Karadeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karadeniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026 Cuma

DENİZE VARMAK İÇİN

Aşağıihsaniye diye bir köy var bende. Daha nice köy var, ceplerimden bacalar tütüyor benim. Topraklarından yüzyıllar öncesinden sürülenlerin hikayelerini saklıyorum yamaçlarımda. En eski ağıtlarla büyüyen çayırlarımda, inekler ve kuzucuklar geziniyor. Gökyüzü umarsız bir çoban gibi başımda bekliyor, yağmuru ha şimdi ha birazdan yağdıracak gibi. Sırtım üşüyor en çok kış gecelerinde. Denizden mavi desenli rüzgarlar esiyor acı acı. Sert yüzüm bir ova gibi yumuşuyor ve gülümsüyorum bir çocuk gibi trenler geçince kenarından Filyos'un... Kokaksu treninden az önce inmiş gibi gelen baharı karşılıyorum. Yorgunluğun demini çeken güneşli bir pazar gününde, şehirden misafirlerim geliyor, şiir gibi adım sesleriyle... Her adımları toprağı öper gibi. Nazik, içten ve incitmeden. “Bir gün elbet sana döneceğiz” der gibi sarılıyorlar toprağın büyülü kokusuna. Koynuma alıyorum onları, kuytularımda açan akyıldız çiçekleri gibi bembeyaz ve el değmemiş sırlarımı veriyorum onlara. Dokunuyor, dinliyor; sonra yorulup dinleniyorlar. Deliriyorlar mutluluktan baharda giyindiğim renkleri görünce. Hepsini toplasan benim dev gövdemde ancak bir tırtıl kadar ederler. Haritada yemyeşil bir dağım, diz çökmüşüm Kızılkum'a doğru. Yağmurda kaybolacak tüm ayak izleri, buradan geçti hepsi, denize varmak için...



Parçalı bulutlu bir Bartın sabahında yola koyulduk. 45 dakika süren yolculuğumuzun sonunda, yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Çaycuma’ya bağlı Saltukova Beldesi’ndeki Aşağıihsaniye Köyü’nün girişinde araçlarımızdan indik.




Çaycuma Doğa Sporları ekibinin de katılımıyla kalabalık sayılabilecek bir grup oluşturarak, harika bir rotayı adımlamaya hazırlandık.




Başlangıç noktamız olan Aşağıihsaniye Köyü’nün ilginç bir özelliği olduğunu ise internette köy hakkında bilgi edinmek ve haritadaki konumunu keşfetmek için yaptığım bir arama sırasında öğrendim.




2019 yılında yayınlanan bir habere göre, Türkiye’deki Abhaz diasporası burada daha önce bilinmeyen, Abhaz kökenlere sahip yaklaşık 300 aileyi keşfetmiş. Köy sakinlerinin, atalarının yüzyıllar önce kendi topraklarından zorla sürüldüğünü bildikleri ortaya çıkmış. Ancak  köy sakinlerinin hiçbiri Abhazca konuşamıyormuş. (1,2)




Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan Abhazya Cumhuriyeti, bugün uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul edilse de fiilen bağımsız bir yapıya sahip. Abhaz diasporası ise 19. yüzyılın ortalarında Rus-Kafkas Savaşı’nın ardından anavatanları Abhazya’dan zorunlu göçe tabi tutulan ve Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Abhazların oluşturduğu topluluğu ifade ediyor.




Bu coğrafya, yalnızca doğal güzelliklerinin zenginliğiyle değil; farklı kimliklerin bir arada yaşadığı kültürel çeşitliliğiyle de dikkat çekici bir derinlik sunuyor.



İlkbaharı kovalayan bir kelebek misali, ağır adımlarla köy yolunu aralayıp doğanın koynuna doğru ilerliyoruz. Önümüz yeşil, yönümüz mavi bugün. Orman yolunun rampalarında, tertemiz havaya açılıyor içimizde kış boyu kapalı kalan pencerelerimiz.




Günümüzde bu topluluk, başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Abhazların Türkiye’de yoğun olarak yaşadığı bölgelerin başında Karadeniz geliyor. Nitekim Çaycuma’ya bağlı Saltukova beldesi ve çevresi de bu yerleşim alanlarından biri. Burada Abhazların köklü kültürünün izleri hala canlılığını koruyor. Son dönemde Saltukova’da düzenlenen Kültür ve Dayanışma Etkinliği ise bu kültürel sürekliliğin önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.




