Daha önce hiç seyahat etmeyi düşünmediğimiz, aklımızda bile olmayan bir ülkeye gittik bu kez. Schengen vizesi sen nelere kadirsin… Yeni aldığımız vizelerle giriş noktamız olarak Lüksemburg’u seçtik. Gitmişken “neden başka bir ülke de görmeyelim?” diyerek rotamızı Belçika’ya da uzattık. Bu yazının konusu olan ilk durağımız Lüksemburg’a adım attığımızda, şehrin hem küçük hem de büyüleyici yapısı hemen dikkatimizi çekti. Avrupa’nın en güzel balkonu olarak da nitelendirilen Lüksemburg Büyük Dükalığı’nın başkenti Lüksemburg’u adım adım keşfe çıktık. Ve şimdi, dünyanın en zengin ve Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden birinin başkentinde geçirdiğimiz güzel bir günü anlatmaya geldi sıra. Hadi başlayalım!
Lüksemburg Findel Havalimanı da tam beklediğimiz gibi oldukça küçük bir havalimanı. İlk adımda gümrüğe doğru yürüdüğümüzde, bizi görevliler gümrük memurlarının bulunduğu alana geçmeden önce Avrupa Birliği’nin bir süredir uygulamaya koyduğu ve bu yıl nisan ayından itibaren tüm Schengen bölgelerinde devreye alınması planlanan Elektronik Giriş-Çıkış Sistemi (EES) ile tanıştırdı.
Bir Türk görevli bizi kiosklara yönlendirdi. Burada Türkçe dil seçeneğiyle birlikte pasaportunuzu dijital olarak okutuyor, parmak izinizi veriyor ve yüz taramasından geçiyorsunuz. Ardından ülkeye geliş amacınız, ne kadar süre kalacağınız, masraflarınızı nasıl karşılayacağınız ve harcamalarınızı nakit mi yoksa kredi kartıyla mı yapacağınız gibi çeşitli ve bizim açımızdan son derece gereksiz soruları yanıtlıyorsunuz.
Kiosklardan onay aldıktan sonra işlemin bittiğini sanıyorsunuz; ancak bu kez de pasaport kontrolü için yeniden gümrük memurlarına yönlendiriliyorsunuz. Yani süreç ikinci kez, daha klasik bir şekilde tekrarlanıyor.
Gümrük memuru dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sordu, geliş amacımı öğrenmek istedi. Eşimle turistik amaçlı geldiğimizi söyleyip rezervasyonlarımı gösterdim. Neyse ki sempatik bir memur karşımdaydı; “iyi eğlenceler” diyerek pasaportumu damgaladı ve ülkeye sorunsuz bir şekilde giriş yaptık.
Burada küçük bir eleştiri yapmadan geçmek zor. Zaten başlı başına koca bir dosyaya dönüşen vize başvuru belgeleri, banka dökümleri ve evrak süreçleri yetmezmiş gibi, bu çift aşamalı kontrol sistemi insanı ister istemez düşündürüyor. Dünyanın bu kadar sınırlarla, prosedürlerle ve izinlerle bölünmüş olması, seyahat özgürlüğünün aslında ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatıyor. Oysa dünya hepimizin; fakat gerçekler ne yazık ki her zaman böyle değil... Umarım bu tür uygulamalar sonlanır ve mevcut politik atmosfer kısa sürede olumlu yönde değişir.
Ücretsiz Ulaşım
Havalimanı binasından çıktıktan sonra ilk olarak bizi şehir merkezine ulaştıracak otobüslerin bulunduğu durağa doğru yürüyoruz. Lüksemburg’da konaklamayacağımız için, buraya gelmeden önce şehri günübirlik gezmeyi ve akşam trenle Brüksel’e geçmeyi planlamıştık.
Planımıza sadık kalmak ve bavullarımızı gardaki emanete bırakıp şehri daha rahat gezebilmek için, havalimanından direkt şehir garına giden 29 numaralı otobüsü beklemeye başlıyoruz. Otobüs tam zamanında geliyor.
Yeri gelmişken söyleyelim: Lüksemburg’da şehir içi ulaşım tamamen ücretsiz. Otobüs, tramvay ve trenler, yalnızca ülke vatandaşları için değil, bizim gibi turistler için de ücretsiz olarak hizmet veriyor. Bu zengin ülke, ulaşımı bir ayrıcalık değil, kamusal bir hak olarak sunuyor.
Bir yanda bahar güneşi, bir yanda rüzgar… Avrupa, kışın kalın örtüsünü üzerinden atmak için can atıyor sanki. Bize göre hava hala serin; montlarımızı çıkarmadan dolaşıyoruz. Ancak pürüzsüz ve güneşli gökyüzünü görenler çoktan kısa kollularla, ince giysilerle caddelere ve parklara çıkmış bile. Koşuyorlar. Evet, klasik bir Avrupa şehir yaşamı, her tarafta koşuya çıkmış insanlar görüyoruz.
Az güneş gören bir ülkenin insanları olarak, kimileri de parklardaki ahşap şezlonglara uzanmış, güneş ışığından faydalanmaya çalışıyor.
Bu şehrin caddelerinde yürürken çizgilerin nerede başlayıp nerede bittiğine de dikkat etmek gerekiyor. Çünkü neredeyse tüm caddelerde bisikletler için ya özel bir yol yapılmış ya da kaldırımlarda ayrı bir şerit ayrılmış. Her an bir bisikletle karşılaşmamak için, özellikle yürürken ve karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmanız gerekiyor.
Bisiklet burada bir hobi aracı değil; günlük hayatın bir parçası. İşe, eve, parka bisikletiyle giden pek çok insan yanımızdan geçiyor. Öyle ki trafik ışıklarında bile bisikletli figürlere yer verilmiş.
Vadinin hemen kıyısında bulunan anıt, 1923 yılında I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda hayatını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan kadın figürü yer alıyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.
Şehrin Kalbine Doğru
Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak üzere, bir şeyler satın aldığımız diğer işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan bahsetmek isterim. Burada ilk selamı genellikle müşteriden önce işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz.
Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; tabii elinde kahve bardağıyla dolaşan insanlar da gözden kaçmıyor.
Şehirde çok sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, özellikle hizmet sektöründe sadece göçmenlerin çalıştığına doğrudan tanık oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.
Dünyanın en zengin ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri yeniden sorgulamanıza neden oluyor.
Avrupa'nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş
Lüksemburg’da gezmeyi en çok merak ettiğimiz, tarihi ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi surların ve yürüyüş yolunun bulunduğu alana geliyoruz.
“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tanım Avrupa’nın farklı noktaları için de kullanılsa da) olarak nitelendirilen bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve nehir etrafında kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını izlemek gerçekten çok keyifliydi.
Şehrin en turistik bölgelerinden biri olan bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Yine bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; ancak mekanın bulunduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.
Unutmadan söyleyelim, Lüksemburg biralarıyla da ünlü Avrupa şehirlerinden biri.
UNESCO Kültür Mirası
Vadinin sunduğu doğal ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan savunma sistemleri sayesinde Lüksemburg uzun yıllar boyunca “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.
Ardından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş yıldır buradayım. Sakin bir yer. Ben düzenli ve huzurlu şehirleri seviyorum, o yüzden burada çok mutluyum. Burası aynı zamanda global firmaların merkezlerinin bulunduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek ama hayat da buna paralel olarak pahalı.”
Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanın trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonra geri döndüğünü söylüyor. Konutların küçük, kiraların ise oldukça yüksek olduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel gibi şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en önemli unsurlardan biri.
Sohbet ilerledikçe iş hayatının sosyal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin çoğu bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz küçük, 15–20 kişiyiz ama bizde de genelde cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.
Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üzerinden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın hüküm sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala koruyan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor.
Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı andıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu manzara, Grund’u şehrin en etkileyici köşelerinden biri haline getiriyor.
Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak üzere, tekrar gara doğru şehir caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz.
Şehrin Modern Yüzü















