bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2026 Çarşamba

BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken görüyoruz. Kendi güçleri, hızları ve devinimleriyle hareket eden bu topluluk için Bartın’ın en özel ve en dinamik gruplarından biri desek abartmış olmayız. Sosyal medyadaki paylaşımlarıyla da sık sık antrenmanlarından, farklı rotalardaki koşularından ve katıldıkları çeşitli spor organizasyonlarından renkli kesitler sunuyorlar. Şehir hayatının olağan ritmine teslim olmak yerine kendi ritimlerini bulan; fiziksel ve mental güçlerini doğanın içinde, toprak köy yollarında, orman patikalarında ya da Arıt asfaltında; güneş, rüzgar ve yağmur demeden keşfeden bir topluluk 74 Runners. Bu söyleşide, 74 Runners’ın kurucusu ve aynı zamanda bir eğitimci olan Mustafa Çorak ile hem bu topluluğun hikayesini hem de onun kişisel koşu yolculuğunu konuştuk. Bartın’da filizlenen bu kolektif ruhun nasıl ortaya çıktığını birlikte keşfettik.


Mustafa Çorak cacophony___


Mustafa Çorak: "Koşu 30 yıldır hayatımda ancak planlı olarak yaklaşık 10 yıldır koşuyorum"

Bazı sporlar genellikle öncesinde bir ya da birkaç spor branşını barındırabiliyor. Örneğin bisiklet. Çoğumuzun küçük yaşlarda bisikleti olmuştur ve dolaylı olarak da olsa spor yapmışlığımız vardır. Kimi evinin civarında hobi amaçlı kullanırken, kimi zamanla uzun yollar alır, yeni yerler keşfeder, vücudunun uzun süreli sporla tanışmasına şahitlik etme şansını yakalar. Yokuş sürüşlerinin yoruculuğu ardından gelen iniş, yükselen nabzın rüzgarla ve manzara eşliğinde inişidir de aynı zamanda. O anlar sadece spor değil, doğayla yakınlaşmadır da. 


74runners


Doğa sporları temelli bu devinimsel süreçlerin olduğu bir çocukluk ve üniversite yıllarına kadar aktif oynadığım futbol ile birlikte koşu zaten hayatımın bir parçasıydı. Yani yaklaşık 30 yıldır. Planlı, devamlı ve gelişme odaklı olarak ise yaklaşık 10 yıldır koşuyorum diyebilirim. Koşu benim için hem yaşam biçimi hem de dayanıklılık gereksiniminden. Amatör olarak ilgilendiğim dağcılık sporuna koşu antremanlarının getirileri inanılmaz. Zorlu bir tırmanış esnasında yükselen nabızla ancak güçlü bir kalp baş edebiliyor örneğin.




"Grubumuz stadyumla koşanlarla birlikte oluştu"

Bartın’da 4,5 yıldır yaşıyorum. Bartın Atatürk Stadyumu'nda koşarken benim gibi koşan birçok kişi ile tanıştıktan sonra birlikte koşmaya başladık. Ardından koşu ve antrenman planları yapmak için bir iletişim grubu kurdum. Bu güne kadar yaptığım çoğu etkinliği “sanırım mesleğim dolayısıyla” insanlara yayma eğiliminde oldum. Grubumuzda bu düşüncede olan çok kişi olunca öncelikle sosyal medya hesabı açtım ve çalışmalarımızı düzenli olarak paylaştım. Her geçen gün büyüyen bir oluşum oldu.




"Türkiye'de ve dünyada koşuya gözle görülür bir ilgi var"

Bartın’a geldiğim ilk yıl gözlemlediğim çoğu bireysel olarak koşan 10-15 kişilik bir gruptu. Düzenli olarak koşan ise 10’a ulaşmazdı. İlerleyen yıllarda farklı rotalarda ya da parkurlarda (yol ya da diğer stadyum gibi) koşanlarla da tanıştım. Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nün de genç koşu takımı var, yetenekli gençler var. Nüfusa oranla sayı çok az. Ancak sadece Bartın’da değil gerek ülke gerekse dünya genelinde koşuya gözle görülür bir rağbet var. Bunu stadyumda yaptığımız antrenmanlarda da net şekilde gözlemleyebiliyoruz.


Mustafa Çorak


"74 Runners daha kalabalık bir koşu grubu haline gelecek" 

Şu an iletişimi grubumuzda 30 kişiyiz. Sosyal medya hesabımızda iletişim halinde
olduğumuz kişi sayısı ise 200’e yakın.



"Amacımız koşuya nasıl ve nereden başlayacağını bilmeyenlere yol göstermek" 

Bartın Koşu Topluluğu’nun kurulma amaçlarından biri ve en önemlisi; koşuya nasıl ve
nereden başlayacağını bilmeyenlere biraz yol göstermek. Bunun için yeni başlayanlarla
tanışmak ve başlangıç için yol göstermek amacıyla haftada bir gün ve saat belirledik; cuma günleri saat 17:30. Toplu olarak düşük seviyeli yaptığımız bu antrenman herkesin kolaylıkla uyum sağlayabileceği şekilde planlanıyor. Zamanla kişi kendi amaçları doğrultusunda kendi antrenman programını yapabilir hale geliyor. Antrenman programı demişken; birçok sporda olduğu üzere koşu sporu da kalple yakından ilişkili bir dal olduğu için düzenli olarak (örneğin yılda bir kez) kardiyoloji uzmanına görünmeyi ihmal etmeyiz.



"Pazar uzunu olarak adlandırdığımız asfalt ve araziden oluşan karma rotalarda koşuyoruz"

Genel olarak Bartın Atatürk Stadyumu’nda koşuyoruz. Stadyumda tartan pist mevcut.
Interval antrenmanlarımızı burada yaparız mesafe kontrol kolaylığı da sağladığı için. Ayrıca “pazar uzunu” olarak adlandırdığımız bazen tamamen asfalt bazen tamamen arazi bazen karma rotalar yapıyoruz. Yaklaşık bir yıldır her hafta sonu yaptığımız “Pazar uzunu” koşularımızın ilki Arıt kavşağı başlangıçlı Amasra tünelinden geri dönüşlü parkurumuz yaklaşık 19 kilometreydi. Zamanla farklı rotalar ve farklı uzunluklara farklı rakımlar da eklenerek zengin bir güzergah ağı oluşturduk. Her birinin keyfi ve amacı farklı çok sayıda rotamız mevcut. Ara ara doğaçlama köy yolları da yapıyoruz.





"Mugada, Amasra ve Arıt Yolu en keyif aldığımız rotalar"

Bu soruya herkesin yanıtı farklı olacaktır, kimi arazi koşuları severken kimisi asfalt tercih
ediyor. Kimi kısa süreli nabız değişkenliği tercih ederken kimisi daha stabil koşular tercih
edebiliyor. O haftanın planı yapılırken rotaya göre katılımcılarımız değişkenlik gösterebiliyor. Mugada yolu, Amasra eski yol, Arıt yolu keyif aldığımız rotalardan sadece birkaçı.




"Yurt içinde organize edilen maraton koşularına katılıyoruz"

Evet fırsat buldukça katılım sağlamaya çalışıyoruz. Bireysel ya da ekip olarak katıldığımız
koşulardan bazıları; İstanbul Maratonu, Adana Kurtuluş Maratonu, Kartal Uğur Mumcu Anma Koşusu, Osmaniye Yarı Maratonu, Çaycuma Yol Koşusu, Trabzon Yarı Maratonu, Winterrun İstanbul. Bu koşuları “yarış” olarak görenler de var, kendi derecesini geliştirmek için katılan da var, yüzlerce koşucunun buluştuğu bir festival gibi görenler de var. Her koşucu kendi önceliklerini belirleyip katılım sağlar. Ortak önceliğimiz kişisel gelişimimize katkı sağlamak.




"Koşu grubumuza özellikle üniversite öğrencilerinden katılım yüksek"

Özellikle farkı sporlarla ilgilenen arkadaşlarımızdan olumlu bir dönüş ve katılım oldu.
Çünkü koşu tek başına bir branş iken aynı zamanda bir çok spor branşının özellikle
dayanıklılık gereksinimleri için ayrılmaz bir parçası halinde. Üniversite öğrencilerinden de katılım yüksek. Önümüzdeki aylar baharın gelişiyle daha kalabalık koşu topluluğu haline geleceğimize şüphe yok.:)



