Vadinin hemen kıyısında bulunan anıt, 1923 yılında I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda hayatını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan kadın figürü yer alıyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.
Şehrin Kalbine Doğru
Anıtın bulunduğu alanda, vadinin karşı kıyılarını da içine alan tarihi yapıların eşlik ettiği olağanüstü bir manzara bizi karşılıyor. Bir süre burada fotoğraf ve video molası verdikten sonra şehrin kalbine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kısa bir süre sonra ise şehrin en hareketli noktalarından biri olan Place d'Armes meydanına ulaşıyoruz.
Lüksemburg’daki sosyal hayatın en canlı merkezlerinden biri olan bu alan, kafe, restoran ve barlarla çevrili. Özellikle yaz aylarında meydandaki etkinlik alanında çeşitli konserler ve müzikli etkinlikler düzenlendiğini öğreniyoruz.
Bir başka meydana geçiyoruz. Bu kez geldiğimiz yer, tarihi dokusunun daha ön planda olduğu şehrin bir diğer popüler meydanlarından biri olan Place Guillaume II (Knuedler).
William II heykeli ve Luxembourg City Hall gibi tarihi yapıların bulunduğu bu alanda; yeme-içme mekanlarının yanı sıra et ve süt ürünlerinin satıldığı küçük bir pazar kurulmuştu.
Buradan devam edip Lüksemburg Büyük Dükü’nün resmi konutu olan Palais Grand-Ducal’ı fotoğraflıyoruz. Rönesans dönemine ait, Gotik mimari etkiler taşıyan bu yapının özellikle taş işçiliği ve kuleleri oldukça dikkatimizi çekiyor.
Kısa Bir Mola
Biraz mola vermek için Golden Bean adlı bir kahve dükkanına uğruyoruz. Nefis kruvasanlarını tadarken, her yurt dışı seyahatimde yaptığım gibi satın aldığım günlük gazetelerin renkli sayfalarına dalmayı da ihmal etmiyorum.
Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak üzere, bir şeyler satın aldığımız diğer işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan bahsetmek isterim. Burada ilk selamı genellikle müşteriden önce işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz.
Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; tabii elinde kahve bardağıyla dolaşan insanlar da gözden kaçmıyor.
Bununla birlikte, bazı kaldırımlarda çöplerin varlığı, ezberimizdeki “Avrupa şehirleri her zaman tertemizdir” algısına tezat oluşturuyor.
Şehirde çok sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, özellikle hizmet sektöründe sadece göçmenlerin çalıştığına doğrudan tanık oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.
Dünyanın en zengin ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri yeniden sorgulamanıza neden oluyor.
Avrupa'nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş
Lüksemburg’da gezmeyi en çok merak ettiğimiz, tarihi ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi surların ve yürüyüş yolunun bulunduğu alana geliyoruz.
“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tanım Avrupa’nın farklı noktaları için de kullanılsa da) olarak nitelendirilen bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve nehir etrafında kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını izlemek gerçekten çok keyifliydi.
Şehrin en turistik bölgelerinden biri olan bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Yine bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; ancak mekanın bulunduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.
Unutmadan söyleyelim, Lüksemburg biralarıyla da ünlü Avrupa şehirlerinden biri.
UNESCO Kültür Mirası
Casemates du Bock, olağanüstü panoramik manzaralar sunan ve şehrin en önemli tarihi noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alan aynı zamanda, şehrin yer altı tünellerini ve sığınaklarını da bünyesinde barındırıyor.
Vadinin sunduğu doğal ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan savunma sistemleri sayesinde Lüksemburg uzun yıllar boyunca “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi yer altı tünelleri, bizim gibi şehri ziyaret eden turistlerin de en yoğun ilgi gösterdiği noktalardan biri.
Lüksemburg'da Yaşayan Birinin Gözünden
Fotoğraf çekimi sırasında burada iki Türk genç arkadaşla tanışıyoruz. Biri yaklaşık beş yıldır Lüksemburg’da yaşayan Halil, diğeri ise bizim gibi şehri keşfetmeye gelmiş bir gezgin. Turistlerin çok sık tercih etmediği bir ülke olması nedeniyle sohbetimiz, “Yolunuz buraya nasıl düştü?” sorusuyla başlıyor.
Ardından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş yıldır buradayım. Sakin bir yer. Ben düzenli ve huzurlu şehirleri seviyorum, o yüzden burada çok mutluyum. Burası aynı zamanda global firmaların merkezlerinin bulunduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek ama hayat da buna paralel olarak pahalı.”
Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanın trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonra geri döndüğünü söylüyor. Konutların küçük, kiraların ise oldukça yüksek olduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel gibi şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en önemli unsurlardan biri.
Sohbet ilerledikçe iş hayatının sosyal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin çoğu bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz küçük, 15–20 kişiyiz ama bizde de genelde cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.
“Eğlence hayatı biraz sınırlı,” diye devam ediyor Halil, “ama ulaşım çok rahat; trenle her yere kolayca gidebiliyorsun. Çoğu zaman dört gün çalışıyorsun ya da işini kısa sürede bitirip kendine zaman ayırabiliyorsun. Sosyal haklar geniş ve buna herkes saygı duyuyor. Sokaklar da oldukça güvenli.”
Sözlerini ise küçük bir tavsiyeyle bitiriyor: “Yaz aylarında burası çok daha canlı oluyor. Vadide fuarlar, festivaller ve etkinlikler düzenleniyor. Eğer yazın gelseydiniz, Lüksemburg’a dair izleniminiz çok daha farklı olabilirdi.”
Grund Mahallesi
Yürüdüğümüz tarihi yoldan bu kez geri dönerek, tepelerden vadinin en dip noktasında yer alan Grund Mahallesi’ni keşfetmeye başlıyoruz. Burada da şehrin genelinde hissedilen o sakinlik ve düzen kendini hemen hissettiriyor. Şehrin eski kapıları ve sur yapıları, günümüze dek ayakta kalmayı başarmış ve oldukça iyi korunmuş halleriyle önümüzde yükseliyor.
Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üzerinden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın hüküm sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala koruyan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor.
Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı andıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu manzara, Grund’u şehrin en etkileyici köşelerinden biri haline getiriyor.
Asansörle Vadiden Çıkış
Tren saatimiz yaklaştığından, mahalleden yavaş yavaş ayrılıyoruz. Bu kez bizi metrelerce yükseklikteki şehir merkezine yürümeye zorlamayacak olan Ascenseur du Plateau Saint-Esprit adlı asansöre yöneliyoruz; şehirdeki en önemli ve modern ulaşım araçlarından biri bu.
Tünelin içine giriyoruz ve duvarlarda şehirdeki yaklaşan etkinliklerin afiş ve posterleriyle karşılanıyoruz. 65 metre yüksekliğe çıkaran asansör, hem yayalar hem de bisikletliler için tasarlanmış. Uzun bir mesafeyi yalnızca bir-iki dakikaya indiriyor.
Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak üzere, tekrar gara doğru şehir caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz.
Şehrin Modern Yüzü
Tarihi bölgeden uzaklaşıp, şehrin modern yapılarının yer aldığı caddelerden yürüyerek gara doğru ilerliyoruz. Lüksemburg, yalnızca Avrupa’nın güzel manzaralarına değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarına da ev sahipliği yapan bir kent. Türkiye’de de sıkça haber bültenlerinden duyduğumuz Avrupa Adalet Divanı başta olmak üzere, dünyaca ünlü yazılım ve teknoloji firmalarının merkezlerini barındırdığını hatırlatmak gerekir.
Lüksemburg'a Veda
Günübirlik bir ülkenin başkentini keşfetmek, tarihi ve kültürel noktalarına dokunmak ve ardından yepyeni bir yol macerasına yelken açmak gerçekten heyecan verici. Gare Central adlı Lüksemburg tren garına geldiğimizde, Fransızca yapılan anonsları taklit ederek ve gardaki ekranlardan onlarca treni takip ederek zamanı hızlıca geçiriyoruz. Perona Brüksel treni yaklaştığında ise akşam yavaş yavaş şehre çökerken, Lüksemburg’a, hem başkente hem de bu farklı ve güzel ülkeye veda ediyoruz.
Teşekkürler Dünya!