14 Ağustos 2026 Cuma

JAZZ YAZ: BİR ALBÜMÜN HİKAYESİ

7 Ağustos 2026 tarihinde ilk albümüm olan "Jazz Yaz" ya da diğer söylenişiyle "Jazz Summer" adlı enstrümantal caz müzik albümümü yayınladım. Türkçe sözlü şarkılar besteleyen ancak bugüne dek Facebook ve Instagram gibi platformlarda şarkılarının çok az bir kısmını gönderi ve hikayelerinde paylaşmış biri olarak, enstrümantal bir albümle dijital platformlarda yer alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Peki, böyle bir albüm fikri nasıl doğdu, bu albümü ne şekilde hazırladım, şarkıların hikayeleri neydi ve bundan sonraki süreçte kendi müziğim ile ilgili düşüncelerim ve hedeflerim neler? Tüm bu soruların cevabı niteliğindeki bu metni içtenlikle paylaşmak istedim. Bu yazılar, bu şarkılar nereye gider, nasıl bir yol izler ya da izleyemez açıkçası şimdiden bilemiyorum. Ama hayatı 'sürekli bir yolda olma hali' olarak yorumladığım için, benim için aslolan tüm sonuçlardan bağımsız olarak bir şeyler üretebilmek ve üretim aşamasından aldığım o müthiş keyifti. Şimdi Jazz Yaz albümünün hikayesine gelin hep beraber bir bakalım.


Bir Telefon Görüşmesi ve “Jazz Summer”

Bu albümün temeli, müzik konusunda düşüncelerine güvendiğim değerli bir büyüğümle yaptığım uzun bir telefon görüşmesine dayanıyor. Kültürlü biri olmasının yanında, müzik eğitimi almış bir udi olan bu değerli büyüğümle yakın dönemde yaptığım Türkçe sözlü bestelerimin demolarını paylaşmaya başlamıştım.

Bir akşam gerçekleştirdiğimiz uzun telefon görüşmesinde konu yine müzikti. Paylaştığım demo kayıtları üzerine konuşurken, bunların yalnızca benim hafızamda kalmaması, düzenlenerek yayınlanması ve insanlarla paylaşılması gerektiğini söyledi. Özellikle kısa melodilerimi enstrümantal kayıtlar haline getirerek kalıcılaştırmamın önemli olduğundan bahsetti.

Bu kayıtların YouTube Music ve benzeri dijital mecralarda gezi, kültür-sanat, belgesel ya da farklı içeriklerde program müziği olarak kullanılabileceğini, dolayısıyla zamanla telifli bir müzik kataloğuna dönüşebileceğini anlattı. Ben bu konuda biraz kararsız olsam da beni cesaretlendirdi ve hobi olarak sürdürdüğüm bu müzikal yolculuğun nereye varacağını bugünden kestiremeyeceğimizi söyledi.




Bu düşünce bana oldukça makul geldi. Müziği yalnızca kendi kişisel keyfim için yaptığım bir hobi olmaktan çıkarıp, nereye varacağını bilmediğim keyifli bir maceranın ilk adımı olarak görmeye başladım.

Nitekim aynı telefon görüşmesinde, bugün albümün açılış parçası olan “Jazz Summer”ın ilk melodileri de ortaya çıktı. Konuşma sırasında saksafon sesini taklit ederek mırıldandığım bir melodi, kısa süre sonra zihnimde daha belirgin bir müzikal temaya dönüştü. O anda bunun bir albümün başlangıcı olacağını elbette tahmin etmiyordum.

Bir telefonun diğer ucunda söylenen birkaç cümle, saksafon sesi taklit edilerek mırıldanmış birkaç nota ve kaybolup gitmesine izin vermek istemediğim melodilerle işte “Jazz Summer” ve albüm fikri tam da böyle doğdu.

Kafamda yıllardır dönüp duran melodiler birbiri ardına kulaklarıma hücum etmeye başladı. Bunların bazıları, yıllar önce yazmaya başlayıp tamamlayamadığım Türkçe sözlü şarkıların melodileriydi. Bazıları ise henüz bir şarkıya dönüşmemiş, zihnimin bir köşesinde dolaşan ezgilerdi.

O telefon görüşmesinin ertesi akşamı gitarımı aldım. Kafamdaki melodilerin akorlarını bulup ritim tuttum; bir yandan da saksafon seslerini ve çeşitli ritmik, beatbox benzeri sesleri taklit ederek bunları telefonumun ses kayıt uygulamasına demo olarak kaydettim.




Cute Cat

Sevimli kedimiz Lokum’a seslenirken ortaya çıkan, tamamen anlık ve içgüdüsel bir ezgi, albümdeki “Cute Cat” parçasının temelini oluşturdu.

Ona seslenirken uydurduğum melodiyle birlikte söylediğim “Küçük Lokum, minik Lokum, güzel Lokum, cici/gri Lokum…” şeklindeki tekerleme, zamanla enstrümantal bir parçaya dönüştü.

Şarkının başlangıcında bu sözleri melodinin üzerine mırıldandığınızda, parçanın hikayesi aslında kendisini ele veriyor. Şarkının hareketli ve ritmik yapısını da biraz Lokum’un oyun oynarkenki kıpırdanışlarını ve sevimli hallerinin karşılığı şeklinde kurguladım.



“Ge-ce-ci-ler”den “Night Shift”e

Albümün üçüncü parçası “Night Shift”in hikayesi beni yaklaşık on yıl öncesine, 2016 yılına ve İstanbul'da özel bir şirkette çalıştığım o döneme götürüyor.

O yıllarda sabahın erken saatlerinde ofise geldiğimde, binanın girişinde gece vardiyasından çıkan çalışanlarla karşılaşırdım. Gürültülü, kaba saba tavırları olan bu erkek grubu, sabahın o erken saatlerinde binanın girişinde yarattıkları hareketlilikle birlikte gündüz çalışanlarla gece vardiyasından çıkanlar arasında tuhaf ve sessiz bir gerilim oluşturmuştu. Neredeyse her sabah aynı manzara tekrarlanıyordu.

Bir gün, içimden onlara yönelik birtakım argo ifadeler geçirirken, bu sözleri kendi kendime bir melodinin üzerine oturtmaya başladığımı fark ettim. Ortaya çıkan şey kızgınlıktan çok, o dönemin gündelik hayatındaki absürt bir durumun müzikal karşılığı gibiydi.

Melodinin giriş kısmının sonunda heceleyerek  “Ge-ce-ci-ler…” diye mırıldandığınızda, parçanın çıkış noktasını yakalayabilirsiniz.

Yıllar sonra, zihnimin bir köşesine kazınmış bu melodiyi yeniden gün yüzüne çıkardım. Bir bakıma, o melodinin de gece vardiyasından çıkıp bir albüme girmesi yıllar sürdü. :)




Gün Batımından Doğan “Sunrise in Amasra”

“Sunrise in Amasra” aslında bir gün doğumunun değil, Amasra'da izlediğim bir gün batımının melodisi.

Amasra'da dolaşırken, bir gün batımı manzarasının karşısında sessizce mırıldandığım bir melodi ortaya çıktı.

Yaş ilerledikçe insanın bazı şeylerden eskisi kadar kolay haz almadığını fark ediyorum. Belki biraz da bunun etkisiyle, kendimi artık moda tabirle bir “old school” insanı olarak görüyorum. Yeni olanın cazibesinden çok, eski olanın ruhunu, kokusunu ve kendine özgü halini çoğu şeyde arıyorum.

Amasra'ya her gittiğimde de biraz böyle dolaşıyorum. Bugünkü Amasra'nın içinde, onun eski ve özgün halinden geriye kalan izleri, kokuyu ve ruhu duyumsamaya çalışıyorum.

İşte o gün batımı da bende yalnızca güneşin batışını çağrıştırmadı. Tam tersine, gözümde eski Amasra'nın yeniden doğuşu gibi bir his uyandırdı.

Belki de bu yüzden parçanın adını “Sunset in Amasra” koymak bana hiç doğru gelmedi. Benim için o manzara bir son değil, bir başlangıçtı. O an güneş batıyordu ama benim zihnimde eski Amasra yeniden doğuyordu.


Tiflis ve Şarap

“Tbilisi and Wine”, benim için yalnızca bir şehir üzerine yazılmış bir parça değil. Tiflis, dünyada en sevdiğim şehirlerden biri.

Sanırım az önce sözünü ettiğim “old school” halim, bu parçanın melodisinde de kendini fazlasıyla ele veriyor.

Tiflis'in Sovyet döneminden kalma brütalist mimarisine karşı açıklayamadığım bir hayranlığım var. Betonun, devasa yapıların ve bir zamanlar geleceğin değişmez simgeleri olarak görülen mimari anlayışın bugün birer nostalji nesnesine dönüşmüş olması nedense bana çok ilgi çekici geliyor.

Aslında beni asıl etkileyen de bu yapıların kendisinden çok, geçmişte sarsılmaz görünen şeylerin zamanla nostaljiye dönüşmesi. Belki de bu yüzden eskiye ait olan, yaşanmışlık taşıyan ve bugünün dünyasında biraz yabancı kalmış şeylere karşı doğal bir sempati duyuyorum.

Parçanın melodisi de böyle bir anda ortaya çıktı.

Tiflis'te eşimle birlikte güzel bir mekandaydık. Hava yağmurluydu. Mekanın balkonunda şarabımızı yudumlarken bir yandan yağmuru, bir yandan da karşımızdaki televizyon kulesinin yükseldiği tepeyi izliyorduk. Tam o sırada caddeden kulağıma bir Rus otomobilinin farklı tınlayan korna sesi geldi. O ses, kafamda bir melodinin dolaşmaya başlamasına neden oldu. Daha sonra Rustaveli Caddesi'nde yürürken bir yandan konuşuyor, bir yandan da bu melodiyi mırıldanarak tekrar ediyordum. Unutmamak için melodiyi sürekli tekrarlamam, sonunda onu zihnime iyice yerleştirdi.“Tbilisi and Wine” böyle ortaya çıktı. 

Tiflis, yağmur, Sovyet nostaljisi, bir Rus otomobilinin korna sesi ama en fazla o güzel şarabın etkisi... :) 




Positive Shorts

 Jazz Yaz albümünün ilk beş parçalık haliyle tamamlanacağını düşünürken birden ortaya çıkan, albümün en yeni melodisi diyebilirim.

Aslında bu şarkının ismi, YouTube'da kısa gezi videoları paylaştığım kanalımın açıklamasından geliyor.

Beş şarkının demosunu hazırlarken yine elimde gitar, kafamda dolaşıp duran melodiler vardı. Bu kez biraz daha hareketli, daha enerjik bir şeyler yapmak istedim. Yayınladığım videoları, henüz yayınlamadıklarımı ve yeni yeni oluşan gezi planlarımızı düşünürken gitarımla tıngırdatmaya başladığım bir melodinin peşine takıldım ve ortaya böyle bir parça çıktı.


“The Room”

“The Room”, İstanbul'daki hayatımın yalnızca işe gidip gelmekten ibaret hale geldiği ve çok bunaldığım bir dönemde ortaya çıktı. İşe gidiyor, işten dönüyor ve günün geri kalanında başka hiçbir şeye yetişemiyordum. Bir süre sonra kendimi yalnızca iş yerine gidip çalışan bir robota dönüşmüş gibi hissetmiştim. Bir gün bütün bu koşuşturmanın ardından kendimi odama kapattım ve sadece gitarımla konuşmaya başladım.

“Özür dilerim hayalimdeki ‘Ben’im, sana hiç benzeyemedim…”

“The Room”, aslında bu sözlerle biten Türkçe sözlü bir şarkımın müziğinin yeniden düzenlenmiş hali. O şarkının melodisini ve taşıdığı duyguyu bu kez farklı formatta yeniden yorumlamaya çalıştım.

Umarım bir gün, Jazz Yaz albümündeki enstrümantal halinin ardından bu şarkının orijinal ve sözlü versiyonunu da sunabilirim. :)

“Oysa Ne Hayaller Kurduk Çiçekli Bahçemizde…”

“In Our Flower Garden” da aslında tamamlayamadığım şarkılarımdan birinin melodisinden doğdu.

Şarkının başlangıcında melodiye “Oysa ne hayaller kurduk çiçekli bahçemizde…” sözleriyle eşlik ettiğinizde, melodinin altında hangi sözlerin olduğunu anlamak oldukça kolay.

Yıl 2019 olmalı. Tatilde İstanbul'dan Bartın'a gelmiştim. Annemle babamın evimizin bahçesinde yetiştirdiği domatesleri ve salatalıkları toplarken, birden bu sözleri o an uydurduğum ezgiyle mırıldandığımı hatırlıyorum.

İstanbul'dan kaçıp birkaç günlüğüne Bartın'a gelmiştim ama galiba bazı hayal kırıklıklarımı da beraberimde getirmiştim.




Eski Amasra'nın Sokaklarında: “Midday In Amasra”

Ve albümün son parçası “Midday in Amasra”ya gelince…

Aslında bu parça, “Sunrise in Amasra”nın devamı niteliğinde. Melodik olarak birbirlerine benzediğini fark etmişsinizdir. Bir bakıma aynı duygunun ve aynı tonun, günün başka bir saatinde güneş ışınlarının yön değiştirmesine benzer bir hali gibi. Güneş aynı güneş ama açı da yansıyan ışık da ışığın rengi de farklı...

Amasra'nın tarihe ve denize çıkan sokaklarında, eski Amasra'nın sokaklarını aramak böyle bir şey olsa gerek benim için.


Albümün ve şarkıların hikayesi bu şekilde...

Kendi evinde albüm üretme trendine ben de uydum. Kafamda oluşturduğum formata mümkün olduğunca yakın sonuçlar elde edebilmek için daha önce kaydettiğim demoları bir müzik uygulaması aracılığıyla düzenlemeye çalıştım.

Bunu yaparken özellikle bütün parçaların aynı müzikal tonu ve atmosferi takip etmesine özen gösterdim. Çünkü birbirinden farklı zamanlarda, farklı şehirlerde ve farklı duyguların içinden doğmuş olsalar da, "Jazz Yaz" albümündeki şarkıların aynı müzikal bütünlüğü taşımasını ve isimlerinin de rastgele seçilmediğini yansıtmak istedim.

Sonuçta ortaya çıkan albüm, yıllardır kafamda dolaşan melodilerin, küçük anların, yarım kalmış şarkıların ve unutulmasını istemediğim anıların bir araya gelmesiyle oluştu.

Yeni albümler gelecek. Hatta belki bir sonraki albüm, canlı enstrümanların daha fazla öne çıktığı bir albüm olacak. Neden olmasın?

Hepinize iyi dinlemeler…


Teşekkürler Dünya!





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KOPENHAG: İSKANDİNAVYA'YA İLK ADIM

Bu karanlık ve kasvetli gökyüzünün altında dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söyleniyor. Güneş, sanki yüzyıllar önce başka bir ülkenin...