Güneş yakıyor, yokuşa vurdukça kendimizi… İncelmek, hızlı başlayan bir moda gibi, bir anda atılıyor üzerimizden kışlıklar, kalın kıyafetler. Terlemek, ıslanmak, çamura bulanmak, tozlanmak, düşmek, kalmak… Hepsi dahil bu gidişe. Hepsi olağan.
Rüzgar estikçe denizden doğru acı acı, elimdeki batonun boş delikleri ormanın melodisini çalan bir flüte dönüşüyor. Bir köşeye çömelmiş, dinlenirken dinliyorum. Birkaç yudum suyla yenileniyor hücrelerim ve bir şarkı mırıldanıyorum; yalnızca içeriye ses veren bir kulaklık gibi.




Kollarını gökyüzüne uzatmış gibi duran ağaçların arasından masmavi deniz görünüyor. Rüzgar kesiliyor ama yine de yer yer gölgeler üşütüyor. Sadece orman yolunda, aynı tempoda yürümek bize göre değil. Bir aksiyon bekliyordum, uzun molanın ardından dar bir patikadan deli ormana dalıyoruz. Öncümüz, elindeki bıçkıyla dikenleri yara yara yol açıyor bize.



Yağmur derelerinin nemli çamurundan geçip denize çıkan yola varmak için yürüyoruz. Eğilerek, doğrularak, kayıp düşmemek için ağaç gövdelerine sarılarak; dere yatağının kaygan çamurunda atlayıp zıplayarak ilerliyoruz.




Yeniden orman yolundayız. Son durak deniz. Hiç acelemiz yok. Keyfini süre süre varıyoruz çölü andıran kum tepelerine.




Tepeden bakınca kumsalın ortasında bir dere, derenin kenarında bir çimenlik ve otlayan inekler görünüyor. Böyle bir güzellik dünyanın kaç yerinde var ki… "Bir de değerini bilebilsek" diyorum yüksek sesle.




Kumsalda inekler dolaşıyor. Yolunu şaşırmış değiller; tam olması gereken yerdeler. Kartpostal gibi bir manzara. Avrupa’da olsa herkesin hayran kalacağı türden.




Kum tepelerine çıkıp birkaç manzara fotoğrafı ekliyoruz kişisel arşivimize. Daha bitmedi. Kumsalın diğer ucunda bitecek yürüyüşümüz. Plajı bir uçtan bir uca yürümeye başlıyoruz şimdi.




Kumsalın Kızılkum tarafından Hatipler Plajı’na doğru uzanan yönünde ilerledikçe, dönüp arkamıza baktığımızda Filyos Limanı kendini göstermeye başlıyor. Manzaranın doğallığını bozsa da artık o da bir gerçek ve ihtiyaç. Fotoğraflardan silmeye kalksak da orada duruyor.




Üşütüyor denizden esen rüzgar. Biraz dinse keşke diye beklesek de bizi dinleyecek gibi değil Karadeniz. Kumsalın bir ucuna vardığımızda en acil ihtiyaç; termostaki sıcak su, çay ve enerjimizi toplamak için birkaç küçük atıştırmalık...




Kimimiz çimenlere çöküyor, hepimizde rüzgarın bıraktığı hafif bir sersemlik var. Başımda hafif bir ağırlık hissediyorum. Temiz hava ve rüzgar çarpmış olmalı.




Yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşün sonunda Bartın’a dönme vakti geliyor; bir rüyadan uyanır gibi. Sağımız solumuz adeta İsviçre Alpleri gibi; küçük köy evleri, yemyeşil çayırlar, yamaçlar… Tıyırtı rampasından doğru salıyoruz kendimizi Bartın'a. Bir sonraki merak ettiğimiz rotaya dek, şimdilik bu kadar...



Teşekkürler Dünya!  







Kaynak:
(1) https://ajanskafkas.com/manset/turkiyede-iki-abhaz-koyu-kesfedildi/
(2) https://abaza.org/tr/iki-yeni-abhaz-kyoyyu-tyurkiye-abhaz-kyultyur-dernekleri-federasyonuna-dahil-olacak

9 Ekim 2025 Perşembe

BARTIN'DAN AMASRA'YA YÜRÜMEK

Geçen yıl bu rotada yürümeyi çok istemiştim. Hala aklımda kalan, yürümek isteyip de henüz gerçekleştiremediğim birkaç rota daha var… BARDOSK74’ün yeni yürüyüş sezonu açılışı paylaşımını görür görmez, bu defa yağmur da yağsa çamur deryasında da yüzsek yürüyeceğim dedim. Hafta sonları rutinlerinden biridir Bartın’dan Amasra’ya gitmek… Bu sefer arabayla gitmenin konforunu bir kenara bırakıp, bambaşka bir yoldan; uzun, ince patikalardan yürüyerek ulaştık Karadeniz’in bu güzel kıyısına. Balıkçılar ve martılar karşıladı bizi. Özlemini çektiğim doğanın içindeki bu 15 kilometrelik yürüyüş, yalnızca Bartın’dan uzaklaşmak değildi. Geride kalan haftanın omuzlarımıza yüklediği her ne varsa hepsini üzerimizden atmak; varış noktasından çok, oraya varacak olmanın güzelliğini yaşadığımız o anların peşinden yürümekti. “Yürümenin Felsefesi”ni bir nevi böyle okumaktı…



Her zamanki bindiğimiz noktada yağmurdan sonra açan gökyüzünün tazelediğinde bizi başlangıç noktamıza götürecek olan aracımızı beklerken, önümüzde çok güzel bir günün bizi beklediğini hissettik. Bu güzel enerji sabahın erken saatlerinde deli deli yağan yağmurun dinişi gibi tüm sakinliği ve dinginliği ile üstümüze çökmüştü.




 
Başlangıçta nemli toprak kokusunu içimize çekerken, tenimize dokunan güneş ışıklarının giderek yükselen sıcaklığı bizi bir anda yaz mevsimine götürdü. Kocareis Köyü'nü geçer geçmez ormana ve sonbahara yüzünü dönmüş yamaçlara doğru adımlarımızı atar atmaz grubumuzla birlikte kuzeye doğru yol almaya başladık.




Kuytu köşelerde, uçurumların kenarında, vadilerin içlerinde ağaçların doğal bir şekilde kamufle ettiği evlerin yanından geçen bu yolda bir süre adım seslerimizden başka ses işitmez olduk. Sohbetler zaman zaman yerini içsel konuşmalara bıraktı. 



Rüzgar esti, adım seslerimize kulak kesilen uzaktaki ıssız köylerin huzursuz köpekleri havladı, botlarımıza yapışan çamurların çıkardığı gıcırtılı tuhaf sesler içimizde bir yerlerde unutulmuş ve yüzeyi pas tutmuş bakımsız bahçe kapılarının açılışının sesine dönüştü. İncelme molasında ise şehirde büründüğümüz tüm rolleri tek tek üzerimizden atarak doğaya geri döndük.  



İşte bu manzaranın tadını çıkarırken, “Mavi Duvar” şarkısından etkilenmiş ama duvarın rengini sonradan beğenmeyip de çekip gitmiş birinin yaptığına benzettiğim, tepedeki tek katlı bir evin bahçesinde dinlenme molası verdik. 


Yürüdüğümüz güzergah boyunca, Kazpınar Köyü’ne çıkan orman yoluyla kesişen yol ayrımına kadar, kestane ve defne ağaçlarının hoş kokulu yaprakları arasında ilerledik. Yere düşen minik kestanelerden tatmadan geçmedik. 


Şans getirdiğine inanılan defne yapraklarını ise, yemeklere kattığı lezzeti de düşünerek, doğadan bir tutam ödünç aldık. Biraz daha ilerlediğimizde köpek havlamaları iyice yakınımızdan gelmeye başladı. Gördük ki, çitlere av köpeklerini bağlayan bir avcı grubu, Milli Parklar'dan gelen görevlilerinin gözetiminde yaban domuzu avına çıkmış.




Artık deniz seviyesinde sona erecek olan yemyeşil yamaçlardan inmeye başlamıştık. Yaprak kıpırtılarının arasından görünen bir parça deniz mavisi, içinde bulunduğumuz renk cümbüşüne sonsuzluk kattı. 



Patikanın kenarında yükselen ve tatlı esintide hafifçe sallanan dağ çilekleri — yani buralardaki adıyla beydin — gizli gizli denize yaklaştığımızın haberini vermenin mahcubiyetini üzerlerinde taşır gibi kızarmaya başlamışlardı. 



Doğrusu, bu özel meyvenin tadına bakmadan da duramadık. Kararında tüketildiğinde sağlığa iyi gelen bu meyve ağaçlarının bulunduğu, denize bakan yamaçlarda kuşburnu meyveleri de avuçlarımıza birer yol ikramı gibi toplanıverdi.



Tarlaağzı Köyü'ne geldiğimizde meydandaki caminin önündeki banklarda grubun geride kalan kısmını beklemek için kısa bir mola verdik. Etrafta oyun oynayan çocuklardan başka kimse yoktu. 




Köyün sakinleri bu güneşli ve sıcak pazar gününü ya evlerinde ya da bahçelerinde geçiriyordu. Köyün içindeki yokuştan yürümeye devam ettik ve Tarlaağzı Limanı'na geldik. Burası yürüyüşümüzün son noktasıydı. Limandaki merdivenlerden plaj tarafına geçtik.




İyice acıkmıştık. Çayımızın eşliğinde sandviçlerimizi yerken, tepemizde martı çığlıkları, sakin bir ekim denizinin dalga kıpırtıları ve balıkçı motorlarının sesi bize eşlik etti. Yeme içme faslı bittiğinde, yorgunluğun da etkisiyle masmavi gökyüzüne ve hemen önümüzdeki denize karşı uzandık. 



Uzaktan bakınca, kıyıya vuran deniz sarhoşu balıklar gibiydik. Plajın simsiyah renkteki küçük çakıl taşları ise bu koyda bir şeylerin yolunda gitmediğini kulağımıza fısıldayıp duruyordu...







Teşekkürler Dünya! 








 




23 Aralık 2024 Pazartesi

FIRTINADA DENİZE DOĞRU

Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden Bartın için kuvvetli sağanak yağış ve fırtına uyarısının yapıldığı bir pazar günü sabahına uyandık. Evden çıktığımızda etrafta fırtına öncesi sessizlik hakimdi. Yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Hava soğuktu ancak yeni rotamız için içimizi ısıtan o heyecanla durağa kadar yürüdük. Yola çıktığımızda Amasra tarafından kapkara bulutlar üstümüze üstümüze geliyordu ya da biz onlara doğru gidiyorduk. Biraz sonra ıssız ormanın derinliklerinde çamurlara bulanıp şelalelerin böldüğü sis çökmüş köy yollarına varacaktık. Bu hikaye her zaman güneş açmaz. Gümüş renkli yağmurlu bir günde yürümeyi herkes sevmez. Giydiği botun tabanı düşer de bu yola revan olan durmaz. Rüzgarın çaldığı ıslığı dinleyenin aklında hiçbir soru kalmaz. Tepede bir bankın üzerinde uzanıp gökyüzüne bakarken kurduğun hayallerini bile ıslatan bu yağmur her zaman yağmaz. 



Gürcüoluk Mağarası'nın girişindeki alandayız. Köy yollarının zikzaklarında bir sağa bir sola döne döne ilerlerken hafif sarhoşluk yaşadık. Araçtan inince temiz havayı derin derin içimize çekmek iyi geldi. Tozluklarımızı giyip yürüyüşe başlamak için son hazırlıklarımızı yaptık.



Yağmur nedeniyle adeta bataklığa dönen taşlı ve kırmızı renkteki topraklı patikadan ilerlemek kolay değildi. Konfor alanımızdan çıkıp normal zamanlarda üstümüz başımız çamur olacak diye imtina ettiğimiz su birikintilerinden geçmek ne kadar güzel.


Attığımız her adımda daha da battığımız orman yolunda çamur deryasında yüzer gibiydik. Ayaklarımız botlarımıza yapışan kalın çamur tabakasından dolayı sanki her birine 5'er kiloluk dambıl bağlanmış gibi ağırlaştı. Böyle bir günde böyle yağmurda olacak o kadar. Hem bacaklarımız güçleniyor fena mı?



Keyfimizi kaçıran hiçbir sorun yoktu. Kısa molalarda yol kenarlarında istif edilmiş ağaç kütüklerini masa olarak kullanıp yağmurun altında ve soğukta sıcak bir kahve içmekten başka o anda daha keyifli ne olabilirdi ki?



Dik yamaçlardan geçerken denizden doğru deli deli esmeye başlayan rüzgar fırtınanın başlangıcını haber verdi. Sanki yağmur damlaları değil deniz suyu yağıyor gibi hissettim bir an, ağzımda tuz tadı vardı.



Fırtına yükseldikçe biz de dağlara doğru yükseldik. Çamur iyice derinleşti. Botlarımız saplanmaya başladı. Bağcıklarını sıkı bağlamasak botlarımız bastığımız yerde kalacaktı. Bu orman kuyu gibi bizi içine çekiyordu.



Kamyonlar geçmeye başladı birbiri ardı sıra... Kum çekiyoruz dedi şoför çimentoya. Ağaçlardan eser kalmamıştı. Rüzgar bile esmiyordu kum çıkartılan alanda. Kum kamyonlarının damperlerinin rengine döndü çamur bile. Her yeri kendimize benzetiyoruz, aslında kendi kuyumuzu kazıyoruz.



Bir yere geldik ki orada sadece ağaçlar konuşuyordu. Biz sadece dinledik. Ve kütüklerin üstündeki kav mantarlarının faydalarını öğrendik. Ormanda ansızın çıtırdayan ağaç dallarının sesleriyle irkildik. Bizi uzaktan takip eden yaban domuzu yavrularını gördük.:)



Bu çamurlu botlarla araca binemezdik. Köydeki caminin bahçesindeki çeşmede başladı temizlik. Yağmur yağdıkça yağdı. Rüzgar estikçe esti. Musalla taşının üstünü kapatan derme çatma sundurmanın altında dizildik. Yukarıdakine "O gün bugün değil bizi bekleme. Bugün son durak deniz" dedik. :)



Akkonak Köyü'ne geldiğimizde ilk durağımız Akarsu Camping'deki Barış Bahçesi'ydi. Sevgiyle andık Barış Akarsu'yu. "Hava ile bütün su ile bütün güneş ile bütün şehrin bıraktığı zamanki gibi" olmadığını O'na söylemedik.



Fırtınada denize doğru geldik. Küçük bir kulübede içimiz ısınsın diye sıcak bir şeyler içip biraz dinlendik. Karadeniz'in dalgalarından dolayı Delikli Şile'den geçemediğimiz için de dileklerimizi başka bir güne erteledik.       



"Kalbinizden sevgiyi hiç eksik etmeyin; çünkü sevgi her şeyin anahtarıdır ve paylaştıkça çoğalır."  Barış Akarsu




Teşekkürler Dünya!     

    


6 Ağustos 2024 Salı

2 GÜNLÜK DENİZ KAMPI - PİLAVKUM

Bartın 74 Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü (Bardosk74) üyeleri ile birlikte hafta sonu Güzelcehisar Köyü yakınlarında bulunan Pilavkum'da harika bir deniz kampı etkinliği gerçekleştirdik. Karadeniz'i ve masmavi gökyüzünü sol yanımıza, yeşilin binbir tonunu barındıran dağları sağ yanımıza aldık. Kamp yükümüzü sırtımıza vurup fındık bahçelerinden geçtik ve bir kum tepeciğine vardığımızda muhteşem bir koy manzarasının büyüsüne kapıldık. Aşağıya indiğimizde ise bizi denizden önce kum zambakları karşıladı.




Bartın'dan yaklaşık 40 dakikalık mesafede bulunan Güzelcehisar Köyü'ne vardığımızda eşyalarımızı alıp aracımızdan indik. Çünkü bu köyden Pilavkum'a (yörede yaşayanların deyimiyle Küçükkum'a) araçla gitmemiz mümkün değildi. Pilavkum'a ya yürüyerek ya da bir tekne kiralayıp deniz yoluyla gidebiliyorsunuz. Biz tabii her zamanki gibi zor ama güzel olanla başladık ve sırt çantalarımızı yüklenip yürümeye koyulduk. Bir köy evinin fındık bahçesine açılan kapısından geçtik ve Pilavkum'a kadar giden patikayı takip ettik.



Fındık ağaçlarının arasından bir sağa bir sola kıvırıla kıvrıla ilerlemeye çalışırken sırt çantalarımızın takıldığı dalların yapraklarının hışırtıları dışında etrafta çıt çıkmıyordu. İyice darlaşan patikada bahçelerin sınırlarını belirleyen ve yabani hayvanları korkutmak için çekilen elektrikli çitlere fark etmeden değip hafiften çarpıldık ve inişimiz daha da hızlandı:) Fındık bahçesinin bittiği noktada kendimizi bir kum tepesinde bulduk. Karşımızda ise muhteşem bir koy manzarası vardı. Pilaja inmek için hiç acele etmedik; biraz soluklanmak ve manzaranın tadını çıkarmak için seyre daldık. Tabii fotoğraf ve vidolarla anı ölümsüzleştirdik.




Geride bıraktığımız bahçelerle birlikte toprak zeminden de çıkmış olduk. Artık bir kum tepeciğinin dik bir yamacından her adımımızda ayakkabılarımızın kumlara gömüldüğü bir yerdeydik. Bu kum tepeceğine bakınca Karadeniz'in kötü havalarda ne kadar büyük dalga boyuna ulaştığı ve bu küçük sakin koyun Bartınlı balıkçıların tabiriyle nasıl "göbek atıp çalkalandığı" birden gözümde canlandı. 


Yamaçtan inerken içimden denize kadar yuvarlanmak geçti ama kamp yükümüz ve aşağıda karşılaştığımız dalgaların bıraktığı çöp manzarası buna izin asla veremezdi. Taşlık alandaki plastik atıklar gösteriyor ki deniz bir kez daha kusmuş derdini. Böyle giderse yakın bir gelecekte kirlilik ve kamu yararı yerine salt kar amacı güden müdahaleler nedeniyle belki de Karadeniz'i çevreleyen ülkelerin hiçbir kıyısında denize girilemeyecek. Başımızı çevirip görmezden gelmek de bir tercih ama bu işin sonunda 'kara'sı çok denizi ise yok' olacak.



Kum zambakları tehlike altında bir tür olarak kabul ediliyor.  Bu bitki Akdeniz'in bazı bölgelerinde ve Karadeniz'in güney kıyılarında görülüyor. Bu bitkinin köklerinin yerinden sökülmesi hatta ülke dışına çıkarılması yasaklanmış durumda. Ayrıca ticari olarak satışı da yasak. Bu bitkiyi korumak ve çoğalmasını sağlamak için son yıllarda yerel yönetim birimleri tarafından bazı farkındalık çalışmaları yapılıyor.

Nihayet plaja indiğimizde bizi endemik bir tür olan kum zambakları karşıladı. İnkumu'nda artık nadiren görebildiğimiz bu özel bitkiyi burada yaygın şekilde görmek bizi çok sevindirdi. 




Pilavkum'a indiğimizde ilk işimiz çadırlarımızı kurmak ve eşyalarımızı yerleştirmek oldu. Sıcak havada zorlu yürüyüşün yorgunluğunu üzerimizden atmak için süt liman denizin kollarına kendimizi bıraktık. Burada deniz suyu rengini koyun etrafını çevreleyen kayalıkların üzerindeki yemyeşil bitki örtüsünden almış. Bu koyda yüzmek gerçekten çok keyifli. Deniz kenarında Boğaz'dan ve İnkumu'ndan gelen tekneler sıralanmıştı. Öyle görünüyor ki burası İnkumu'nun kalabalık plajından bir kaçış noktası olmuş. İmkanı olanlar dümeni bu koya doğru kırıp Pilavkum'a adeta çıkarma yapmış. Koyun ortasında minik bir ada gibi duran kayalıklara kadar yüzüp bir kaya parçasının üzerinde soluklanmak ve cam gibi berrak suya bakıp hayallere dalmak insanı çok mutlu hissettiriyor. Koyun her iki yanında bulunan kayalıkların önünde deniz sığ ve bu kısımlar sanki birer havuza dönüşmüş gibiydi. İçimizde bu havuzda dalmayı ve yüzmeyi öğrenen arkadaşlarımız oldu. Çok da güzel oldu.:)




Gün batımına doğru plajın sol tarafındaki kum zambaklarının arasından yürüyüp kayalıklarla çevrili küçük bir koyun bulunduğu yere geldik. Kayaların üzerine çıkıp nefis manzaranın tadını çıkardık. Güneşin kollarının denizin üzerinden ve ufuk çizgisinden yavaş yavaş çekilişini izledik. Hava iyice karardığında çadırlarımızın önünde toplandık. Denizin hafif dalgalarının sesini dinleyerek hem bir şeyler atıştırdık hem de sohbete koyulduk. Gökyüzü bize cömert davrandı ve şehir ışıklarının kirliliğinden görmeyi iyice unuttuğumuz tüm gök cisimleri sanki elimizi uzatsak tutacakmışız gibi üzerimizde belirdi. 




Sevgili eşim Özgenaz'ın kamp ateşi isteği hemen karşılık buldu.:) Kafa lambalarımızın yardımıyla etraftan denizin dalgalarının bıraktığı dal ve odun parçalarını topladık. Bardosk74 ekibinin yöneticilerinden Şener Bey sağ olsun kamp ateşimizi yaktı. Koyun zifiri karanlığında ateşin büyüsüne kapılmamız uzun sürmedi. Ateşin etrafında toplandık ve çadırlarımıza çekilinceye dek bir şeyler içerek muhabbetimize devam ettik. Yeri gelmişken belirteyim; kamp ateşinin külleri dahil bu güzel koyda kumdaki ayak izlerimiz haricinde arkamızda hiçbir atık bırakmadık.







Kıpırtısız bir deniz, karşımızda limana girmek için sıra bekleyen gemiler, sakin bir kumsal ve tertemiz güneşli bir hava... Böyle bir pazar sabahına uyandık. Kumda güzel bir kahvaltı yapıp kendimizi hemen denize attık. Neredeyse gün boyu denizdeydik ve derin sulara komşu kayalıklardaki küçük mağaraların girişine kadar yüzdük. Yakınımızda kamp kuran bir ailenin şişme botunu kullanmak için ricada bulunduk. Ancak kıyıdan bir süre uzaklaşıp botun hava kaçırdığını anlayınca hızlıca kıyıya geri döndük. O kadarcık keyif bile bize yetti.:)  




Gün batımına yakın bir zamanda eşyalarımızı toplayıp geri dönüş için hazırlandık. Havanın sıcaklığı hepimizi çok zorladı. Dönüş için yola koyulduğumuzda terden sırılsıklam olduk. Pilavkum'a indiğimiz kum tepeciğine sırtımızdaki çantalarla birlikte tırmanmak hele ki o sıcakta hiç de kolay olmadı. Çok sık mola vermek zorunda kaldık. Hatta bir tekne ile geri dönme düşüncesini bile dile getirenlerimiz oldu.:) 




Her şey anda kaldı ve yürüyüşümüze pes etmeden devam ettik. Kamp yüküyle sahile inmek ve çıkmak gerçekten bambaşka bir tecrübeydi. Bu macerada kendimizi tanımak, gücümüzü fark etmek, çok fazla zorlandığımız anlardaki stresimizi ve zihin karmaşıklığımızı kontrol etmek, yeteneklerimizi içinde bulunduğumuz koşullara adapte etmek gibi olağanüstü farkındalıklar yaşadık. Yaşadığımız bölgeye dair düşüncelerimiz ve duygularımız pozitif yönde değişime uğramaya başladı.




Köye vardığımızda bir süre mola verdik ve sırt çantalarımızı bir köy evinin bahçesine bırakıp akşamdan sözleştiğimiz gibi Sevgili Gülsen Salman Hocamızın rehberliğinde Güzelcehisar Kalesine yürüyüş yaptık. Filyos Vadisi kıyılarına kadar uzanan Lav Sütunlarını bu yürüyüş  güzergahından izlemek bizim için bambaşka bir ayrıcalıktı. Çünkü Güzelcehisar plajı üzerindeki yürüyüş yolu ve seyir terasından Lav Sütunlarının sadece bir bölümünü izleyebiliyorsunuz. Muhteşem manzaralar eşliğinde fotoğraf çeke çeke kalenin gözetleme kulesine vardık.






Güzelcehisar Kalesi, Filyos'taki tarihi kale ile Amasra açıklarını gören bir burun üzerinde konumlanmış. Zaman içinde bazı bölümleri tahribata uğramış olsa da ayakta kalan kısımları orijinal bir biçimde Orta Çağ kale mimarisinin izlerini taşımaya devam ediyor. Amasra'daki Cenevizliler döneminde kalma kalenin kule yapılarına büyük benzerlikler gösteriyor.




Güzelcehisar Kalesi yürüyüşümüzün ardından bir kamp maceramız daha sonladı. Şimdiden yeni kamp programını beklemeye koyulduk. Bu güzel hafta sonu etkinliği için başta Sevgili Gülsen Salman Hocamıza, destekleri için Ahmet Bey ve Şener Bey'e ve birlikte zaman geçirdiğimiz tüm arkadaşlarımıza bir kez daha teşekkür ediyorum. Altta da sizler için güzel bir video bırakıyorum. :)

Ve tabii sana da teşekkürler Dünya!



 

                                        
                                         

 






  


    

BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken ...