Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2026 Cumartesi

AVRUPA'NIN EN GÜZEL BALKONU: BİR GÜNDE LÜKSEMBURG

Daha önce hiç seyahat etmeyi düşünmediğimiz, aklımızda bile olmayan bir ülkeye gittik bu kez. Schengen vizesi sen nelere kadirsin… Yeni aldığımız vizelerle giriş noktamız olarak Lüksemburg’u seçtik. Gitmişken “neden başka bir ülke de görmeyelim?” diyerek rotamızı Belçika’ya da uzattık. Bu yazının konusu olan ilk durağımız Lüksemburg’a adım attığımızda, şehrin hem küçük hem de büyüleyici yapısı hemen dikkatimizi çekti. Avrupa’nın en güzel balkonu olarak da nitelendirilen Lüksemburg Büyük Dükalığı’nın başkenti Lüksemburg’u adım adım keşfe çıktık. Ve şimdi, dünyanın en zengin ve Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden birinin başkentinde geçirdiğimiz güzel bir günü anlatmaya geldi sıra. Hadi başlayalım!



Yeni Ülke Heyecanı 

Yolculuğumuz İstanbul Havalimanı’ndan başladı. Yaklaşık 2 saat 40 dakika süren bir uçuşun ardından Lüksemburg’a ulaştık. Havanın açık olması ve gökyüzünün maviliği, Orta Avrupa semalarında uçağın penceresine eşsiz bir manzara sundu. Avrupa’nın çatısı olarak nitelendirilen Alp Sıradağları’nın bembeyaz zirvelerini metrelerce yükseklikten izlemek ise ayrı bir keyifti.




Rüzgarlı bir günde Lüksemburg Findel Havalimanı’na inişimiz, doğrusu kısa süreli bir adrenalin yaşattı. Pistle neredeyse buluşmak üzereyken uçağımız yeniden havalandı ve Lüksemburg üzerinde bir tur daha attı. Kaptan pilotun, operasyonel nedenlerle inişin tekrar deneneceğine dair yaptığı anonsun ardından neyse ki ikinci denemede sorunsuz ve oldukça rahat bir iniş gerçekleştirdik.

Bizim Büyük Vize Sorunumuz

Lüksemburg Findel Havalimanı da tam beklediğimiz gibi oldukça küçük bir havalimanı. İlk adımda gümrüğe doğru yürüdüğümüzde, bizi görevliler gümrük memurlarının bulunduğu alana geçmeden önce Avrupa Birliği’nin bir süredir uygulamaya koyduğu ve bu yıl nisan ayından itibaren tüm Schengen bölgelerinde devreye alınması planlanan Elektronik Giriş-Çıkış Sistemi (EES) ile tanıştırdı.




Bir Türk görevli bizi kiosklara yönlendirdi. Burada Türkçe dil seçeneğiyle birlikte pasaportunuzu dijital olarak okutuyor, parmak izinizi veriyor ve yüz taramasından geçiyorsunuz. Ardından ülkeye geliş amacınız, ne kadar süre kalacağınız, masraflarınızı nasıl karşılayacağınız ve harcamalarınızı nakit mi yoksa kredi kartıyla mı yapacağınız gibi çeşitli ve bizim açımızdan son derece gereksiz soruları yanıtlıyorsunuz.

Kiosklardan onay aldıktan sonra işlemin bittiğini sanıyorsunuz; ancak bu kez de pasaport kontrolü için yeniden gümrük memurlarına yönlendiriliyorsunuz. Yani süreç ikinci kez, daha klasik bir şekilde tekrarlanıyor.




Gümrük memuru dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sordu, geliş amacımı öğrenmek istedi. Eşimle turistik amaçlı geldiğimizi söyleyip rezervasyonlarımı gösterdim. Neyse ki sempatik bir memur karşımdaydı; “iyi eğlenceler” diyerek pasaportumu damgaladı ve ülkeye sorunsuz bir şekilde giriş yaptık.

Burada küçük bir eleştiri yapmadan geçmek zor. Zaten başlı başına koca bir dosyaya dönüşen vize başvuru belgeleri, banka dökümleri ve evrak süreçleri yetmezmiş gibi, bu çift aşamalı kontrol sistemi insanı ister istemez düşündürüyor. Dünyanın bu kadar sınırlarla, prosedürlerle ve izinlerle bölünmüş olması, seyahat özgürlüğünün aslında ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatıyor. Oysa dünya hepimizin; fakat gerçekler ne yazık ki her zaman böyle değil... Umarım bu tür uygulamalar sonlanır ve mevcut politik atmosfer kısa sürede olumlu yönde değişir.




Ücretsiz Ulaşım

Havalimanı binasından çıktıktan sonra ilk olarak bizi şehir merkezine ulaştıracak otobüslerin bulunduğu durağa doğru yürüyoruz. Lüksemburg’da konaklamayacağımız için, buraya gelmeden önce şehri günübirlik gezmeyi ve akşam trenle Brüksel’e geçmeyi planlamıştık.


Planımıza sadık kalmak ve bavullarımızı gardaki emanete bırakıp şehri daha rahat gezebilmek için, havalimanından direkt şehir garına giden 29 numaralı otobüsü beklemeye başlıyoruz. Otobüs tam zamanında geliyor.


Yeri gelmişken söyleyelim: Lüksemburg’da şehir içi ulaşım tamamen ücretsiz. Otobüs, tramvay ve trenler, yalnızca ülke vatandaşları için değil, bizim gibi turistler için de ücretsiz olarak hizmet veriyor. Bu zengin ülke, ulaşımı bir ayrıcalık değil, kamusal bir hak olarak sunuyor.



Ayrıca gözlemlediğim kadarıyla şehirdeki otobüslerin tamamı elektrikli. Otobüsler, Lüksemburg’da farklı ulaşım operatörleri ve hatlarına göre renklendirilmiş. Bu sayede, renklerine bakarak hangi otobüsün hangi hat ve bölgeye ulaştığını kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Kısacası daha ilk adımda, ulaşım konusunda oldukça gelişmiş bir ülkede olduğunuzu fark ediyorsunuz. 



 
Lüksemburg Büyük Dükalığı, Batı Avrupa’da Belçika, Fransa ve Almanya arasında yer alan, küçük yüzölçümüne rağmen ekonomik gücüyle öne çıkan bir ülke. Başkenti Lüksemburg olan ülke, anayasal monarşi ile yönetiliyor. Devletin başında Büyük Dük Henri, hükümetin başında ise Başbakan Luc Frieden bulunuyor. Yaklaşık 650 bin kişiden oluşan nüfusunun neredeyse yarısını yabancıların oluşturduğu Lüksemburg, bu yönüyle oldukça kozmopolit bir yapıya sahip. 




Şehri Keşfederken

"Gare Central" durağına geldiğimizde otobüsten inip hızlıca gara geçiyoruz. Bavullarımızı emanete bırakıp nihayet şehir turuna başlıyoruz.

Bir yanda bahar güneşi, bir yanda rüzgar… Avrupa, kışın kalın örtüsünü üzerinden atmak için can atıyor sanki. Bize göre hava hala serin; montlarımızı çıkarmadan dolaşıyoruz. Ancak pürüzsüz ve güneşli gökyüzünü görenler çoktan kısa kollularla, ince giysilerle caddelere ve parklara çıkmış bile. Koşuyorlar. Evet, klasik bir Avrupa şehir yaşamı, her tarafta koşuya çıkmış insanlar görüyoruz.


Az güneş gören bir ülkenin insanları olarak, kimileri de parklardaki ahşap şezlonglara uzanmış, güneş ışığından faydalanmaya çalışıyor.

Bu şehrin caddelerinde yürürken çizgilerin nerede başlayıp nerede bittiğine de dikkat etmek gerekiyor. Çünkü neredeyse tüm caddelerde bisikletler için ya özel bir yol yapılmış ya da kaldırımlarda ayrı bir şerit ayrılmış. Her an bir bisikletle karşılaşmamak için, özellikle yürürken ve karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmanız gerekiyor.




Bisiklet burada bir hobi aracı değil; günlük hayatın bir parçası. İşe, eve, parka bisikletiyle giden pek çok insan yanımızdan geçiyor. Öyle ki trafik ışıklarında bile bisikletli figürlere yer verilmiş.

Kişi başına düşen milli gelirin 125.000 – 130.000 Euro civarında olduğu bu ülke dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, aynı zamanda Avrupa’nın en pahalı yaşam koşullarına sahip ülkelerinden biri.  Ülkede Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmi dil konuşulurken, İngilizce de yaygın olarak kullanılıyor. Ülkede özellikle Portekiz, Fransa ve Almanya kökenli topluluklar ön plana çıkıyor. Lüksemburgca en yoğun olarak ülkenin kuzeyinde ve kırsal bölgelerinde konuşuluyor.




İlk Durak Tarihi Köprü ve Altın Kadın Anıtı

İlk geldiğimiz nokta, şehrin en önemli tarihi yapılarından biri olan La Passerelle (Viaduc Köprüsü) oluyor. Metrelerce yükseklikte durup, şehrin doğal dokusunu, tarihi yapıları ve yükselen modern kulelerini izlemeye koyuluyorum. Aşağıda nazikçe süzülen Alzette Nehri akıyor. Sakinlik ve huzur, rüzgarla birlikte yüzüme çarpıyor. Lüksemburg’un hem tarihini hem de modern yüzünü aynı anda hissetmek mümkün.


La Passerelle, ya da diğer adıyla Lüksemburg Viyadüğü, şehrin en etkileyici tarihi köprülerinden biri. 1859–1861 yılları arasında inşa edilen bu taş köprü, başkent Lüksemburg’un üst şehir (Ville Haute) ile Grund vadisi arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

Bizi günümüzden Orta Çağ’a götüren manzaralar eşliğinde keşif adımlarımıza devam ederken, bir sonraki durağımız olan ve yakın dönem savaşlarında hayatını kaybeden Lüksemburgluları anmak için inşa edildiğini öğrendiğimiz Monument of Remembrance (Gëlle Fra) yani Altın Kadın Anıtı’nın bulunduğu alana geliyoruz. 



Vadinin hemen kıyısında bulunan anıt, 1923 yılında I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda hayatını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan kadın figürü yer alıyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.

Şehrin Kalbine Doğru

Anıtın bulunduğu alanda, vadinin karşı kıyılarını da içine alan tarihi yapıların eşlik ettiği olağanüstü bir manzara bizi karşılıyor. Bir süre burada fotoğraf ve video molası verdikten sonra şehrin kalbine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kısa bir süre sonra ise şehrin en hareketli noktalarından biri olan Place d'Armes meydanına ulaşıyoruz. 





Lüksemburg’daki sosyal hayatın en canlı merkezlerinden biri olan bu alan, kafe, restoran ve barlarla çevrili. Özellikle yaz aylarında meydandaki etkinlik alanında çeşitli konserler ve müzikli etkinlikler düzenlendiğini öğreniyoruz.



Bir başka meydana geçiyoruz. Bu kez geldiğimiz yer, tarihi dokusunun daha ön planda olduğu şehrin bir diğer popüler meydanlarından biri olan Place Guillaume II (Knuedler).

William II heykeli ve Luxembourg City Hall gibi tarihi yapıların bulunduğu bu alanda; yeme-içme mekanlarının yanı sıra et ve süt ürünlerinin satıldığı küçük bir pazar kurulmuştu.


Buradan devam edip Lüksemburg Büyük Dükü’nün resmi konutu olan Palais Grand-Ducal’ı fotoğraflıyoruz. Rönesans dönemine ait, Gotik mimari etkiler taşıyan bu yapının özellikle taş işçiliği ve kuleleri oldukça dikkatimizi çekiyor.


Kısa Bir Mola

Biraz mola vermek için Golden Bean adlı bir kahve dükkanına uğruyoruz. Nefis kruvasanlarını tadarken, her yurt dışı seyahatimde yaptığım gibi satın aldığım günlük gazetelerin renkli sayfalarına dalmayı da ihmal etmiyorum.

Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeden edemiyorum.



Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak üzere, bir şeyler satın aldığımız diğer işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan bahsetmek isterim. Burada ilk selamı genellikle müşteriden önce işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz. 




Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; tabii elinde kahve bardağıyla dolaşan insanlar da gözden kaçmıyor.


Bununla birlikte, bazı kaldırımlarda çöplerin varlığı, ezberimizdeki “Avrupa şehirleri her zaman tertemizdir” algısına tezat oluşturuyor.
 



Şehirde çok sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, özellikle hizmet sektöründe sadece göçmenlerin çalıştığına doğrudan tanık oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.



Dünyanın en zengin ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri yeniden sorgulamanıza neden oluyor.


Avrupa'nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş

Lüksemburg’da gezmeyi en çok merak ettiğimiz, tarihi ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi surların ve yürüyüş yolunun bulunduğu alana geliyoruz.




“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tanım Avrupa’nın farklı noktaları için de kullanılsa da) olarak nitelendirilen bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve nehir etrafında kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını izlemek gerçekten çok keyifliydi.




Şehrin en turistik bölgelerinden biri olan bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Yine bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; ancak mekanın bulunduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.

Unutmadan söyleyelim, Lüksemburg biralarıyla da ünlü Avrupa şehirlerinden biri.



UNESCO Kültür Mirası

Casemates du Bock, olağanüstü panoramik manzaralar sunan ve şehrin en önemli tarihi noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alan aynı zamanda, şehrin yer altı tünellerini ve sığınaklarını da bünyesinde barındırıyor.



Vadinin sunduğu doğal ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan savunma sistemleri sayesinde Lüksemburg uzun yıllar boyunca “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.




UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi yer altı tünelleri, bizim gibi şehri ziyaret eden turistlerin de en yoğun ilgi gösterdiği noktalardan biri.

Lüksemburg'da Yaşayan Birinin Gözünden

Fotoğraf çekimi sırasında burada iki Türk genç arkadaşla tanışıyoruz. Biri yaklaşık beş yıldır Lüksemburg’da yaşayan Halil, diğeri ise bizim gibi şehri keşfetmeye gelmiş bir gezgin. Turistlerin çok sık tercih etmediği bir ülke olması nedeniyle sohbetimiz, “Yolunuz buraya nasıl düştü?” sorusuyla başlıyor.



Ardından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş yıldır buradayım. Sakin bir yer. Ben düzenli ve huzurlu şehirleri seviyorum, o yüzden burada çok mutluyum. Burası aynı zamanda global firmaların merkezlerinin bulunduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek ama hayat da buna paralel olarak pahalı.”




Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanın trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonra geri döndüğünü söylüyor. Konutların küçük, kiraların ise oldukça yüksek olduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel gibi şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en önemli unsurlardan biri.



Sohbet ilerledikçe iş hayatının sosyal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin çoğu bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz küçük, 15–20 kişiyiz ama bizde de genelde cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.



“Eğlence hayatı biraz sınırlı,” diye devam ediyor Halil, “ama ulaşım çok rahat; trenle her yere kolayca gidebiliyorsun. Çoğu zaman dört gün çalışıyorsun ya da işini kısa sürede bitirip kendine zaman ayırabiliyorsun. Sosyal haklar geniş ve buna herkes saygı duyuyor. Sokaklar da oldukça güvenli.”


Sözlerini ise küçük bir tavsiyeyle bitiriyor: “Yaz aylarında burası çok daha canlı oluyor. Vadide fuarlar, festivaller ve etkinlikler düzenleniyor. Eğer yazın gelseydiniz, Lüksemburg’a dair izleniminiz çok daha farklı olabilirdi.”




Grund Mahallesi

Yürüdüğümüz tarihi yoldan bu kez geri dönerek, tepelerden vadinin en dip noktasında yer alan Grund Mahallesi’ni keşfetmeye başlıyoruz. Burada da şehrin genelinde hissedilen o sakinlik ve düzen kendini hemen hissettiriyor. Şehrin eski kapıları ve sur yapıları, günümüze dek ayakta kalmayı başarmış ve oldukça iyi korunmuş halleriyle önümüzde yükseliyor.




Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üzerinden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın hüküm sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala koruyan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor.
Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı andıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu manzara, Grund’u şehrin en etkileyici köşelerinden biri haline getiriyor.




Asansörle Vadiden Çıkış

Tren saatimiz yaklaştığından, mahalleden yavaş yavaş ayrılıyoruz. Bu kez bizi metrelerce yükseklikteki şehir merkezine yürümeye zorlamayacak olan Ascenseur du Plateau Saint-Esprit adlı asansöre yöneliyoruz; şehirdeki en önemli ve modern ulaşım araçlarından biri bu.



Tünelin içine giriyoruz ve duvarlarda şehirdeki yaklaşan etkinliklerin afiş ve posterleriyle karşılanıyoruz. 65 metre yüksekliğe çıkaran asansör, hem yayalar hem de bisikletliler için tasarlanmış. Uzun bir mesafeyi yalnızca bir-iki dakikaya indiriyor. 



Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak üzere, tekrar gara doğru şehir caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz. 




Şehrin Modern Yüzü

Tarihi bölgeden uzaklaşıp, şehrin modern yapılarının yer aldığı caddelerden yürüyerek gara doğru ilerliyoruz. Lüksemburg, yalnızca Avrupa’nın güzel manzaralarına değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarına da ev sahipliği yapan bir kent. Türkiye’de de sıkça haber bültenlerinden duyduğumuz Avrupa Adalet Divanı başta olmak üzere, dünyaca ünlü yazılım ve teknoloji firmalarının merkezlerini barındırdığını hatırlatmak gerekir.





Lüksemburg'a Veda

Günübirlik bir ülkenin başkentini keşfetmek, tarihi ve kültürel noktalarına dokunmak ve ardından yepyeni bir yol macerasına yelken açmak gerçekten heyecan verici. Gare Central adlı Lüksemburg tren garına geldiğimizde, Fransızca yapılan anonsları taklit ederek ve gardaki ekranlardan onlarca treni takip ederek zamanı hızlıca geçiriyoruz. Perona Brüksel treni yaklaştığında ise akşam yavaş yavaş şehre çökerken, Lüksemburg’a, hem başkente hem de bu farklı ve güzel ülkeye veda ediyoruz.

Teşekkürler Dünya!


7 Aralık 2024 Cumartesi

STUTTGART VE ÜZÜM BAĞLARI: TARİHTE BİR YOLCULUK

Almanya denildiğinde akla genelde bira gelir. Ancak Stuttgart ve çevresinde durum biraz farklı. Yüzyıllar öncesine uzanan bu bölgedeki gelenek, Romalıların üzüm bağları yetiştirmesiyle başlamış. Stuttgart, üzüm bağları açısından oldukça zengin bir geçmişe sahip ve günümüzde 17.5 hektardan fazla üzüm bağıyla bu gelenek devam ediyor. İlginç bir şekilde bu bağların çoğuna toplu taşıma kullanarak ulaşmak oldukça kolay.

Aybars Dağ



Untertürkheim’dan Başlayan Yolculuk

Gezimiz, Stuttgart’ın Untertürkheim bölgesinde başladı. Bu, Smart City Solutions programımın bir parçası olarak yapılan bir keşif gezisiydi. Gezinin amacı, hem bölgeyi daha yakından tanımak hem de şehri öğrenmekti. Hocamızın rehberliğinde Untertürkheim’ın dar ve etkileyici sokaklarında yürüyüşümüze başladık.


Evlerin arasından geçerken, eski ve yeninin bir arada nasıl sunulduğunu görmek oldukça ilgi çekiciydi. Örneğin, bir sokağın bir kısmı taş döşemelerle kaplıyken, diğer kısmı asfalttı. Hocamız, bu durumun bölgedeki geçmiş ve geleceği bir arada göstermek için yapıldığını anlattı.



Yol Üzerindeki Sürprizler

Yürüyüş sırasında, eski zamanlardan kalma bir dinlenme alanına rastladık. Bu alan, taşlardan yapılmış olup üzerindeki amblemler Untertürkheim bölgesini temsil ediyordu. Eski zamanlarda burada geçen yolcular, eşyalarını taşın üzerine koyarak dinlenirlermiş. Günümüzde de bu tarihi alan korunmaya devam ediyor.



Üzüm bağları ise yürüyüşün bir diğer büyüleyici detayıydı. Yol boyunca birçok farklı türde üzüm bağıyla karşılaştık. Ne yazık ki çeşitlerin tam sayısını öğrenemedim, ancak birkaç üzümün tadına bakma fırsatı buldum ve gerçekten leziz olduklarını söyleyebilirim.



Grapkapelle: Aşk ve Tarihin Buluştuğu Nokta

Yürüyüşümüzün sonunda Grapkapelle’ye ulaştık. Baden-Württemberg eyaletinin kralı tarafından yaptırılmış olan bu şapel, aşk ve tarihin simgesi olarak dikkat çekiyor. Şapel, Almanya ile Rusya arasındaki iyi ilişkilerin bir sonucu olarak bölgeye gelen Rus prenses Katherina’nın anısına inşa edilmiş. Prensesin erken yaşta ölümü üzerine kral, onun anısını yaşatmak için bu gösterişli şapeli inşa ettirmiş. Günümüzde bu bölge “Aşk Tepesi” olarak biliniyor ve ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Şapelin tasarımı oldukça etkileyici ve içinde iki aşığın mezarı bulunuyor.







Stuttgart’a Yükseklerden Bakış

Şapelden şehrin belirli kesimlerini görme fırsatımız oldu. Bu yükseklikten Mercedes-Benz’in birçok tesisini görmek mümkün. Stuttgart, Mercedes-Benz’in doğduğu şehir olarak biliniyor ve firma hâlâ bu şehirdeki ana merkezinden çalışmalarını yürütüyor.



Bu gezi, sadece Stuttgart’ın tarihi ve kültürel zenginliklerini değil, aynı zamanda üzüm bağlarıyla olan bağını da görme fırsatı sundu. Eğer bir gün Stuttgart’a yolunuz düşerse, Untertürkheim çevresinde bir yürüyüş yaparak bu eşsiz bölgeyi keşfetmenizi şiddetle tavsiye ederim.

 



Kaynak: https://movingtostuttgart.com/vineyards-wineries/



20 Temmuz 2024 Cumartesi

BİR GÜRCİSTAN RÜYASI II: BATUM

Gürcistan'a bağlı Acara Özerk Cumhuriyeti'nin Başkenti olan Batum doğal ve tarihi güzellikleri ile her yıl binlerce turisti ağırlıyor.  Stratejik bir liman ve ticaret merkezi olan bu zengin kent şimdilerde büyük yatırımlarla ve dikey mimari projeleri ile yükselirken 'Karadeniz'in Dubai'si olmaya aday görünüyor.

Adjara, Acara, Batum



Tiflis'ten ayrılmanın vakti geldi. Son günümüzde şehirde görmek istediğimiz önemli müzeleri ve diğer mekanları gezdik. Turistik gezi otobüsü ile son bir şehir turu attıktan sonra, ara sokaklara saptık. Güzel bir mekanda hafif atıştırmalıklar eşliğinde Gürcü şaraplarından tadarak keyifli bir akşam geçirdik. Saat hızla ilerledi ve bavullarımızı almak için kaldığımız otele geri döndük. Çünkü gece trenine iki biletimiz ve yeni bir yolumuz vardı. 
İstikamet: Batum.    

Saat 00.30'u gösterirken Batum'a gideceğimiz Gürcistan Demiryolları'na ait tren tam vaktinde harekete geçti. Yolculuğumuz yaklaşık 5 buçuk saat sürdü. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber vagonlar yemyeşil dağların arasından sıyrılıp Karadeniz'in masmavi kıyılarına uzandı. Makinist "hadi uyanın biz geldik" der gibi trenin düdüğünü art arda çalarken sağımızdaki pencerelerden Batum tüm güzelliği ile kendini gösterdi. Trenden iner inmez kalacağımız otele geçtik ve bavullarımızı bırakıp tüm yorgunluğumuzu ve uykusuzluğumuzu unutturan palmiyelerle süslü geniş caddeleri ve sanki Karadeniz kıyılarında değilmişiz gibi hissettiren tropikal havası ile Batum'u adım adım dolaşmaya başladık.  

Batum'da da Tiflis'teki gibi hayat biraz geç başlıyor. Sabahın erken saatlerinde açık bir yer bulmanız çok zor. Biz de bu yüzden ilk olarak Batum'un sahil şeridine doğru yürüdük. Batum Bulvarı olarak adlandırılan, içerisinde parkların ve mekanların bulunduğu ve şehrin batısına doğru uzayıp giden sahil şeridinde insanlar sabah sporlarını yapıyordu. Etraf evcil hayvanlarını dolaştıranlar, bulvarın içinde birbirinden güzel park ve meydanlarda sabahın tazeliğinin ve sakinliğinin keyfini çıkaranlarla doluydu. 







Alfabe Kulesi

Batum Bulvarı'nda karşımıza çıkan ilk sembolik yapı ise Alfabe Kulesi oldu. 130 metre yüksekliğindeki kule çift sarmal deseninde DNA tasarımını birleştiriyor. Kule Gürcü Alfabesinin 33 harfini üzerinde taşıyor. Alfabe Kulesi ayrıca bu ülkenin insanlarının benzersizliğini de simgeliyor. Yapının üst kısımlarına doğru bir asansörle çıkılıyor. En üst kısmında ise  360 derece dönme özelliğine sahip nefis manzaralı bir restoran bulunuyor.  










Ali ve Nino Heykeli

Bir sonraki durağımız kentin belki de en ünlü sembolü olan Ali ve Nino Heykeli oldu. Azerbaycanlı Ali ile Gürcü kızı Nino'nun arasında geçen hüzünlü bir aşk hikayesini simgeleyen heykel Batum'a gelen turistlerin ilk uğrak noktalarının başında geliyor. Fotoğraflarda ve videolarda bu heykelin çok daha heybetli ve yüksek göründüğünü söyleyelim. 2010 yılında inşa edilmiş bu heykel sadece 8 metre yüksekliğinde. Ali ve Nino'nun beyaz perdeye de aktarılan efsanevi aşk hikayesini simgeleyen heykel aynı zamanda doğu ve batının sınırlarını ortadan kaldıran önemli bir sanat eseri olarak kabul ediliyor. 

Ali ve Nino Heykeli





Ali ve Nino'yu simgeleyen ve kavuşamadıkları için kolları olmayan heykeller belirli saat aralıklarında birbirlerine doğru yaklaşmaya başlıyor. Bir süre sonra hiç değmeden birbirlerinin içinden geçerek tekrar ayrılıyorlar. Bu ana şahit olmak isteyenler heykelin etrafında büyük bir kalabalık oluşturuyor. Bir aşkın sonsuzluğunu simgeleyen bu sanat eserini izlemek gerçekten de insanı duygulandırıyor.






Batum Bulvarı ve Sahil Şeridi

Batum, Gürcistan’ın yazlık merkezi. Buranın tadını en güzel ilkbahar ve yaz aylarında çıkarabilirsiniz. Eğer yaz mevsiminde bu şehre geldiyseniz denize girmek için upuzun sahili sizi bekliyor. Plajda ve Batum Bulvarı boyunca keyifle vakit geçirebileceğiniz kafeler ve restoranlar mevcut. Hava ve denizin durumu müsaitse dilerseniz kendiniz bir tekne kiralayabilir ya da büyük gezi tekneleriyle keyifli bir deniz turuna çıkabilirsiniz. Ayrıca su sporlarını da yapabileceğiniz sayısız imkan sunuyor size bu şehir. Yine sahil şeridindeki belirli noktalardan bisiklet ya da scooter kiralayabilir, etrafı yemyeşil bitki örtüsüyle kaplı olan ve denize açılan bisiklet yollarında pedal çevirerek gezintiye çıkabilirsiniz. Dört bir tarafı yeşillikler içindeki ahşap mimarisiyle Batum Yazlık Tiyatrosu da görülmeye değer. Eğer vaktiniz olursa yaz ayları boyunca bu tiyatroda sergilenen birbirinden güzel oyunları izleme fırsatı bulabilirsiniz. Komşumuz Gürcistan'da kültür-sanat faaliyetlerine büyük önem veriliyor. 




Batum Bulvarı içerisinde yer alan bambu ormanı ve botanik parkları insanı masalsı bir atmosfere sürüklüyor. Binbir çeşit bitkinin bulunduğu alan içerisinde birbirinden güzel heykelleri de görme fırsatı bulabilirsiniz. Batum için heykeller şehri demek yanlış olmaz. Heykellerin hikayelerine üzerlerindeki QR kodları okutup kolayca ulaşabiliyorsunuz. Bazı sanat eserlerinin ve kültürel mekanların bilgilendirme levhalarında Türkçe açıklamaların da yer aldığını hatırlatalım. Batum Bulvarı'ndaki Anıt Alanı'na geldiğinizde harika fotoğraflar çekebileceğiniz Yunan ve Roma dönemini yansıtan sütunları, büstleri ve yine birbirinden güzel heykelleri göreceksiniz. Buralarda dolaşırken Fransız tarzının esintilerini taşıyan bulvarın ve yemyeşil parkların oluşumunda çok büyük katkısı bulunan Michael D'Alfons heykelinin yanındaki boş sandalyeye oturup onunla hatıra fotoğrafı çektirmeyi de unutmayın.




Batum sahili boyunca hediyelik eşya satın alabileceğiniz çok sayıda mekan bulunuyor. Satıcıların çoğu Türkçe biliyor. Bir şeyler almaya karar verdiğinizde indirim için pazarlık yapmayı unutmayın. Yine bu alanda bulunan 55 metre yüksekliğindeki panoramik dönme dolaba da mutlaka binin ve bu çocukluk eğlencesini kaçırmayın. Oldukça yavaş hareket eden bu dönme dolap turunu yaklaşık 10 dakika gibi bir sürede tamamlıyor. Dönme dolabın en yüksek noktasına geldiğinizde adrenalini yüksek bir an yaşıyorsunuz. Aşağıda kıpır kıpır görünen Miracle Park alanı ile rengarenk uzayıp giden Batum sahilinin ve masmavi Karadeniz'in nefes kesici güzellikteki manzarasının keyfini doyasıya yaşıyorsunuz. 



Avrupa Meydanı


Avrupa Meydanı 

Avrupa Medyanı Batum'un en merkezi noktası, bir nevi buraya şehrin kalbi de diyebiliriz. Oldukça büyük bir alanı kaplayan bu meydan turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerin başında geliyor. Meydanın etrafını saran binalar Avrupa şehir mimarisinin özelliklerini taşıyor. Bu meydanın her bir köşesinden ayrı ayrı fotoğraf çektiğinizde sanki bambaşka zamanlarda ve şehirlerde yolculuk etmiş gibi oluyorsunuz. Turistlerin yoğun ilgi gösterdiği meydanda elinde altın koyun postu tutan büyük bir Medea Heykeli yer alıyor. Meydanın bir diğer ucunda Prag'takinin bir benzeri olan Astronomik Saat sizi bekliyor. Meydanda bulunan ve gece renklendirilen havuzun fıskiyelerinin oyunlarıyla ıslanmamayı başarıp fotoğraf çektirmek ise çok eğlenceli. Avrupa Meydanı ve yakın çevresinde kentin en iyi restoran ve kafelerinin de yer aldığını belirtelim. Buradaki mekanlarda dünya mutfağının birbirinden lezzetli yemeklerini tadabileceğiniz gibi geleneksel Gürcü yemeklerinin ve şaraplarının da tadına bakabilirsiniz. 



Bu meydana çıkan caddelerde dikkatimizi çeken en güzel şey ise kaldırım kenarlarındaki saksıların üzerine monte edilmiş şekilde bulunduğunuz caddenin eski halinin görünümünü yansıtan fotoğrafları ve o cadde ile ilgili bilgi metinlerini içeren levhaların yapılmış olmasıydı. Kent hafızasını diri tutmak için yapılan bu uygulamanın git gide birbirinin kopyasına dönüştürülen kentlerimizin önemli tarihi cadde ve sokakları için de uygulanması iyi bir fikir olabilir.   





Poseidon Heykeli

Poseidon Heykeli ve Neptün Çeşmesi Batum Tiyatro Meydanı'ndan yer alıyor. Bu anıtsal eserler kenti ziyaret edenler tarafından büyük ilgi görüyor. Heykelin hemen arkasında Batum Ulusal Tiyatrosu'nun ihtişamlı binası yükseliyor. Tiyatro binası ile çeşme üzerinde yükselen Poseidon Heykeli birbirlerinden farklı dönemlere ait olsalar da estetik uyum açısından harika örnekler olarak fotoğraf karelerinizi süslüyor. Kentte Antik Yunan ve Batı esinlenmesi eserler göze çarpıyor. Gürcistan, Batum'daki yakın döneme ait mimari eserlerine de bakıldığında yüzünü büyük ölçüde Batı'ya dönmüş bir ülke görüntüsü veriyor. Ancak Poseidon Heykeli'nin bulunduğu meydanın çevresindeki Sovyet döneminden kalma binaların balkonlarından ülkenin geçmişi size adeta el sallıyor.       


Pizza Squara Batum


Piazza Meydanı

Batum'a gelen turistlerin en çok merak ettiği ve ziyaret ettiği eğlenceli mekanların başında Piazza Meydanı geliyor. Burada sanki İtalya'dan esen bir rüzgara kapılmış gibi hissediyorsunuz. Çünkü bu meydanın ismi de mimarisi de İtalya'dan esinlenilmiş. Birbirinden güzel kafe ve restoranların yer aldığı meydanda kısa bir mola verip kahvenizi ya da şarabınızı yudumlarken, denizden gelen hafif bir esintinin caz tınıları ile birbirine karıştığı harika bir akşamüstü geçirebilirsiniz. Etrafınızdaki hareketlilik size popüler bir mekanda olduğunuzu her defasında hissettiriyor. Piazza Meydanı'ndaki saat kulesi ise şık bir otel olarak hizmet veriyor ve şehrin her yanından görülebilen Batum'un en önemli simgelerinden biri olma özelliğini taşıyor. 


Acara Sanat Müzesi


Acara Sanat Müzesi

Batum'da ziyaret edebileceğiniz çok sayıda müze mevcut. Zamanımız kısıtlı olduğundan dolayı sadece Acara Sanat Müzesi'ni ziyaret etme fırsatı bulabildik. Müzeyi gezebilmek için ya girişten ya da online olarak bilet satın alabiliyorsunuz. Sizi ilk olarak ahşap trabzanlı büyük bir merdiven karşılıyor. Müzenin üst katına doğru çıkarken dikey sütunlar size aynı zamanda tarihi bir mimari yapının içinde olduğunuzu fısıldıyor. İçeride çağdaş Gürcü sanatının birbirinden etkileyici ve önemli eserleri sergileniyor. Üst kata çıktığınızda sizi harika bir sanat eseri olan İtalyan heykeltıraş Emilio Santarelli'nin "Peri ve küçük Faun" adlı heykel kompozisyonu  karşılıyor. Müze sürekli ve geçici sergilere ev sahipliği yapıyor.


Arga Cable Car
#ArgoCableCar


Argo Teleferik

Batum'a gelip de Argo Teleferik'e binip Anuria Dağı'nın zirvesine çıkmadan olmazdı. Miracle Park'taki kalkış istasyonundan Anuria Dağı'ndaki varış istasyonuna kadar yaklaşık 2.5 km boyunca havada asılı kalıyorsunuz. Teleferikte 252 metre yükseklikte yaklaşık 15 dakika boyunca çok düşük bir hızda seyahat ediyorsunuz. Bir anda şehir merkezi kuş bakışı olarak ayaklarınızın altına seriliyor. Yükseklik korkusu olanlar için bu teleferiğe binmek doğrusu büyük cesaret ister. Caddelerin ve binaların üzerinden geçerken nefis bir şehir manzarasına tanıklık ediyorsunuz. Ancak teleferik rüzgardan sallandıkça yüksek bir dairenin balkonuna ya da tepedeki bir evin bahçesine düşecekmişsiniz gibi bir korkuya kapılıyorsunuz. 





Bir tarafınızda Batum Limanı ve alabildiğine Karadeniz'in gökyüzüyle karışan maviliği; diğer tarafınızda da şehirden uzak yemyeşil dağlarda sıra sıra dizilmiş evler sanki size gülümsüyor. Teleferik şehir merkezinden bir süre sonra tamamen uzaklaşıyor ve şehir tepelerin ardında kayboluyor. Küçük bir ormanın üstünden geçtikten sonra yolculuk nihayet sona eriyor ve Sputnik Tepesi'ni adımlamaya başlıyoruz. 




İlk olarak iniş istasyonunun bulunduğu binada hediyelik eşyaların satıldığı bir alana çıktık. Ardından birbirinden güzel kafe ve restoranların yer aldığı bölüme geçtik. Burada kısa bir mola verdikten sonra seyir terasına çıkıp harika bir Batum manzarasına karşı fotoğraf çekip anı ölümsüzleştirdik. Daha sonra istasyonun bulunduğu binanın alt katına inen merdivenlerden grafiti ile süslenmiş duvarlarda pozlarımızı verdik. Şehrin en doğusundan en batısına kadar uzanan mükemmel manzaranın tadını çıkarmak için bir süre seyre daldık. Ardından şehir merkezine geri dönmek için yeniden teleferik istasyonunun yolunu tuttuk. Bu maceradan çok büyük keyif aldığımızı söylemeliyim.   



Nuri Gölü

Batum hikayesi olan mekanları içerisinde barından bir şehir. Nurigele ya da Nuri Gölü de bunlardan biri. Batum Bulvarı'nın devamında Karadeniz sahiline paralel olarak uzanan bu yapay gölün kenarı şehrin en hareketli açık alanlarından biri. Burada yürüyüş yapabilir, temiz havayı içinize çekip bir süre dinlenebilir, balık tutabilir ya da göl kenarında bulunan eğlence mekanlarında vakit geçirebilirsiniz. 




Nuri Gölü'nün hikayesine gelince: Efsaneye göre Nuri isimli küçük bir bebek bu gölde boğulmuş ve annesi sürekli bu göle gelip ‘Nuri seni bekliyorum’ manasında ‘Nuri Geli’ dermiş.


Mc Donald's


Dünyanın En İlginç Mc Donalds Binası ve Ters Ev

Batum'da uzay mekiği şeklindeki Mc Donalds binası mimari özellikleri nedeniyle hayatımda gördüğüm en ilginç yapılardan biri. Mimar Giorgi Kmaladze akaryakıt istasyonunu ve restoranı bir arada tasarlamış. Bu ilginç mimari yapı 2013 yılında geometrik bina ödülüne layık görülmüş. Akaryakıt istasyonunun üstünü kapatan ve öne doğru uzayan üçgen kısım restorana ait peyzaj alanı olarak değerlendirilmiş. Batum'daki bir diğer ilginç yapı ise Mc Donals binasına çok yakın bir mesafede bulunan Ters Ev. Restoran olarak hizmet veren bu ilginç yapı fotoğraf meraklılarının önemli uğrak noktalarından biri.




Karadeniz'de bir Dubai

Batum'da Sovyet döneminden kalan eski yüksek binalar Karadeniz'e karşı zaman yorgunu halleriyle bakım ve yenilenmeyi bekliyor. Bu binaların balkonlarındaki tahribata karşı aynı renkte plastik kaplama kullanılarak önlem alınmaya çalışılmış. Eski kent bölgesinde geleneksel mimari yapılar yoğunluğu oluşturuyor. Kentin batısına doğru gittiğinizde ise gökyüzüne uzanan binalar ve yeni açılan geniş bulvarlarla karşılaşıyorsunuz. Gelir seviyesindeki eşitsizlik kent mimarisine de aynı oranda yansımış. Ayakta zor duran ve çamaşırların hiç eksilmediği renkli balkonların bulunduğu binaların hemen yanında dikey mimari örnekleri olan yeni gökdelenler yükseliyor. Sovyet mimarisi örneği panel binalar eski caddeler boyunca uzanıyor. Kentin batı yakasında ise otelleri, alıveriş merkezlerini, ofisleri, casino'ları ve diğer eğlence mekanlarını bünyesinde barından adeta yepyeni bir şehir yükseliyor. Geniş caddeler ve bulvarlarda gezinenlerin profillerine bakınca şehrin geri kalanından çok daha zengin bir muhitte dolaştığınızı anlıyorsunuz. Yapımı sürdürülen yüksek katlı onlarca konut da Karadeniz'de yeni bir Dubai örneğinin hızla yükseldiğinin en net göstergesi. 




Ve İlginç Şeyler  

Batum'da caddelerde dolaşan tamponsuz otomobiller çok dikkatimizi çekti. Biraz sorup araştırınca nedeninin trafik kazalarından kaynaklanmadığını öğrendik. Gürcistan ikinci el otomobil cenneti. Avrupa'dan çok sayıda kullanılmış otomobil sıfır gümrükle ithal ediliyor. Çoğu lüks olan bu araçlar burada ucuz fiyatlara satılıyor.  Türkiye'de araç parçaları çok pahalı olduğundan ikinci el alınan bu araçların parçaları Türkiye'deki alıcılara satılıyor. Tamponunu-farını satan komşu satın aldığı aracını böylelikle bedavaya getirmiş oluyor. :) Ayrıca parça hırsızlığının da buralarda çok yaygın olduğu söyleniyor. 




Gürcistan doğa turizmi ile de ön plana çıkan bir ülke. Bu ülkedeki bir sonraki turumuzda Kafkasya'nın doğal ve tarihi zenginlikleriyle dolu yeni bir 'Gürcistan Rüyası'nda uyanmak en büyük isteklerimiz arasıında...

Teşekkürler Dünya!


  

























BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyele...