bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bartın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2025 Cuma

TAŞHAN'DA BİR SÖYLEŞİ: KUBİLAY ÇAK İLE YAZI, MEKAN VE HAFIZA ÜZERİNE

Yağmurlu bir Perşembe günü… Hava, Şafak Oteli romanının geçtiği Rusya’daki kadar soğuk değil ama benzer bir kasvet taşıyor. Sözünü ettiğim romanın yazarı, değerli Kubilay Çak ile buharı tüten çaylarımız eşliğinde hem güzel bir sohbet etmek hem de onun edebiyata ve yazarlık kimliğine dair düşüncelerini öğrenmek adına kısa bir söyleşi için Kırmızı Cadde’yi adımlıyorum. Birazdan, duvarlarına tarihin yankılarının sindiği Taşhan’daki Ihlamur Kafe’de bir araya geleceğiz. Kafenin yüksek basamaklı taş merdivenlerinden, Taşhan’ın artık yalnızca nostaljik bir atmosfer yaşatmaya çalışan odalarına doğru çıkarken, aklımdan “bu taşların arasında birikmiş ne çok hikaye gizli, kim bilir” diye bir düşünce geçiyor.


Şafak Oteli

Rus Romanlarından Bartın’a Uzanan Bir Portre Gibi

Kafenin bulunduğu kata çıktığımda ise bu güzel ve tarihi hanın avlusuna bakan masalarda oturan, çoğu öğrenci olduğu belli olan gençlerin oluşturduğu kalabalığın canlılığı; ortamın eskiyen, yorgun duvarlarına yansıyan kahkaha sesleriyle tezat ama bir o kadar da güzel bir görüntü oluşturuyor. Derken Kubilay Bey’i, sıra sıra dizili küçük masalardan birinde otururken görmem uzun sürmüyor. Nazik bir şekilde selamlaştıktan sonra, sohbeti daha sessiz ve rahat bir ortamda gerçekleştirebilmek adına Taşhan’ın eskiden tacirlerin konaklamak için kullandığı, günümüzde ise toplantı ve özel buluşma alanlarına dönüştürülen odalarından birine yöneliyoruz.

Çaylar söyleniyor. Karşımda, Rus romanlarından çıkıp Bartın’a dolaşmaya gelmiş izlenimi veren biri duruyor gibi hissediyorum. Uzun siyah paltosunu, odanın sıcaklığına aldırmadan üzerinden hiç çıkarmıyor. Oturduğu sandalyenin arkasında asılı duran atkısı, taş duvara dayalı baston şeklindeki şemsiyesi, adeta bahsettiğim roman karakteri kompozisyonunu tamamlıyor.


Roman


Bartın’dan Rusya’ya Uzanan Bir Hayat

Havadan sudan ve tabii Bartın’da şu sıralar neler yaptığından bahisle açılıyor sohbet. Kendisi de zaten 1964 yılı Bartın Çiftlik Köyü doğumlu. Bartın Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek öğrenimini tamamlıyor. İş hayatı ise farklı coğrafyalarda hayli hareketli geçiyor. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ürdün ve Katar’da çeşitli inşaat projelerinde orta ve üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Finans alanında önemli bir deneyime sahip.

Rusya Üzerine Gözlemler ve “Türkiye Rusya Olur mu?” Tartışması

Baştan da belirttiğim gibi Rusya’da geçen bu romanın yazım sürecine geçmeden önce konu, ister istemez bir gün gidip gezmeyi çok istediğim Rusya’ya geliyor. Moskova ve St. Petersburg’u, Rusya denince akla ilk gelen yazarların izlerini ve ruhunu takip ederek nasıl gezebileceğimize dair küçük tüyolar veriyor. Moskova’daki sanat ortamını; Rusçanın ve Rus edebiyatının yalnızca günümüz Rusya Federasyonu sınırları içinde değil, siyasi olarak Rusya’dan ayrılmış olsa da Kafkas coğrafyasında ve Orta Asya ülkelerinde nasıl etkili ve birleştirici bir güç olmaya devam ettiğini, bu konudaki derin bilgisi ve gözlemleriyle paylaşıyor.

Söz dönüp dolaşıp ülkemizde sıklıkla işittiğimiz “Türkiye Rusya olur mu?” sorusuna geliyor. Orada yaşadığı yıllar boyunca tanık olduğu siyasi ve sosyoekonomik değişimleri, tarihsel kırılma noktalarını, iki ülkenin farklı seyirler izleyen Batılılaşma süreçlerini; adanmışlıkla sürdürülen güçlü bir devlet yapılanmasını; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden Putin’in yükselişine, oligarkların artan gücüne kadar uzanan kıyaslamalarla ele alıyor. Tüm bu karşılaştırmalar, bu söylemin esasen bize özgü, alıcısı bol bir popüler tartışma olmanın ötesine geçmediğini ve iki ülke arasında sanıldığı gibi bir benzerlik bulunmadığını somut biçimde ortaya koyuyor.




Söz, yeniden yazmaya ne zaman ve nasıl başladığına; neler okuduğuna ve yazmanın kendisi için nasıl bir yaratım süreci ifade ettiğine geliyor. Çaylar yeniden tazeleniyor ve ben merak ettiklerimi soruyorum. Kubilay Çak ise sohbetimizin ahengine sadık kalarak anlatmaya başlıyor…

 “İyi Bir Okuyucuyum Ama İyi Bir Yazar Olup Olmadığıma Okuyucular Karar Verecek”

Aslında Şafak Oteli benim ikinci kitabım. Kasabada Bir Salı romanımı daha önce yazmıştım. Lisede edebiyat kolunda olmam sebebiyle edebiyata her zaman yakındım. Yazarlık, hep aklımda olan ama kalemi bir türlü elime alıp yazamadığım bir husustu. Geçmişte küçük öyküler yazmıştım. Sonrasında Kasabada Bir Salı romanımı yazmaya başladım. Bitirdikten sonra, 1994 yılında Rusya’ya gittiğimde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlayan o altüst oluşun hala devam ettiğini gördüm. Orada yaşadıklarım ve gördüklerim beni son derece etkiledi; bunu yazmak, insanlara yansıtmak istedim. Şafak Oteli oldukça kapsamlı bir çalışmaydı ve editörümüzle birlikte metni 220’li sayfalara indirdik. Yazmaya her zaman sıcak bir bakışım oldu. İyi bir okuyucuyum; ancak iyi bir okuyucu olmak, mutlaka iyi yazmak anlamına gelmiyor. Yazdıklarımın edebi bir değeri olup olmadığını okuyucular ve bu alanın profesyonelleri belirleyecek. Yazarlık benim profesyonel bir mesleğim değil. Yazı benim için bir hobi alanı.




“Türk ve Dünya Edebiyatının Güçlü Kalemlerinden Derinden Etkilendim”

Yazarlık kendimi yaratma süreci midir, bilemiyorum. Çocukluğumdan ve gençliğimden bu yana okuyup etkilendiğim yazarlar var. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi, tipik bir Türk gencinin etkileneceği isimler bunlar. Yabancı yazarlardan ise özellikle üniversite yıllarımda Dostoyevski, Tolstoy ve John Steinbeck gibi dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden derinden etkilendim. Ancak yazdıklarımda onların tarzlarının ne ölçüde iz bıraktığını, bu etkinin metinlerime yansıyıp yansımadığını açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum.

“Romanı Önce Kafamda Tasarlıyorum”

Yazıya başlarken kafamda bir tasarı oluyor. Ancak bunu kâğıda döktüğümde, kafamdaki yapıyla birebir örtüşmeyebiliyor; yazı kimi zaman bambaşka yönlere akabiliyor. Yazı ve kurgu çoğu zaman birlikte, eş zamanlı olarak gelişiyor. Önceden planlanmış ana bir iskelet oluyor elbette; fakat detaylar ve bölümler süreç içinde her zaman değişebiliyor.

“Romanlarımdaki Mekanların Hepsi Gerçek”

Benim romanlarımdaki mekanların tamamı gerçek mekanlar. Şafak Oteli romanındaki otel de, restorasyon edilecek yapı da, zaman zaman kahramanların görünüp kaybolduğu yapı da gerçek. Kasabada Bir Salı’ndaki mekanlar gibi, şu an içinde bulunduğumuz Taşhan ve karşısındaki avukatlık yazıhanesi de tamamen gerçek yerler. Olaylar ise bütünüyle kurgu. Yaratıcı yazarlık belki mekanların yeniden kurgulanmasını da gerektirir; ancak benim yazma biçimimde durum böyle değil.




Gerçek Hayattan Beslenen Kurgu Karakterler

Yazdığım romanlardaki karakterler ise tamamen kurgu. Elbette gerçek hayattan yansımalar da var; sonuçta hepimiz etkilendiğimiz, iz bırakan insanlarla karşılaşıyoruz. Şafak Oteli’nde de Kasabada Bir Salı romanında da karakterler, okurun “Evet, ben bu insanları tanıyorum” diyebileceği türden kişiler. Ancak gerçekte bu karakterlerin birebir karşılığı olan kişiler yok; hepsi roman dünyasında kurgulanmış karakterler. Karakterler gerçeğe uygun olduğunda, akla da yatkın oluyor. Ben karakter yaratırken böyle bir yöntemi tercih ediyorum.

Yazmak: Sessizlik ve Özgürlük

Yazdığım ortamın sakin olması gerekiyor. Yazmak, insanı bir anlamda özgürleştiriyor; zihinsel bir boşalma sağlıyor. Bedava bir zevk aslında, bir şeyler yazmak. Çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir eylem. Yazdığım mekanın sessizliği ve birkaç saat boyunca bir şeyler karalamak, beni gerçekten iyi hissettiriyor.

Okuyucu Tepkileri, Eleştiriler ve Mesafe

Okuyuculardan aldığım geri dönüşler özelinde, Şafak Oteli’ndeki kurgunun çok beğenildiğini söyleyebilirim. Bu romanı kişisel bir anı kitabı sananlar oldu; güzel vakit geçirdiğini söyleyen insanlar da… Ancak bu bir anı romanı değil. Hatta bazı yakınlarımın, “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” şeklinde tepkileri oldu. Ben de açıkçası tam emin değilim; eleştirenler de oldu, beğenenler de. Edebi anlamda romanlarımın değeri nedir, bunu bilemiyorum. Belki tanıtım eksikliğinden, belki de yayınevinin tutumundan dolayı romanlarım daha geniş kitlelere ulaşamadı. Edebiyat eleştirmenlerinin bu metinler hakkında ne düşüneceğini ise merak ediyorum.




“Bu Roman Bu Haliyle Kalsın”

İki romanı da yazmak için çok çaba sarf ettim. Yazım süreci elbette hiçbir zaman gerçekten bitmiyor; ancak ben romanlarımı tamamladıktan sonra, onlar kafamda da bitmiş oluyor. Geriye dönüp baktığımda herhangi bir pişmanlık hissetmiyorum. Çünkü yazarken yeterince emek verdiğimi biliyorum.

Romanı yazarken “şurayı değiştirsem, burayı düzeltsem” düşüncelerinin aslında hiç bitmeyeceğini insan zamanla anlıyor. Bir noktada “Bu roman bu haliyle kalsın” demek gerekiyor. İnsanlar ne anlıyorsa, ne anlamak istiyorsa onu anlasın diye düşünüyorum. Yazım sürecinin teorik olarak bir sonu yok ama pratikte bir yerde bitiriyorsunuz. Eleştirilerden de olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde etkilenmiyorum.

Yeni Roman Taslakları Hazır

Yeni roman fikirleri var kafamda; ancak bir türlü oturup başlayamadım. Yakın zamanda başlamayı düşünüyorum. Kafamda iki-üç roman taslağı var ve bunları yazıya dökmek istiyorum. Her biri, birbirinden bağımsız ve dönem romanı niteliğinde çalışmalar olacak.




Bartın Kitap Fuarı ve Yerel Yazarlarla Karşılaşmak

Bartın Kitap Fuarı’nda imza gününe katıldım; bu benim için bir ilkti. Güzel bir etkinlik oldu. Bartın Kitap Fuarı’nın ilerleyen yıllarda daha da nitelikli bir hal alacağına inanıyorum. Orada özellikle ön plana çıkmamış yerel yazarların kitaplarını aldım ve çok memnun kaldığım isimlerle tanıştım. Örneğin Zonguldaklı yazar Şükran Balekoğlu Yamak’ın Kalleş adlı kitabı beni çok etkiledi. Yine Çaycumalı yazar ağabeyimiz, köy enstitülü emekli öğretmen Ali Nuri Güntekin; Çaycuma üzerine kaleme aldığı anılarıyla adeta ayaklı bir tarih. Son derece güzel yazmış, gerçekten etkilendim. Fuar, bu tür yazarlarla tanışmak açısından benim için çok verimliydi. Ayrıca kitabımı alan dostlarla bir araya gelmek, onlarla sohbet etmek ve kitapları imzalamak da ayrı bir güzellikti.

Batı Karadeniz’de Edebiyat

Batı Karadeniz Edebiyatçılar Topluluğu’ndayım. Bartın özelinde ise şair-öğretmen Keramettin Çetin hocamızla bir dostluğumuz ve arkadaşlığımız var. Kendisiyle YouTube kanalımda özel bir söyleşi programı yaptım. Yine Mustafa Şahin, Kasabanın Laneti adlı romanın yazarı; onunla da aynı kanalımda bir söyleşi gerçekleştirdim. Serkan Boğa da bu çerçevede diğerleriyle birlikte anabileceğim kıymetli yazar dostlarımdan biri...

Bölgede aktif bir edebiyat topluluğunun oluşmasını gerçekten çok isterim. Ancak zaman zaman Rusya’da bulunduğum için böyle bir oluşumun içinde doğrudan ve sürekli yer alamıyorum. Yine de edebiyatçıların bir araya geldiği, kapalı bir kulüp havasında işleyen bir ortamın yaratılabileceğini düşünüyorum. Noyan Erözçelik’e ait Seyhan Erözçelik Anı Evi gibi mekanların canlandırılması ise bu anlamda en büyük dileklerimden biri.




Bartın’ı Yazmak, Bartın’da Yazmak

Kubilay Çak’ın yazarlık serüvenini, kendi ifadeleriyle edebiyatseverlere aktarmak benim için mutluluk verici oldu. İlgilenenler, Facebook’ta Kubilay Çak profili ile Kubilay Çak Yorum sayfasını; YouTube’da ise Kubilay Çak Yorum kanalını takip edebilir, abone olabilirler.

Bartın’daki yazarlara destek olmak büyük önem taşıyor. Bu kent, zengin kültürel ve edebi potansiyeline rağmen henüz bu yönüyle yeterince ön plana çıkmış olmasa da bunu tersine çevirmek mümkün. Irmağının mitolojiye ilham verdiği bu kente, eski çağlardaki özel ve özgün kimliğini yeniden kazandıracak olanlar; bu kenti yaşamayı bilenler ile bu kentte ve bu kenti yazmayı bilenler olacak. Ne dersiniz?

 

15 Eylül 2025 Pazartesi

KİTAP KARDEŞLİĞİ GALAKSİ YOLCULUĞUNDA

Bartın’da kitap severleri bir araya getiren ve kente alternatif bir kültür adası kazandıran Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, sekizinci buluşmasında İngiliz edebiyatının sevilen yazarlarından Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı eserini değerlendirdi. Topluluk üyeleri bu buluşmada gündelik yaşamdan uzaklaşıp zihinsel bir galaksi yolculuğuna çıktı. Kült haline gelmiş eserin, kitaptaki 'Galaksi Rehberi’ne atıfla “bir gezginin sahip olması gereken en önemli eşya” olan havlularla değerlendirilmesi ise buluşmaya ayrı bir renk kattı.



Sekizinci buluşmada moderatörlüğü Abdülkadir Baziki üstlendi. Baziki, serinin ilk kitabı ve yazar hakkında en ince ayrıntıları derinlikli ve esprili bir sunumla aktardı. Ayrıca Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin yalnızca bir roman serisinin başlangıcı olmadığını, kendi ritüelleri ve kutlama biçimlerini yaratarak dünya çapında geniş bir hayran kitlesine hitap eden yeni bir edebi ve sosyal kültür oluşturduğunu vurguladı.




Douglas Adams’ın mizahi üslubuyla kaleme aldığı eser, absürt komedi ve kara mizah öğeleriyle kült haline gelmiş bir bilim kurgu serisinin ilk romanı. Dünyanın yok oluşuyla başlayan hikaye, galaksiler arası sıra dışı maceralar ve birbirinden renkli karakterlerle okuru bambaşka bir serüvene sürüklüyor. 




Sıradan bir İngiliz olan Arthur Dent, aslında Betelgeuse yıldızından gelen bir uzaylı olan Ford Prefect sayesinde dünyanın yok oluşundan mucizevi biçimde kurtuluyor. Macera; iki kafalı, üç kollu galaksi başkanı Zaphod Beeblebrox, Dünya’dan sağ kurtulan diğer tek insan Trillian (Tricia McMillan) ve depresif robot Marvin gibi unutulmaz karakterlerle devam ediyor.




Katılımcılar, romanla ilgili yorumlarında Arthur ve arkadaşlarının galaksi yolculuklarının absürt ve komik yönlerini ön plana çıkarırken, eserde yaşamın, evrenin ve her şeyin “nihai cevabı” olarak sunulan 42 sayısı üzerinden esprili bağlantılar kurmaya çalıştı.



Gecenin sonunda Kitap Kardeşliği üyeleri, İBEV Kafe’nin bahçesinde kendi galaksi yolculuklarını, romandaki sembolik unsur olan renkli havlularla verdikleri pozlarla ölümsüzleştirdi.



Douglas Adams’ın anısına her yıl 25 Mayıs “Havlu Günü” (Towel Day) olarak kutlanıyor. Dünya çapında hayranlar yanlarında havlu taşıyarak fotoğraf çektiriyor.



Kitap Kardeşliği üyeleri, bir sonraki buluşmada R. F. Kuang’ın Sarı Yüz adlı romanını değerlendirmek üzere yeniden bir araya gelecek. Bu buluşmada moderatörlüğü Beyza Aksu Dünya üstlenecek.







Not: Sekizinci buluşma 22 Temmuz 2025'te İBEV Kafe'de gerçekleştirildi.

18 Temmuz 2025 Cuma

BARTIN'DAN AĞRI DAĞI'NIN ZİRVESİNE: SELÇUK YILDIRIM 5137 METREYE BAŞARIYLA ULAŞTI

Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü (BARDOSK 74) üyesi sporcu Selçuk Yıldırım, Türkiye'nin en yüksek noktası olan Ağrı Dağı’na (5137 m) başarılı bir zirve tırmanışı gerçekleştirdi. Zorlu tırmanış anlarını sosyal medya hesabında paylaştığı zirve fotoğrafıyla ölümsüzleştiren doğa tutkunu sporcu, tırmanış başarısını ve mutluluğunu "Bartın'ı Ağrı Dağı'nda (Ararat) temsil etmek gurur verici, her zaman doğada kalmak istiyorum"  sözleriyle ifade ediyor.




Hazırlık Süreci ve Karar Anı

Hazırlık dönemim çok olmadı. 2-3 yıl öncesi Kaçkarlara çıkmıştım, oranın rakımı Ağrı’ya göre 2000 metreye yakın daha alçak. Biraz sporcu alt yapıma güvendim diyebilirim. Ekip olarak sosyal medyadan gördüğüm, çok da araştırma yapma fırsatım bulamadığım bir tura yazıldım ve onlarla irtibata geçerek detayları öğrenip kaydımı yaptırdım.




Tırmanışın Gün Gün Hikayesi

Tırmanmak toplamda 4 gün sürdü. Ağrı Dağı’na Doğubayazıt’tan çıkılıyor, oranın rakımı 1600 m. Biz ilk 3200’e kadar yürüdük, orada kamp attık. Kamp alanında çadırlarımız ve eşyalarımız hazırdı, biz getirmedik; onlar yardımcı oluyorlar. Bir gece kaldıktan sonra 2. gün 4200’e yürüdük, yaklaşık aralarında 7-8 km var.




Bu arada bu alışma evresiydi ve o gün tekrar 3200’e döndük, yine çadırlarımızda kaldık. 3. gün kahvaltıdan sonra tekrar 4200’e yürüdük ve bu kez bu rakımda çadırlarımıza yerleştik. Bu arada yine eşyalarımızı atlar taşıdı.

O akşam gece 12’de tepe lambalarımızı alarak ve zirve için hazırladığımız çantalarımızla yola çıktık. 5-6 saatlik bir yürüyüş sonrası sabah 6 gibi zirvedeydik.

Rakım (İrtifa) Hastalığıyla Mücadele

İlk başlayanlar için dizlerinde ağrılar, baş dönmeleri ve mide bulantısı yaşayanlar oldu — ben de dahil olmak üzere. Çünkü rakım olarak oksijen yetersizliği bunlara sebep oluyor genelde. 4200’e 2 kere çıkmamızın sebebi, yüksek rakıma biraz daha alışmaktı.




Zirve Anı: Mutluluk ve Mide Bulantısı

Zirveye çıktığımda yılların o heyecanı vardı fakat mide bulantısı orada o mutluluğumu ufak da olsa gölgeledi diyebilirim. Ama Türkiye’nin en yükseğinden Küçük Ağrı Dağı’na ve doğaya bakmak, çıkışta Doğubayazıt’ın ışıklarını görmek paha biçilemezdi.




Tırmanmak İsteyenlere Tavsiyeler

Tırmanmayı düşünenler için şunları diyebilirim:
Giderken muhakkak eksik malzemeyle gitmesinler, gidecekleri tur ve rehberleri iyi araştırsınlar. Kampa gitmeden yanlarına ekstra erzak alsınlar çünkü turlar bu konuda yetersiz. Bir de birkaç irtifası yüksek zirve yapmadan gitmesinler.




Doğaya Ait Kalmak ve Gelecek Hayaller

Son olarak, bundan sonra çok büyük hedeflerim yok. Her zaman doğada kalmak istiyorum. Belki yeni bir zirve yaptığım için biraz ara vermem gerekiyor, kendimi toparlamam için. Dilerim ki keşke Everest olsun bundan sonra...

Ama onun için çok erken ve iyi sponsorlara, iyi bir psikolojiye ve bedene ihtiyacım var.




Bartın’ı Temsil Etmenin Gururu

Bartın’ı Ağrı Dağı'na çıkarak temsil etmek gurur verici. Gülsen Hocam her zaman bize önderlik yapmıştır ve Bartın halkına doğayı sevdirmiştir.




Doğayı Sev, Ağaçları Koru

Biraz ülkemizde ve çevremizde ne var ne yok araştırıp bunları yerinde görmek çok güzel bir duygu. Çevremizi kirletmediğimiz sürece, her zaman her gittiğim yerleri tavsiye etmeye ve rehberlik yapmaya hazırım.

Ve son olarak: “Doğayı sev, ağaçları koru.”



Yaşadığı bu harika deneyimi tüm içtenliği ve samimiyetiyle paylaşan değerli sporcu Selçuk Yıldırım, şimdi yeni hayalleri ve zirve hedefleri için gerekli enerjiyi toplamak adına dinlenme sürecinde. Bu zorlu ama anlamlı yolculuk, dağcılık sporuna ilgi duyan yeni sporcular için kuşkusuz ilham verici bir örnek olmaya devam edecek.

Kendi sözleriyle ifade ettiği gibi: “Her zaman doğada kalmak istiyorum.” Bu cümle, onun doğaya olan bağlılığını, ağaçlara ve çevreye duyduğu hassasiyeti açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki doğal güzellikleri keşfetme arzusu ve bu yolda karşılaştığı insanlara rehberlik etmeye olan gönüllülüğü, sadece bir sporcu değil; aynı zamanda farkındalık yaratan bir doğa elçisi olduğunu da gösteriyor.

Bu onun hikayesi…
Ve biliyoruz ki, yeni zirveler için yola çıkmaya, tırmanmaya ve ilham olmaya devam edecek.


Teşekkürler Selçuk Yıldırım!

13 Temmuz 2025 Pazar

HAYATIN ZORLUKLARINA DAĞ GİBİ MEYDAN OKUYAN BİLGE KADIN: GÜLSEN SALMAN | İki Bilet Bir Yol

Onun ilham veren ve hayranlık uyandıran hikayesini kısmen de olsa önce kendi ağzından dinleme ayrıcalığına sahip olmuştum. Paylaştığı kıymetli anılarını kelimelere dökmek ve kayıt altına almak ise benim için tarifsiz bir onur. “Olur”unu alır almaz, yine en iyi bildiğimi düşündüğüm şeye, kalemime sarıldım. Sorduğum her soruya içtenlikle ve sabırla yanıt vermesi, bana kendimi çok değerli hissettirdi. Çünkü burada yazılanlar yalnızca geçmişe değil, onun hala temas ettiği, farkındalık yarattığı gelecek nesillere de ışık tutacak. Gülsen Salman Hocamız... Ve geçtiğimiz yıl yayınladığım bir yazımda ondan ilk kez söz ettiğim şekliyle "En güzel dağ çiçeğimiz, bilge yol arkadaşımız"… Ona dair sorular sorma cesaretini sonunda kendimde bulabildim. Çünkü fark ettim ki, bugüne kadar doğru dürüst bir soru sormamışım. “Hocam çadırları topluyor muyuz?” ya da “Molamız ne zaman bitiyor?” gibi birkaç kamp ve doğa yürüyüşü rutininden öteye geçememişim. Oysa onun her sözü, doğada attığı her adım, anlattığı her bitki öyküsü; bir pınar gibi akıp hem zihnimize hem ruhumuza işledi. Şimdi, birlikte nice yollara, nice kamp akşamlarına dair yeni hayaller kurarken gelin, biraz da onun hikayesine kulak verelim.




Gülsen Salman: Türkiye Sevdalısı Bir Eğitim Neferi

Köy Enstitüsü mezunu bir eğitimci, yazar ve gazeteci babanın kızı olarak dünyaya geldim. Zonguldak Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra ilkokul öğretmeni olarak meslek hayatıma başladım. Sporcu ruhum beni Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü’ne taşıdı. Hem dönemimin hem de sistemin zorluklarını birebir yaşadım. Ama hiçbir zaman yılmadım.

Doğaya duyduğum tutkuyla, çocuklara olan sevgimle ve Türkiye’ye olan inancımla yol almaya devam ettim. Çünkü ben, bu topraklara yürekten bağlı bir Türkiye sevdalısıyım.




Bir Tutkunun Peşinden Bartın'a ve BARDOSK 74'e Uzanan Yolculuk

Yıl 2010. Bir doğa yürüyüşüyle başlayan yolculuğum, Ankara’da lisanslı sporcu olarak sürdürdüğüm yoğun dağcılıkla tutkuya dönüştü. Yıllar sonra torun sevgisiyle geldiğim Bartın, bana doğduğum toprakların tüm koku ve dokusunu hatırlattı. Bu güzel kent, içimdeki doğa sevgisini yeniden yeşertti.

2018 yılında, aynı tutkuyu paylaşan insanlarla birlikte kurduğumuz Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları kısa adıyla BARDOSK 74 adlı kulübümüz, o günden bu yana doğayla iç içe, dostlukla omuz omuza yürüdüğümüz bir yuvaya dönüştü. Kurucu başkan olarak hala bu ailenin bir parçası olmaktan onur duyuyorum.




BARDOSK 74'ün Ambleminde Saklı Olanlar

Kulübümüzün amblemi yalnızca yürüyüşleri ve kampları değil, taşıdığı değerleri ile doğayla iç içe bir yaşam felsefesini ve birlikte yol almanın gücünü simgeliyor. Amblemimizde Bartın'ın eşsiz doğal oluşumlarından biri olan Güzelcehisar Lav Sütunlarında bir tırmanışçı yer alıyor. Sütunların eteğinde ise bir kamp alanı görülüyor. Aynı zamanda renklerimiz de güçlü anlamlar taşıyor. Mor, kadının yalnızca dağcılık ve doğa sporlarında değil, hayatın her alanındaki mücadele ve direnişini temsil ediyor. Sarı ise doğadaki en görünür renk olması sebebiyle, kulübümüzün yolunu aydınlatan bir simgeye dönüşüyor. 



BARDOSK 74 Neler Yapıyor?

BARDOSK 74 ekibi olarak, doğaya olan tutkumuzu paylaşmak ve bu tutkuyu bilinçli bir şekilde yaşatmak adına çeşitli etkinlikler düzenliyoruz. Doğa yürüyüşleri, kamp organizasyonları, eğitim faaliyetleri ve dağ tırmanışları gibi pek çok alanda aktifiz. Ayrıca Türkiye Dağcılık Federasyonu ile ortak etkinlikler gerçekleştiriyor, bu iş birlikleri sayesinde deneyim alanımızı genişletiyoruz. Etkinliklerimizi daha etkili ve güvenli bir şekilde hayata geçirebilmek için kurumsal düzeyde de güçlü bir koordinasyon sağlıyoruz. Bartın Valiliği, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü, Küre Dağları Milli Parklar Müdürlüğü ve İl Sağlık Müdürlüğü ile iş birliği içerisinde çalışıyor; her adımda doğaya ve katılımcılarımıza karşı sorumluluğumuzu gözetiyoruz.




Doğa Sevgisi Küçük Yaşta Başlar

Sadece yetişkinler için çalışmıyoruz. Amasra TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı) İlçe Sorumlusu olarak, miniklere doğa sevgisi aşılıyor ve doğayı korumanın yollarını öğretiyoruz. Bu kapsamda çocuklarla birlikte yürüyüşler düzenliyor, doğayla iç içe etkinlikler gerçekleştiriyoruz.




Unutamadığı Anısı: Elbruz Zirvesi

Elbruz zirvemi asla unutamıyorum. Grup, hava şartları nedeniyle geri dönüş kararı almıştı. Ancak ben, Türkiye Dağcılık Federasyonu eğitimlerini almış olmanın verdiği özgüvenle, zirveye tek başıma çıkmaya karar verdim. Bugün dönüp baktığımda, bunun yanlış bir karar olduğunu çok net görüyorum. Çünkü dağlar, fazla özgüveni sevmez. Hele ki zirveler… Orada doğa, her zaman son sözü söyler.

Zirveye ulaştığımda, o anı belgelemek için eldivenimi çıkardım. Tam da o sırada, oraya ulaşan bir Rus grubu ile karşılaştım. Tek başıma, üstelik bir kadın olarak orada olmama oldukça şaşırmışlardı.




Ama ben o şaşkınlığın çok ötesinde, hayatımın tehlikeye girdiği bir farkındalıkla karşı karşıyaydım. Eldivenimi elimde sanıyordum ama meğer o, zirvedeki şiddetli fırtınada uçup gitmiş. Donma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Neyse ki Rus ekip oradaydı. Onlar olmasaydı belki de bugün bunları anlatamıyor olurdum.



Biraz ileride, bir işaret direğine takılmış tek bir eldiven gördüm. Uçup giden eldivenimin yönünde ama başka birine ait ve sağ elime uygun bir eldivendi. Orada öylece duruyordu. Bu bir mucizeydi. O kadar mutlu olmuştum ki anlatamam. Hemen uçup giden eldivenimin yerine o hayatımı kurtaran başkasına ait o eldiveni giydim. Sanki bu ilahi bir hediyeydi. 

Karabinamı Rus grubun ip birliğine sabitledim. Beni ekiplerinden çıkarmadılar, aralarına aldılar. Ve o andan sonra, başlangıç konteynerine kadar hep birlikte iniş yaptık. O gün yaptığım şey çok büyük bir hataydı. Ama hala inanıyorum ki, orada bir el beni hep korudu. Bugün bile o anı düşündüğümde içimden sadece bir söz geçiyor: "Şükür"




Doğada Ayak İzimizden Başka Hiçbir Şey Bırakmıyoruz

Bu söz, yalnızca bir motto değil, aynı zamanda bizim için bir yaşam biçimi. Her adımımızda doğayı korumayı, ona zarar vermeden var olmayı ve geride sadece iz bırakmadan dönmeyi ilke ediniyoruz.