17 Nisan 2026 Cuma

DENİZE VARMAK İÇİN

Aşağıihsaniye diye bir köy var bende. Daha nice köy var, ceplerimden bacalar tütüyor benim. Topraklarından yüzyıllar öncesinden sürülenlerin hikayelerini saklıyorum yamaçlarımda. En eski ağıtlarla büyüyen çayırlarımda, inekler ve kuzucuklar geziniyor. Gökyüzü umarsız bir çoban gibi başımda bekliyor, yağmuru ha şimdi ha birazdan yağdıracak gibi. Sırtım üşüyor en çok kış gecelerinde. Denizden mavi desenli rüzgarlar esiyor acı acı. Sert yüzüm bir ova gibi yumuşuyor ve gülümsüyorum bir çocuk gibi trenler geçince kenarından Filyos'un... Kokaksu treninden az önce inmiş gibi gelen baharı karşılıyorum. Yorgunluğun demini çeken güneşli bir pazar gününde, şehirden misafirlerim geliyor, şiir gibi adım sesleriyle... Her adımları toprağı öper gibi. Nazik, içten ve incitmeden. “Bir gün elbet sana döneceğiz” der gibi sarılıyorlar toprağın büyülü kokusuna. Koynuma alıyorum onları, kuytularımda açan akyıldız çiçekleri gibi bembeyaz ve el değmemiş sırlarımı veriyorum onlara. Dokunuyor, dinliyor; sonra yorulup dinleniyorlar. Deliriyorlar mutluluktan baharda giyindiğim renkleri görünce. Hepsini toplasan benim dev gövdemde ancak bir tırtıl kadar ederler. Haritada yemyeşil bir dağım, diz çökmüşüm Kızılkum'a doğru. Yağmurda kaybolacak tüm ayak izleri, buradan geçti hepsi, denize varmak için...



Parçalı bulutlu bir Bartın sabahında yola koyulduk. 45 dakika süren yolculuğumuzun sonunda, yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Çaycuma’ya bağlı Saltukova Beldesi’ndeki Aşağıihsaniye Köyü’nün girişinde araçlarımızdan indik.




Çaycuma Doğa Sporları ekibinin de katılımıyla kalabalık sayılabilecek bir grup oluşturarak, harika bir rotayı adımlamaya hazırlandık.




Başlangıç noktamız olan Aşağıihsaniye Köyü’nün ilginç bir özelliği olduğunu ise internette köy hakkında bilgi edinmek ve haritadaki konumunu keşfetmek için yaptığım bir arama sırasında öğrendim.




2019 yılında yayınlanan bir habere göre, Türkiye’deki Abhaz diasporası burada daha önce bilinmeyen, Abhaz kökenlere sahip yaklaşık 300 aileyi keşfetmiş. Köy sakinlerinin, atalarının yüzyıllar önce kendi topraklarından zorla sürüldüğünü bildikleri ortaya çıkmış. Ancak  köy sakinlerinin hiçbiri Abhazca konuşamıyormuş. (1,2)




Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan Abhazya Cumhuriyeti, bugün uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul edilse de fiilen bağımsız bir yapıya sahip. Abhaz diasporası ise 19. yüzyılın ortalarında Rus-Kafkas Savaşı’nın ardından anavatanları Abhazya’dan zorunlu göçe tabi tutulan ve Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Abhazların oluşturduğu topluluğu ifade ediyor.




Bu coğrafya, yalnızca doğal güzelliklerinin zenginliğiyle değil; farklı kimliklerin bir arada yaşadığı kültürel çeşitliliğiyle de dikkat çekici bir derinlik sunuyor.



İlkbaharı kovalayan bir kelebek misali, ağır adımlarla köy yolunu aralayıp doğanın koynuna doğru ilerliyoruz. Önümüz yeşil, yönümüz mavi bugün. Orman yolunun rampalarında, tertemiz havaya açılıyor içimizde kış boyu kapalı kalan pencerelerimiz.




Günümüzde bu topluluk, başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Abhazların Türkiye’de yoğun olarak yaşadığı bölgelerin başında Karadeniz geliyor. Nitekim Çaycuma’ya bağlı Saltukova beldesi ve çevresi de bu yerleşim alanlarından biri. Burada Abhazların köklü kültürünün izleri hala canlılığını koruyor. Son dönemde Saltukova’da düzenlenen Kültür ve Dayanışma Etkinliği ise bu kültürel sürekliliğin önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.




Güneş yakıyor, yokuşa vurdukça kendimizi… İncelmek, hızlı başlayan bir moda gibi, bir anda atılıyor üzerimizden kışlıklar, kalın kıyafetler. Terlemek, ıslanmak, çamura bulanmak, tozlanmak, düşmek, kalmak… Hepsi dahil bu gidişe. Hepsi olağan.
Rüzgar estikçe denizden doğru acı acı, elimdeki batonun boş delikleri ormanın melodisini çalan bir flüte dönüşüyor. Bir köşeye çömelmiş, dinlenirken dinliyorum. Birkaç yudum suyla yenileniyor hücrelerim ve bir şarkı mırıldanıyorum; yalnızca içeriye ses veren bir kulaklık gibi.




Kollarını gökyüzüne uzatmış gibi duran ağaçların arasından masmavi deniz görünüyor. Rüzgar kesiliyor ama yine de yer yer gölgeler üşütüyor. Sadece orman yolunda, aynı tempoda yürümek bize göre değil. Bir aksiyon bekliyordum, uzun molanın ardından dar bir patikadan deli ormana dalıyoruz. Öncümüz, elindeki bıçkıyla dikenleri yara yara yol açıyor bize.



Yağmur derelerinin nemli çamurundan geçip denize çıkan yola varmak için yürüyoruz. Eğilerek, doğrularak, kayıp düşmemek için ağaç gövdelerine sarılarak; dere yatağının kaygan çamurunda atlayıp zıplayarak ilerliyoruz.




Yeniden orman yolundayız. Son durak deniz. Hiç acelemiz yok. Keyfini süre süre varıyoruz çölü andıran kum tepelerine.




Tepeden bakınca kumsalın ortasında bir dere, derenin kenarında bir çimenlik ve otlayan inekler görünüyor. Böyle bir güzellik dünyanın kaç yerinde var ki… "Bir de değerini bilebilsek" diyorum yüksek sesle.




Kumsalda inekler dolaşıyor. Yolunu şaşırmış değiller; tam olması gereken yerdeler. Kartpostal gibi bir manzara. Avrupa’da olsa herkesin hayran kalacağı türden.




Kum tepelerine çıkıp birkaç manzara fotoğrafı ekliyoruz kişisel arşivimize. Daha bitmedi. Kumsalın diğer ucunda bitecek yürüyüşümüz. Plajı bir uçtan bir uca yürümeye başlıyoruz şimdi.




Kumsalın Kızılkum tarafından Hatipler Plajı’na doğru uzanan yönünde ilerledikçe, dönüp arkamıza baktığımızda Filyos Limanı kendini göstermeye başlıyor. Manzaranın doğallığını bozsa da artık o da bir gerçek ve ihtiyaç. Fotoğraflardan silmeye kalksak da orada duruyor.




Üşütüyor denizden esen rüzgar. Biraz dinse keşke diye beklesek de bizi dinleyecek gibi değil Karadeniz. Kumsalın bir ucuna vardığımızda en acil ihtiyaç; termostaki sıcak su, çay ve enerjimizi toplamak için birkaç küçük atıştırmalık...




Kimimiz çimenlere çöküyor, hepimizde rüzgarın bıraktığı hafif bir sersemlik var. Başımda hafif bir ağırlık hissediyorum. Temiz hava ve rüzgar çarpmış olmalı.




Yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşün sonunda Bartın’a dönme vakti geliyor; bir rüyadan uyanır gibi. Sağımız solumuz adeta İsviçre Alpleri gibi; küçük köy evleri, yemyeşil çayırlar, yamaçlar… Tıyırtı rampasından doğru salıyoruz kendimizi Bartın'a. Bir sonraki merak ettiğimiz rotaya dek, şimdilik bu kadar...



Teşekkürler Dünya!  







Kaynak:
(1) https://ajanskafkas.com/manset/turkiyede-iki-abhaz-koyu-kesfedildi/
(2) https://abaza.org/tr/iki-yeni-abhaz-kyoyyu-tyurkiye-abhaz-kyultyur-dernekleri-federasyonuna-dahil-olacak

12 Aralık 2025 Cuma

TAŞHAN'DA BİR SÖYLEŞİ: KUBİLAY ÇAK İLE YAZI, MEKAN VE HAFIZA ÜZERİNE

Yağmurlu bir Perşembe günü… Hava, Şafak Oteli romanının geçtiği Rusya’daki kadar soğuk değil ama benzer bir kasvet taşıyor. Sözünü ettiğim romanın yazarı, değerli Kubilay Çak ile buharı tüten çaylarımız eşliğinde hem güzel bir sohbet etmek hem de onun edebiyata ve yazarlık kimliğine dair düşüncelerini öğrenmek adına kısa bir söyleşi için Kırmızı Cadde’yi adımlıyorum. Birazdan, duvarlarına tarihin yankılarının sindiği Taşhan’daki Ihlamur Kafe’de bir araya geleceğiz. Kafenin yüksek basamaklı taş merdivenlerinden, Taşhan’ın artık yalnızca nostaljik bir atmosfer yaşatmaya çalışan odalarına doğru çıkarken, aklımdan “bu taşların arasında birikmiş ne çok hikaye gizli, kim bilir” diye bir düşünce geçiyor.


Şafak Oteli

Rus Romanlarından Bartın’a Uzanan Bir Portre Gibi

Kafenin bulunduğu kata çıktığımda ise bu güzel ve tarihi hanın avlusuna bakan masalarda oturan, çoğu öğrenci olduğu belli olan gençlerin oluşturduğu kalabalığın canlılığı; ortamın eskiyen, yorgun duvarlarına yansıyan kahkaha sesleriyle tezat ama bir o kadar da güzel bir görüntü oluşturuyor. Derken Kubilay Bey’i, sıra sıra dizili küçük masalardan birinde otururken görmem uzun sürmüyor. Nazik bir şekilde selamlaştıktan sonra, sohbeti daha sessiz ve rahat bir ortamda gerçekleştirebilmek adına Taşhan’ın eskiden tacirlerin konaklamak için kullandığı, günümüzde ise toplantı ve özel buluşma alanlarına dönüştürülen odalarından birine yöneliyoruz.

Çaylar söyleniyor. Karşımda, Rus romanlarından çıkıp Bartın’a dolaşmaya gelmiş izlenimi veren biri duruyor gibi hissediyorum. Uzun siyah paltosunu, odanın sıcaklığına aldırmadan üzerinden hiç çıkarmıyor. Oturduğu sandalyenin arkasında asılı duran atkısı, taş duvara dayalı baston şeklindeki şemsiyesi, adeta bahsettiğim roman karakteri kompozisyonunu tamamlıyor.


Roman


Bartın’dan Rusya’ya Uzanan Bir Hayat

Havadan sudan ve tabii Bartın’da şu sıralar neler yaptığından bahisle açılıyor sohbet. Kendisi de zaten 1964 yılı Bartın Çiftlik Köyü doğumlu. Bartın Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek öğrenimini tamamlıyor. İş hayatı ise farklı coğrafyalarda hayli hareketli geçiyor. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ürdün ve Katar’da çeşitli inşaat projelerinde orta ve üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Finans alanında önemli bir deneyime sahip.

Rusya Üzerine Gözlemler ve “Türkiye Rusya Olur mu?” Tartışması

Baştan da belirttiğim gibi Rusya’da geçen bu romanın yazım sürecine geçmeden önce konu, ister istemez bir gün gidip gezmeyi çok istediğim Rusya’ya geliyor. Moskova ve St. Petersburg’u, Rusya denince akla ilk gelen yazarların izlerini ve ruhunu takip ederek nasıl gezebileceğimize dair küçük tüyolar veriyor. Moskova’daki sanat ortamını; Rusçanın ve Rus edebiyatının yalnızca günümüz Rusya Federasyonu sınırları içinde değil, siyasi olarak Rusya’dan ayrılmış olsa da Kafkas coğrafyasında ve Orta Asya ülkelerinde nasıl etkili ve birleştirici bir güç olmaya devam ettiğini, bu konudaki derin bilgisi ve gözlemleriyle paylaşıyor.

Söz dönüp dolaşıp ülkemizde sıklıkla işittiğimiz “Türkiye Rusya olur mu?” sorusuna geliyor. Orada yaşadığı yıllar boyunca tanık olduğu siyasi ve sosyoekonomik değişimleri, tarihsel kırılma noktalarını, iki ülkenin farklı seyirler izleyen Batılılaşma süreçlerini; adanmışlıkla sürdürülen güçlü bir devlet yapılanmasını; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden Putin’in yükselişine, oligarkların artan gücüne kadar uzanan kıyaslamalarla ele alıyor. Tüm bu karşılaştırmalar, bu söylemin esasen bize özgü, alıcısı bol bir popüler tartışma olmanın ötesine geçmediğini ve iki ülke arasında sanıldığı gibi bir benzerlik bulunmadığını somut biçimde ortaya koyuyor.




Söz, yeniden yazmaya ne zaman ve nasıl başladığına; neler okuduğuna ve yazmanın kendisi için nasıl bir yaratım süreci ifade ettiğine geliyor. Çaylar yeniden tazeleniyor ve ben merak ettiklerimi soruyorum. Kubilay Çak ise sohbetimizin ahengine sadık kalarak anlatmaya başlıyor…

 “İyi Bir Okuyucuyum Ama İyi Bir Yazar Olup Olmadığıma Okuyucular Karar Verecek”

Aslında Şafak Oteli benim ikinci kitabım. Kasabada Bir Salı romanımı daha önce yazmıştım. Lisede edebiyat kolunda olmam sebebiyle edebiyata her zaman yakındım. Yazarlık, hep aklımda olan ama kalemi bir türlü elime alıp yazamadığım bir husustu. Geçmişte küçük öyküler yazmıştım. Sonrasında Kasabada Bir Salı romanımı yazmaya başladım. Bitirdikten sonra, 1994 yılında Rusya’ya gittiğimde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlayan o altüst oluşun hala devam ettiğini gördüm. Orada yaşadıklarım ve gördüklerim beni son derece etkiledi; bunu yazmak, insanlara yansıtmak istedim. Şafak Oteli oldukça kapsamlı bir çalışmaydı ve editörümüzle birlikte metni 220’li sayfalara indirdik. Yazmaya her zaman sıcak bir bakışım oldu. İyi bir okuyucuyum; ancak iyi bir okuyucu olmak, mutlaka iyi yazmak anlamına gelmiyor. Yazdıklarımın edebi bir değeri olup olmadığını okuyucular ve bu alanın profesyonelleri belirleyecek. Yazarlık benim profesyonel bir mesleğim değil. Yazı benim için bir hobi alanı.




“Türk ve Dünya Edebiyatının Güçlü Kalemlerinden Derinden Etkilendim”

Yazarlık kendimi yaratma süreci midir, bilemiyorum. Çocukluğumdan ve gençliğimden bu yana okuyup etkilendiğim yazarlar var. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi, tipik bir Türk gencinin etkileneceği isimler bunlar. Yabancı yazarlardan ise özellikle üniversite yıllarımda Dostoyevski, Tolstoy ve John Steinbeck gibi dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden derinden etkilendim. Ancak yazdıklarımda onların tarzlarının ne ölçüde iz bıraktığını, bu etkinin metinlerime yansıyıp yansımadığını açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum.

“Romanı Önce Kafamda Tasarlıyorum”

Yazıya başlarken kafamda bir tasarı oluyor. Ancak bunu kâğıda döktüğümde, kafamdaki yapıyla birebir örtüşmeyebiliyor; yazı kimi zaman bambaşka yönlere akabiliyor. Yazı ve kurgu çoğu zaman birlikte, eş zamanlı olarak gelişiyor. Önceden planlanmış ana bir iskelet oluyor elbette; fakat detaylar ve bölümler süreç içinde her zaman değişebiliyor.

“Romanlarımdaki Mekanların Hepsi Gerçek”

Benim romanlarımdaki mekanların tamamı gerçek mekanlar. Şafak Oteli romanındaki otel de, restorasyon edilecek yapı da, zaman zaman kahramanların görünüp kaybolduğu yapı da gerçek. Kasabada Bir Salı’ndaki mekanlar gibi, şu an içinde bulunduğumuz Taşhan ve karşısındaki avukatlık yazıhanesi de tamamen gerçek yerler. Olaylar ise bütünüyle kurgu. Yaratıcı yazarlık belki mekanların yeniden kurgulanmasını da gerektirir; ancak benim yazma biçimimde durum böyle değil.




Gerçek Hayattan Beslenen Kurgu Karakterler

Yazdığım romanlardaki karakterler ise tamamen kurgu. Elbette gerçek hayattan yansımalar da var; sonuçta hepimiz etkilendiğimiz, iz bırakan insanlarla karşılaşıyoruz. Şafak Oteli’nde de Kasabada Bir Salı romanında da karakterler, okurun “Evet, ben bu insanları tanıyorum” diyebileceği türden kişiler. Ancak gerçekte bu karakterlerin birebir karşılığı olan kişiler yok; hepsi roman dünyasında kurgulanmış karakterler. Karakterler gerçeğe uygun olduğunda, akla da yatkın oluyor. Ben karakter yaratırken böyle bir yöntemi tercih ediyorum.

Yazmak: Sessizlik ve Özgürlük

Yazdığım ortamın sakin olması gerekiyor. Yazmak, insanı bir anlamda özgürleştiriyor; zihinsel bir boşalma sağlıyor. Bedava bir zevk aslında, bir şeyler yazmak. Çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir eylem. Yazdığım mekanın sessizliği ve birkaç saat boyunca bir şeyler karalamak, beni gerçekten iyi hissettiriyor.

Okuyucu Tepkileri, Eleştiriler ve Mesafe

Okuyuculardan aldığım geri dönüşler özelinde, Şafak Oteli’ndeki kurgunun çok beğenildiğini söyleyebilirim. Bu romanı kişisel bir anı kitabı sananlar oldu; güzel vakit geçirdiğini söyleyen insanlar da… Ancak bu bir anı romanı değil. Hatta bazı yakınlarımın, “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” şeklinde tepkileri oldu. Ben de açıkçası tam emin değilim; eleştirenler de oldu, beğenenler de. Edebi anlamda romanlarımın değeri nedir, bunu bilemiyorum. Belki tanıtım eksikliğinden, belki de yayınevinin tutumundan dolayı romanlarım daha geniş kitlelere ulaşamadı. Edebiyat eleştirmenlerinin bu metinler hakkında ne düşüneceğini ise merak ediyorum.




“Bu Roman Bu Haliyle Kalsın”

İki romanı da yazmak için çok çaba sarf ettim. Yazım süreci elbette hiçbir zaman gerçekten bitmiyor; ancak ben romanlarımı tamamladıktan sonra, onlar kafamda da bitmiş oluyor. Geriye dönüp baktığımda herhangi bir pişmanlık hissetmiyorum. Çünkü yazarken yeterince emek verdiğimi biliyorum.

Romanı yazarken “şurayı değiştirsem, burayı düzeltsem” düşüncelerinin aslında hiç bitmeyeceğini insan zamanla anlıyor. Bir noktada “Bu roman bu haliyle kalsın” demek gerekiyor. İnsanlar ne anlıyorsa, ne anlamak istiyorsa onu anlasın diye düşünüyorum. Yazım sürecinin teorik olarak bir sonu yok ama pratikte bir yerde bitiriyorsunuz. Eleştirilerden de olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde etkilenmiyorum.

Yeni Roman Taslakları Hazır

Yeni roman fikirleri var kafamda; ancak bir türlü oturup başlayamadım. Yakın zamanda başlamayı düşünüyorum. Kafamda iki-üç roman taslağı var ve bunları yazıya dökmek istiyorum. Her biri, birbirinden bağımsız ve dönem romanı niteliğinde çalışmalar olacak.




Bartın Kitap Fuarı ve Yerel Yazarlarla Karşılaşmak

Bartın Kitap Fuarı’nda imza gününe katıldım; bu benim için bir ilkti. Güzel bir etkinlik oldu. Bartın Kitap Fuarı’nın ilerleyen yıllarda daha da nitelikli bir hal alacağına inanıyorum. Orada özellikle ön plana çıkmamış yerel yazarların kitaplarını aldım ve çok memnun kaldığım isimlerle tanıştım. Örneğin Zonguldaklı yazar Şükran Balekoğlu Yamak’ın Kalleş adlı kitabı beni çok etkiledi. Yine Çaycumalı yazar ağabeyimiz, köy enstitülü emekli öğretmen Ali Nuri Güntekin; Çaycuma üzerine kaleme aldığı anılarıyla adeta ayaklı bir tarih. Son derece güzel yazmış, gerçekten etkilendim. Fuar, bu tür yazarlarla tanışmak açısından benim için çok verimliydi. Ayrıca kitabımı alan dostlarla bir araya gelmek, onlarla sohbet etmek ve kitapları imzalamak da ayrı bir güzellikti.

Batı Karadeniz’de Edebiyat

Batı Karadeniz Edebiyatçılar Topluluğu’ndayım. Bartın özelinde ise şair-öğretmen Keramettin Çetin hocamızla bir dostluğumuz ve arkadaşlığımız var. Kendisiyle YouTube kanalımda özel bir söyleşi programı yaptım. Yine Mustafa Şahin, Kasabanın Laneti adlı romanın yazarı; onunla da aynı kanalımda bir söyleşi gerçekleştirdim. Serkan Boğa da bu çerçevede diğerleriyle birlikte anabileceğim kıymetli yazar dostlarımdan biri...

Bölgede aktif bir edebiyat topluluğunun oluşmasını gerçekten çok isterim. Ancak zaman zaman Rusya’da bulunduğum için böyle bir oluşumun içinde doğrudan ve sürekli yer alamıyorum. Yine de edebiyatçıların bir araya geldiği, kapalı bir kulüp havasında işleyen bir ortamın yaratılabileceğini düşünüyorum. Noyan Erözçelik’e ait Seyhan Erözçelik Anı Evi gibi mekanların canlandırılması ise bu anlamda en büyük dileklerimden biri.




Bartın’ı Yazmak, Bartın’da Yazmak

Kubilay Çak’ın yazarlık serüvenini, kendi ifadeleriyle edebiyatseverlere aktarmak benim için mutluluk verici oldu. İlgilenenler, Facebook’ta Kubilay Çak profili ile Kubilay Çak Yorum sayfasını; YouTube’da ise Kubilay Çak Yorum kanalını takip edebilir, abone olabilirler.

Bartın’daki yazarlara destek olmak büyük önem taşıyor. Bu kent, zengin kültürel ve edebi potansiyeline rağmen henüz bu yönüyle yeterince ön plana çıkmış olmasa da bunu tersine çevirmek mümkün. Irmağının mitolojiye ilham verdiği bu kente, eski çağlardaki özel ve özgün kimliğini yeniden kazandıracak olanlar; bu kenti yaşamayı bilenler ile bu kentte ve bu kenti yazmayı bilenler olacak. Ne dersiniz?

 

15 Eylül 2025 Pazartesi

KİTAP KARDEŞLİĞİ GALAKSİ YOLCULUĞUNDA

Bartın’da kitap severleri bir araya getiren ve kente alternatif bir kültür adası kazandıran Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, sekizinci buluşmasında İngiliz edebiyatının sevilen yazarlarından Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı eserini değerlendirdi. Topluluk üyeleri bu buluşmada gündelik yaşamdan uzaklaşıp zihinsel bir galaksi yolculuğuna çıktı. Kült haline gelmiş eserin, kitaptaki 'Galaksi Rehberi’ne atıfla “bir gezginin sahip olması gereken en önemli eşya” olan havlularla değerlendirilmesi ise buluşmaya ayrı bir renk kattı.



Sekizinci buluşmada moderatörlüğü Abdülkadir Baziki üstlendi. Baziki, serinin ilk kitabı ve yazar hakkında en ince ayrıntıları derinlikli ve esprili bir sunumla aktardı. Ayrıca Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin yalnızca bir roman serisinin başlangıcı olmadığını, kendi ritüelleri ve kutlama biçimlerini yaratarak dünya çapında geniş bir hayran kitlesine hitap eden yeni bir edebi ve sosyal kültür oluşturduğunu vurguladı.




Douglas Adams’ın mizahi üslubuyla kaleme aldığı eser, absürt komedi ve kara mizah öğeleriyle kült haline gelmiş bir bilim kurgu serisinin ilk romanı. Dünyanın yok oluşuyla başlayan hikaye, galaksiler arası sıra dışı maceralar ve birbirinden renkli karakterlerle okuru bambaşka bir serüvene sürüklüyor. 




Sıradan bir İngiliz olan Arthur Dent, aslında Betelgeuse yıldızından gelen bir uzaylı olan Ford Prefect sayesinde dünyanın yok oluşundan mucizevi biçimde kurtuluyor. Macera; iki kafalı, üç kollu galaksi başkanı Zaphod Beeblebrox, Dünya’dan sağ kurtulan diğer tek insan Trillian (Tricia McMillan) ve depresif robot Marvin gibi unutulmaz karakterlerle devam ediyor.




Katılımcılar, romanla ilgili yorumlarında Arthur ve arkadaşlarının galaksi yolculuklarının absürt ve komik yönlerini ön plana çıkarırken, eserde yaşamın, evrenin ve her şeyin “nihai cevabı” olarak sunulan 42 sayısı üzerinden esprili bağlantılar kurmaya çalıştı.



Gecenin sonunda Kitap Kardeşliği üyeleri, İBEV Kafe’nin bahçesinde kendi galaksi yolculuklarını, romandaki sembolik unsur olan renkli havlularla verdikleri pozlarla ölümsüzleştirdi.



Douglas Adams’ın anısına her yıl 25 Mayıs “Havlu Günü” (Towel Day) olarak kutlanıyor. Dünya çapında hayranlar yanlarında havlu taşıyarak fotoğraf çektiriyor.



Kitap Kardeşliği üyeleri, bir sonraki buluşmada R. F. Kuang’ın Sarı Yüz adlı romanını değerlendirmek üzere yeniden bir araya gelecek. Bu buluşmada moderatörlüğü Beyza Aksu Dünya üstlenecek.







Not: Sekizinci buluşma 22 Temmuz 2025'te İBEV Kafe'de gerçekleştirildi.

BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken ...