Lie, şişede maya tortusuyla birlikte bekletilen bir gueuze türü. Bulanık ve yoğun bir görünüme sahip ve kendi özel bardağında servis ediliyor. Klasik biralardan farklı olarak daha ekşi, keskin ve doğal bir tat profili sunuyor.
Comics Art Museum
Mekanın yüksek ahşap kapısından dışarı çıkıp günümüze yeniden ışınlanırken, Belçika sokaklarının daha da hareketlendiğini fark ettik. Şimdiki durağımız ise çizgi roman karakterleri. Evet, Belçika çocukluğumuzdan hatırladığımız o sevimli çizgi roman ve çizgi film karakterlerinin doğduğu şehir. Bir an önce Tenten, Red Kit ve Şirinler ile buluşmak için Comics Art Museum’ün yolunu tuttuk.
Müzenin girişinde bilet aldığımız görevli, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizi de biraz şaşırtarak birden Türkçe konuşmaya başladı. Türkiye’yi çok sevdiğini ve bu ülkeye büyük bir sempatisi olduğunu, bu nedenle Türkçe öğrenmeye çalıştığını anlattı.
Comics Art Museum, Brüksel’in merkezinde yer alan ve “9. sanat” olarak kabul edilen çizgi roman kültürüne adanmış önemli bir müze. Müzede, Belçika’nın dünya çapında ünlü çizgi roman geleneğini oluşturan eserler(Tenten, Şirinler, Red Kit gibi karakterler dahil) tarihsel gelişimiyle birlikte sergileniyor.
Çizgi Roman Sanatı Müzesi (Comics Art Museum), yalnızca sevdiğimiz çizgi roman karakterlerinin ortaya çıkış hikayelerini değil, aynı zamanda günümüzde bu alanda çalışan sanatçıların eserlerini de sergileyen önemli bir sanat merkezi. Çizgi sanatına dair atölye çalışmalarının da yapıldığı bu müzede, hem tarihsel hem de güncel üretimi bir arada görme imkanı buluyorsunuz.
Bir yandan müzedeki birbirinden ilginç ve değerli eserleri gezerken, diğer yandan farklı bir salonda devam eden atölye çalışmalarına da tanıklık edebiliyorsunuz. Müzenin alt katındaki mağazada ise çocukluğumuzun sevimli karakterlerini içeren kitap, dergi ve çizgi romanlarını satın almak mümkün.
Burada küçük bir hatırlatma yapmam da gerekiyor. Brüksel’i ziyaret ettiğinizde çizgi roman karakterlerinin izini sürmek isterseniz, çocukluğumuzun kahramanlarına ait figürlerin sergilendiği Brussels Comics Figurines Museum’ü ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Biz maalesef saati kaçırdığımız için bu güzel müzeyi ziyaret edemedik.
Brüksel gezimizle ilgili olarak, bu şehre gelmeden önce gezip görülmesi gereken yerler hakkında bilgi edinmek için bazı sayfaları ziyaret etmiştik. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, iyi niyetli ve bilgilendirici içerikler dışındaki kişisel deneyimlere ve yorumlara çok da takılmamak gerekiyor. Çünkü çoğu yorumun aksine Brüksel’de gezilecek ve görülecek çok fazla seçenek var.
Neyi öncelediğinize, içinde bulunduğunuz ana ve karşılaşacağınız sürprizlere göre gezinizin şekilleneceğini, izlediklerinizle ya da okuduklarınızla birebir aynı deneyimi yaşamayacağınızı aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bu nedenle tamamen kendi planınıza odaklanıp adımlarınıza güvenmenizde fayda var.
Passerelle Tondo (Halka Köprü)
Şimdiki durağımız ise şehrin en ikonik ve orijinal simgelerinden ve şehrin en ilginç modern mimari yapılarından biri olan Passerelle Tondo adlı halka biçiminde tasarlanmış yaya köprüsü.
Bu ilginç yapı tarihi ve eski bir bina olan Belçika Federal Parlamentosu ile modern Forum binasını birbirine bağlıyor. İki bina arasında sıkışmış dev bir halkaya benzeyen bu yaya köprüsünün dış yüzeyi ise çevredeki binaları yansıtıyor.
Şehrin en önemli modern mimari yapılarından biri olan bu yapının bulunduğu cadde bulunan yapılar ve halka köprü hem modern hem de estetik yapısıyla meraklıları için fotojenik bir görüntü sağlıyor.
Brüksel Parkı
Kraliyet Parkı olarak da adlandırılan, şehrin merkezinde olmasına rağmen insana şehirden uzaklaşmış hissi veren; adımları beton zeminden toprağa taşıyan bu yeşil alanda, Brüksel’in nefes alma noktalarından birindeyiz. Banklarda dinlenenler, çimenlerde güneşlenenler, yürüyüş yapanlar, arkadaş gruplarıyla sohbet edenler, kitap okuyanlar, kendi halinde uzanıp kulaklığındaki müziğin ritmine kapılanlar... Parkın çevresindeki iş merkezlerinden çıkıp kravatlarını gevşeten, ceketlerini çıkararak kendilerini bu dingin atmosfere bırakanlar da burada.
Şehrin farklı ritimlerinden gelen herkes, sanki bu ortak dinlenme alanında buluşmuş gibiydi. Parkın sonunda ise Brüksel Kraliyet Sarayı (Royal Palace of Brussels) tüm ihtişamıyla bizi karşıladı.
Sanat Tepesi
Günümüzün son durağı olan Mont des Arts, yani Sanat Tepesi'ne geldik. Kraliyet Sarayı'nın bulunduğu üst bölüm ile şehrin tarihi ve turistik kalbi sayılan Grand Place arasında yeşil ve canlı bir bağlantı kuran bu alan; Kraliyet Kütüphanesi, Kongre Merkezi ve Ulusal Arşiv gibi önemli yapılarla çevrili. Harika peyzajı ve etkileyici manzarasıyla Brüksel'in en keyifli duraklarından biri.
Burada merdivenlere oturup bir sokak müzisyeninin melodilerine kapılmak ya da yakındaki mekanlardan aldığınız bir bira eşliğinde, basamaklara uyumlu şekilde tasarlanmış sandalyelerde şehrin ritmini izlemeye koyulmak ayrı bir keyif.
Tarihi yapıların görkemiyle modern binaların uyum içinde bir araya geldiği manzarayı seyretmek için yüzlerce kişi bu alandaydı. Brüksel'in geçmişiyle bugünü arasında kurduğu zarif dengeyi en iyi hissedebildiğimiz yerlerden biri de hiç kuşkusuz burasıydı.
“Bonjour madame, bonjour mösyö…” Güneşli, mükemmel bir Brüksel sabahı… Keşfedilmeyi bekleyen; daha şimdiden burnumuzu hazır ola geçiren nefis çikolata ve waffle kokularını içimize çekecek olmanın heyecanı içindeyiz. Isırınca çıtır çıtır dağılan harika bir kruvasan ile çayımı yudumlarken, bulunduğum otelin kahvaltı salonunun kaldırımla aynı hizada tasarlanmış büyük camekanının dışına gözüm takılıyor. Bisikletleriyle işlerine doğru yola koyulan insanlar, çevrilen pedallarla şehrin sabah ritmini usulca başlatmış bile. “Bugün çok keyifli geçecek” diyorum içimden. Başka bir ülke, başka bir başkent… Avrupa’nın kalbi sayılan; Avrupa Birliği ve NATO gibi kuruluşların merkezine ev sahipliği yapan Belçika Krallığı’nın başkenti Brüksel’deyiz. Pekala bir Benelüks gezisi olabilecekken Hollanda’yı başka bir zamana bıraktığımız; ama masalsı bir kentle final yapacağımız, çikolata tadında bir yolculuğun ilk adımı bu.
Lüksemburg'dan Trenle Brüksel'e Geçiş
Trenler, her zaman en sevdiğim ulaşım araçlarının başında geldi. Karayollarına kıyasla belki de en güzel manzaralara yakın yerlerden geçmeleri; kimsenin kolay kolay yolunun düşmeyeceği kasabalarda ve küçük yerleşimlerde duraklamaları… Otobüs yolculuklarında bir türlü bulamadığım o konfor ve rahatlığı sunmaları cabası. Bozkırı, dereleri, tepeleri geçerken; bir şiir nezaketinde akıp giden manzaralar eşliğinde, demir raylar üzerinde ilerleyen vagonlarda sanki hiç söylenmemiş sözcükler, henüz yaşanmamış anılar yüklü. Ve trenler, iki şehri birbirine bağlayan bir ulaşım aracından çok, adeta onların kalp damarları gibi… İki sevgilinin birbirine bağlandığı, birbirine tutunduğu sonsuz bir hat gibi.
Üç saat süren ve çok keyifli geçen bir tren yolculuğu ile bu kez hem şehir hem de ülke değiştiriyoruz. Vardığımız her istasyonda, vagonlara sadece yeni insanlar ve bavullar değil; sanki yeni hikayeler ve romanlar yükleniyor. Her telden, her renkten birer insan ansiklopedisi gibi trenler… Tren rayları kadar düşündüremez ve hayal kurduramaz insana başka hiçbir şey. Bu kadar iddialı bir cümle kurmak ise, kendi halinde bir gezginin düş sarhoşluğundan başka nedir ki…
Brüksel Midi İstasyonu’nda sonlanıyor bu tatlı yolculuk. İnsanları gözlemlediğim, camdan akan manzaralar eşliğinde kitaplara; oradan da türlü türlü hayallere daldığım bu yolculuğun sonunda, şimdi bambaşka bir ülkenin sokaklarını adımlayacak olmanın heyecanı sarıyor beni.
Üç gece konaklayacağımız otel, istasyona yalnızca birkaç dakika mesafede. Bir başka gözlemim ise şu: Avrupa şehirlerinde, özellikle tren garlarının çevresi; evsizlerin, bağımlılarının ya da hayatın kıyısında kalmış insanların kendilerine yer bulduğu alanlara dönüşmüş. Gar binasından adımımızı atar atmaz, burada da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Anderlecht'te Bir Sabah
Yeni bir güne, Avrupa takımlarıyla oynanan futbol maçlarından adını bildiğimiz Anderlecht’te başlıyoruz. Bu bölgeyi seçmemizin sebebi ise oldukça basit: Tren ve otobüs transfer noktalarına yakınlığı ve şehrin hem turistik hem de gündelik yüzünü, adeta bir madalyonun iki yüzü gibi gözlemleme imkanı sunması. Anderlecht, yalnızca Belçikalıların değil; farklı coğrafyalardan göç ederek buraya yerleşen insanların da yaşadığı, Brüksel’in çok kültürlü belediyelerinden biri.
Bu yönüyle, kendi ülkelerinden çeşitli sebeplerle ayrılıp buraya gelenlerin yeni hayatlarına tutunmaya çalıştıkları bir geçiş ve başlangıç noktası gibi. Kendi halinde, sakin bir atmosferi var. Balkonumuzdan baktığımızda ise caddeye hakim, 19. yüzyıl Brüksel mimarisinin karakteristik bir örneği olan, Anderlecht’te yükselen o zarif belediye binası karşılıyor bizi.
İşeyen Çocuk Heykeli
Grand Place’a, yani şehrin en görkemli tarihi ve turistik noktasına doğru yaklaşık 15 dakika sürecek yürüyüşümüze başlıyoruz. İlk durağımız ise, neden bu kadar popüler olduğunu gördüğüm kalabalıkla bir kez daha sorguladığım, şehrin en ikonik simgelerinden biri: Manneken Pis, yani “İşeyen Çocuk” heykeli.
Üzerinde o güne özel giydirilmiş kıyafetlerle karşımıza çıkan, yalnızca 60 cm boyundaki bu küçük heykel; turistlerin en çok ilgi gösterdiği noktaların başında geliyor. Hatta heykelin farklı zamanlarda giydiği kostümlerin sergilendiği bir müze de hemen yakınında yer alıyor. Ancak bu bölgede bizi asıl cezbeden şey, sokaklara yayılan o nefis çikolata ve waffle kokuları; bizi yavaş yavaş şehrin kalbine doğru çekmeye başlıyor.
Manneken Pis, yalnızca küçük bir heykel değil; şehri kurtardığına dair anlatılan efsaneleri ve yüzyıllardır süregelen renkli gelenekleriyle Brüksel’in en canlı simgelerinden biri. Yıl boyunca farklı kostümlerle giydirilen bu 60 santimetrelik figür, kimi zaman bir ülkeyi, kimi zaman bir mesleği ya da özel bir günü temsil ederek adeta şehrin hafızasını üzerinde taşıyor. Hatta bazı özel günlerde çeşmesinden su yerine bira akıtılması gibi ilginç ritüellerle, sıradan bir heykelden çok daha fazlasına dönüşüyor.
En Ünlü Meydan:Grande Place
Ve işte şimdi Avrupa'nın en ünlü tarihi meydanlarından birindeyiz. Bir anda 17. yüzyıla ışınlanmış gibi hissediyoruz. Meydanın ortasında faytonlar dolaşıyor; etrafımız ise gotik ve barok tarzda inşa edilmiş tarihi binalarla çevrili. 360 derece açıyla çekmeye çalıştığımız videolarla, kendi kişisel arşivimize adeta sanatsal bir kayıt düşüyoruz; ardından bu tarihi mirasın sunduğu görsel şöleni bir süre çıplak gözle izlemeye koyuluyoruz.
Altın varaklarla süslenmiş, incelikli cephe detaylarıyla gökyüzüne meydan okuyan kuleleri ve figürleriyle özenle korunmuş bu yapılar, kültür ve sanata meraklı herkes için ilham verici. Bir ressamın tuvali, paleti ve şovalesiyle bir köşeye kurulup resmetmek isteyeceği kadar etkileyici ya da bir hikaye anlatıcısının ceketinin cebinden not defterini çıkarıp, 1800’lü yılların kayıp kahramanlarının izini süreceği bir hikayenin ilk cümlelerini yazmaya başlayacağı kadar büyüleyici.
Brüksel’in kalbi Grand Place (Felemenkçe: Grote Markt), Avrupa’nın en etkileyici meydanlarından biri olarak 17. yüzyıldan bu yana şehrin ekonomik ve kültürel merkezi. Gotik ve barok tarzı binalarıyla dikkat çeken meydanda, zarif kuleleri ve süslemeleriyle Belediye Binası (Hotel de Ville) simge konumunda. Altın varaklı cepheleriyle tüccar evleri ise 17. yüzyılın zengin lonca kültürünü yansıtıyor. Her bina, geçmişteki lonca ve meslek gruplarını simgeleyen detaylarla süslü. Belediye Binası’nın kule saatinde Brüksel’in koruyucu azizi St. Michael heykeli yer alıyor. Bu tarihi zenginlik 1998’de UNESCO Dünya Mirası olarak tescillenmiş.
Hayranlık Uyandıran Sanat ve Estetik
Meydandaki en ihtişamlı ve büyük yapı, aynı zamanda Brüksel Belediye Binası, şehrin en önde gelen simge yapılarından biri. Sanatla ve estetikle yoğrulmuş bu muazzam mimari işçilik, her detayında insana “Bunu nasıl yaptınız?” sorusunu sordururken hayranlık uyandırıyor. Brüksel Belediye Binası’nın 96 metre yüksekliğindeki kulesi, tepesindeki Aziz Mikail heykeliyle, şehri gözeten ve koruyan bir muhafız gibi Brüksel semalarında yükseliyor.
Günümüz modern yapılarındaki yüzeysellik; algısal derinliğe ve estetik dokunuşlara yeterince yer verilmemesi ya da bunlardan, yüksek emek ve maliyet gerektirdiği için kaçınılması gibi kimi zaman haklı sayılabilecek nedenler, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bu yapılar karşısında insanı ister istemez bir kıyas yapmaya ve çeşitli sorgulamalara itiyor.
Mekanın ve insanın içinde yaşadığı fiziksel koşulların nezaket, sıcaklık ve görselliği doğrudan etkileyip şekillendirdiği düşünüldüğünde, günümüzde giderek birbirinin kopyası haline gelen yapılarla birlikte siyah ve beyaz tonların hakim olduğu daha keskin bir dünyaya savruluyoruz. Ve belki de farkında olmadan, bizi yavaş yavaş daha mekanik, daha tekdüze varlıklara dönüştüren dijital bir karanlığın içinde kayboluyoruz.
Aynı Ritüel, Farklı Şehirler
Grand Place’a çıkan zarif sokaklardan birinde ise turistlerin inanışına göre Brüksel’e bir gün yeniden gelmek için dokundukları ünlü bir heykel bulunuyor; adı Everard 't Serclaes. Bu bronz heykel, 14. yüzyılda Brüksel’in özgürlüğü için savaşan bir kahramanın anısına yapılmış. Heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve şehri ziyaret edenlerin bir gün yeniden Brüksel’e döneceğine inanılıyor. Zaman içinde, sürekli dokunulmasından dolayı yüzeyi de belirgin şekilde parlaklaşmış.
Biz de bu ritüelin bir parçası olmaktan geri kalmıyoruz; heykele dokunup, bizi buralara kadar sürükleyen rüzgarın hep esmesini diliyoruz.
Brüksel’deki bu dokunma ritüeli, bize Charles Köprüsü üzerindeki Aziz John of Nepomuk Heykeli’ni hatırlattı. Benzer bir inanış ve gelenek orada da sürdürülüyor. O heykele dokunmanın iyi şans getirdiğine ve bir gün Prag’a yeniden dönüleceğine inanılıyor.
Farklı şehirlerde, farklı heykeller ama aynı ritüel. İnsanlar dokunarak bir bağ kuruyor; şansa, umuda ve yeniden dönme ihtimaline tutunuyor. Belki de modern zaman insanının, hayranlık uyandıran bu tarihi şehirlerle karşılaştığında; modernizm öncesi döneme ait rivayetlere, efsanelere ve masalsı anlatılara bir anlığına da olsa yeniden inanmak istemesiyle ilgili bu. Belki bu ritüellerin ortaya çıkışı ve insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine yapılmış akademik çalışmalar da vardır.
Günümüzde ise dokunmanın sakıncalı görüldüğü, mesafeli olmanın ve teması minimumda tutmanın doğru davranış biçimi sayıldığı bir gerçeklik içindeyiz. Oysa bu heykeller, dokunmanın yalnızca fiziksel bir temas değil, aynı zamanda hatırlama, bağ kurma ve hissetme biçimi olduğunu fısıldıyor. Temasın azaldığı bir dünyada insanın giderek daha mekanikleştiğini düşündürüyor bu tür ritüeller.
Jeanneke Pis - İşeyen Kadın Heykeli Şehrin tarihi sokaklarının keyfini çıkararak bir başka noktaya ulaşıyoruz. Burası, aynı zamanda şehrin en ünlü mekanlarından birine ev sahipliği yapan dar ve hareketli bir sokak. İşeyen heykellerin ikincisindeyiz; bu kez karşımızda, İşeyen Kadın Heykeli Jeanneke Pis var.
Heykel, eski bir sokağın içinde adeta saklanmış gibi. Tesadüfen bulunacak türden değil, buraya gelenler genellikle “dersini çalışmış” gezginler. Bu küçük çıkmaz sokak, ziyaretçilerini yalnızca bir heykelle değil, aynı zamanda bir keşif duygusuyla da ödüllendiriyor. Üstelik bu keşfin hemen yanı başında adeta bir bira mabedi yükseliyor. Jeanneke Pis’in önünde de benzer bir ritüel sürüyor. Dilekler tutuluyor, paralar atılıyor ve elbette fotoğraf çekme yarışı hiç bitmiyor.
Herkesin dikkati heykele kilitlenmişken, benim odağımda ise tam karşısındaki başka bir mekan var. İçerisinde iki binden fazla bira çeşidi barındıran ve Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş olan Delirium Café. Bira kültürüne meraklı biri için otomatikman bu mekana yönelmek, sanırım tam da beklenen bir hareket.:) Belçika biralarını ve dünyanın her yerinden biraları tadabileceğiniz şehrin en popüler ve en rahat mekanlarından biri burası.
Brüksel Balık Pazarı
Bu yazının konusu olan son durağımız ise, her ne kadar biz de turist olarak şehri keşfediyor olsak da, turistlerin yoğun olduğu merkezden biraz uzaklaşmamızı sağlıyor. Burada, Brüksel’de yaşayanların günlük rutinlerini, iş yaşamlarını ve tercih ettikleri mekanları gözlemleme fırsatı buluyoruz.
Tarihi şehir meydanına uzak sayılmayacak bir konumda yer alan bu bölge, eskiden bir liman olarak işlev görüyormuş. Günümüzde deniz ve kanallarla bağlantısı tamamen kesilmiş olsa da içinde deniz ürünleri sunan restoranların sıralandığı, özellikle akşamları yoğunluğun arttığı eski bir balık pazarına ev sahipliği yapan tarihi bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Flemenkçe adıyla "Vismet" olarak biliniyor.
Place Sainte-Catherine ise, eski liman bölgesinin kalıntıları üzerinde kurulu ve şehrin en keyifli meydanlarından biri. Burada, gotik ve romanesk mimarinin birleşimiyle inşa edilmiş St. Catherine Church adlı tarihi yapıyı görüyoruz. Meydanın çevresinde eski kanal izleri ve tarihi yapılar hala gözlemlenebiliyor. Grande Place, yani şehrin kalbi sayılabilecek tarihi meydana kıyasla, burası daha sakin ve yerel halkla daha fazla temas kurabileceğimiz bir atmosfer sunuyor.
Tarihsel olarak Brüksel, Senne Nehri üzerinden denizle bağlantılı bir şehir. Place Sainte-Catherine civarı ise uzun yıllar liman ve balık pazarı bölgesi olarak işlev görmüş. 19. ve 20. yüzyıllarda nehir kanalları kapatılmış veya doldurulmuş; ardından bölge, şehir merkezinin gastronomi ve turizm alanı haline gelmiş. Bugün kanal izleri ve eski pazar isimleri, bölgenin tarihi geçmişini hala günümüze taşıyor.
Şehirde keşfedilecek daha çok yer var. Vismet’e veda edip tarihi sokaklarda yeniden gezinmeye devam ediyoruz. Buram buram tüten, nefis kokular bizi içine çekiyor. Tadına doyamadığımız çikolataları almak için bir diğer tarihi mekana doğru adımlarımızı hızlandırıyoruz. O mekan ise Galeries Royales Saint-Hubert yani Brüksel’in ünlü ve tarihi pasajı.
Burada, birbirinden lezzetli çikolataları tadıp enerjimizi yükseltecek, ardından bir başka tarihi mekanda Belçika biraları eşliğinde şehri keşif turumuza küçük bir mola vereceğiz. Kim bilir, Brüksel’in çizgi film kahramanları arasında hepimizin bildiği küçük mavi "Şirinler", bir çikolatacı dükkanının köşesinde karşımıza çıkabilir.