Erkek egemenliğiyle bilinen bu spor dalında, özellikle kadınları ve çocukları doğaya yaklaştırmayı önemsiyoruz. Onlara bu alanı sevdirmeyi, Türkiye Dağcılık Federasyonu (TDF) eğitimlerine yönlendirerek profesyonel düzeyde gelişmelerine destek olmayı hedefliyoruz.



Misyonumuz ve Vizyonumuz

Doğanın içinde yürürken flora ve faunaya zarar vermeden, farkındalıkla ve doğayı hissederek yol almak. Her etkinlikte katılımcılara bu hassasiyeti aşılamak ve birlikte öğrenmek.

Doğada yürümenin sadece fiziksel bir etkinlik değil, aynı zamanda bir felsefe olduğuna inanıyoruz. İçselleştiren, fark eden, saygı duyan bir doğa yürüyüşü kültürünü yaygınlaştırmak ve her yaştan bireyi bu yolda buluşturmak en büyük hayalimiz.





Yeni Proje ve Etkinliklere Hazırlık

2018 yılından bu yana üzerinde çalıştığımız bir konu var: Bartın’da doğa yürüyüşü yapılabilecek parkurların belirlenmesi ve işaretlenmesi. Bu süreçte tüm parkurlarımız hazır hale getirildi.



Kültür rotalarıyla koordineli bir şekilde çalışıyor, bu rotaların sürdürülebilir bir altyapıya kavuşması için emek veriyoruz. Hedefimiz, Bartın’a gelen doğa severlerin kamp yaparak, önceden belirlenmiş ve işaretlenmiş bu güzel yollarda güvenle yürüyebilmesini sağlamak.

Bu projelerin hayata geçmesi için çalışmalarımız devam ediyor. Aynı zamanda bu rotaların birer kültür rotası olarak tescillenmesi yönünde de girişimlerimizi sürdürüyoruz.




Ve Son Söz

Gülsen Salman Hocamız ile tanışmış olmak, doğada onun liderliğinde ve izlerinde yürümek büyük bir şans. Ayrıca BARDOSK 74'ün bir üyesi olmak, fırsat buldukça onun sarı renk formasıyla yürüyüşlere ve tırmanışlara katılmak bana ayrı bir mutluluk veriyor. Biz her şeyimizi doğanın içinde paylaştık.




Bizi buluşturan, doğa ananın kucağıydı:
Rüzgarda bir yaprak hışırtısı,
Kamp çadırının üzerine düşen yağmur damlalarının sesi,
Derelerin çığlığı,
Yaban hayvanlarının ayak izleri,
Kamp ocağında demlenen çayın buharı,
Gece yürüyüşünde kafa lambalarımıza üşüşen sineklerin kıpırtıları
Ve yıldızların altındaki muhabbetler...

Ve eminim, yaylalarda gecenin karanlığını bölen dolunay ışığında,
Bir ormanın kuytusundaki mor renkli çiçeklerde
Varlığını hep sürdürecek bu kulüp.

Kuzeyde, kıyıda, bu hikaye sürecek...


Teşekkürler, Güzel Bilgemiz Gülsen Salman!



9 Temmuz 2025 Çarşamba

KALBİ PATİLİ DOSTLAR İÇİN ATAN BİR GÖNÜLLÜ: MUSTAFA ÇORAK

Bartın’da görev yapan bir öğretmen olan Mustafa Çorak, yalnızca sınıfta değil, sokakta yaşayan canlara da rehberlik ediyor. O, yaşamı boyunca hayvan sevgisini bir görev bilmiş gerçek bir gönüllü. 





Sokak hayvanlarının mama, barınma ve tedavi gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için gece gündüz demeden çalışıyor.




Mugada’dan Ulus’a, Amasra’dan Mengen’e, Yeniçağa’dan Karabük yoluna kadar nerede yardıma muhtaç bir patili dost varsa, kendi motosikletiyle ya da araç destekleriyle oraya ulaşmaya çabalıyor.

Duyarlı insanların maddi ve manevi yardımlarını şeffaf biçimde Instagram’daki kişisel hesabının hikayelerinde paylaşıyor.
 



Hangi yardım, hangi hayvana ulaştı, kim destek oldu – hepsini detaylı şekilde takipçileriyle paylaşıyor.

Ancak onun gönüllülüğü yalnızca yardım ulaştırmakla sınırlı değil.




"Sokak Hayvanları Sahipsiz Değil" yazılı tişörtüyle tek başına tırmandığı dağlardan, bu sessiz çığlığı Türkiye’ye duyuruyor. 



Ve bu anlamlı yolculuğuna hala devam ediyor…

Siz de onun hikayesine destek olmak ister misiniz?




Mustafa Çorak’ın gönüllü mücadelesine onu takip ederek, paylaşarak ve duyurarak katkıda bulunabilirsiniz.

Çünkü sokaktaki canlar hepimizin sorumluluğunda....







BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyele...