"Her şeyden önce, yürüme arzunuzu kaybetmeyin. Ben her gün kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek ulaştırdım ve yürüyerek kaçamayacağım kadar ağır hiçbir düşünce tanımıyorum."
Soren Kierkegaard
İlk İzlenimler
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan başlayan yolculuğumuz yaklaşık 3 saat 20 dakika sürüyor. Türkiye'de temmuz ayında görülmeyen sıcaklık ve nemin hakim olduğu bir ağustos yaşanırken, Danimarka'ya vardığımızda erken bir sonbaharla karşılaşmış gibiyiz. Gündüz sıcaklığı en fazla 20 derece civarında seyrediyor.
Sorunsuz bir uçuşun sonunda, uzun süredir okumayı ertelediğim ve uçakta nihayet okumaya başladığım romanın büyülü dünyasından sıyrılıyorum. Bizi bambaşka bir maceraya doğru götüren merdivenlerden inerken serin ve rüzgarlı hava yüzümüze çarpıyor.
Kopenhag'a gelmeden önce havanın sürprizler yaşatacağını öğrenmiş olmamız, doğrusu, işimize yaradı. Önerilere uygun olarak kısa kollularımızı Türkiye'de bıraktık; uzun kollu gömleklerimizi ve montlarımızı giydiğimiz gibi, uzun süren gündüzleri yaşayacağımız bu şehre ilk adımımızı büyük bir heyecanla attık.
Ancak uzun pasaport kontrolü kuyruğu, alternatif ve hızlı geçiş imkanlarının yalnızca belirli ülke vatandaşlarına tanınması, vize zorunluluğu ve seyahat nedenlerine dair sorulara muhatap olmak gibi uygulamalar, bütün bu nezaketin ardındaki daha büyük gerçeği değiştirmiyor. Dünya, farklı biçimlerde karşımıza çıkan bürokratik ve güvenlikçi rejimlerin kurduğu sınırlarla adeta çevrelenmiş durumda.
EES yani Elektronik Geçiş Sistemi kiosklarının bazı havalimanlarında aşırı yoğunluk nedeniyle devre dışı bırakıldığını haberlerde okumuştum. Burada da kiosklar kapatılmış. Eğer kapatılmamış olsaydı ve yolcuların tamamı önce kioskların önünde toplanmak zorunda kalsaydı, uzayıp giden bu kuyruğun yeni gelen yolcuların da eklenmesiyle sabaha kadar sürmesi muhtemeldi.
Neyse ki herhangi bir sorun yaşamadan pasaport kontrolünden geçtik. Bavullarımızı kaptığımız gibi, şehir içi ulaşım biletlerimizi satın alacağımız "DSB" (Danimarka Devlet Demiryolları) makinelerinin yolunu tuttuk. Biletlerimizi aldıktan sonra doğruca, konaklayacağımız otele çok yakın bir noktada ineceğimiz 5C numaralı otobüse bindik.
Bu tür refah seviyesi yüksek ülkelerde ulaşım ve sosyal yaşama dair sorumlulukların büyük ölçüde güven esasına dayandığını fark ediyorsunuz. Bir ulaşım aracı kullanacaksanız biletinizin cebinizde olması yeterli oluyor. Otobüse ya da metroya binerken, abonmanlar dışında, biletinizi ayrıca okutmanız gerekmiyor. Ancak beklenmedik bir bilet kontrolünde görevlilere geçerli bir bilet gösteremezseniz oldukça yüksek bir para cezasıyla karşılaşmanız mümkün.
Kopenhag, özellikle yaz aylarında birbirinden farklı ve renkli organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliklerin önemli bir bölümü de ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Şehre vardığımız günün akşamüstü saatlerinde bir caz müziği etkinliğine katılmayı planlamıştık. Ancak pasaport kontrolündeki uzun ve yorucu bekleyiş nedeniyle etkinliğe zamanında yetişemedik. Otele girişimizi yaptıktan sonra planımızı mecburen değiştirdik ve Kopenhag'daki ilk keşif turumuza çıktık.
Adımlarımız bizi önce şehrin kalbi sayılan Strøget Caddesi'ne, oradan da rengarenk denizci evlerinin ve capcanlı mekanların sıralandığı Nyhavn'a götürdü. Bu noktalara doğru yürürken Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimi içeren küçük notlar almaya çalıştım. Gezimizin bu ilk yazısını da o notlarla şekillendirmek istedim.
İki Tekerlek Üzerinde Hayat: Bisiklet Kültürü
Bu şehir her şeyden önce bir bisiklet şehri. Bisiklet, bizim ülkemizde daha çok bir hobi ya da sınırlı zamanlarda yapılan bir spor olarak algılanırken burada farklı yaş ve gelir gruplarından insanların en doğal ulaşım araçlarının başında geliyor. Öyle ki bisiklet yolu olmayan cadde ve sokağa neredeyse rastlamadık.
Üstelik bisiklet burada sizi yalnızca A noktasından B noktasına ulaştıran bir araç değil. Bisikletinin önüne ya da arkasına monte edilmiş kabinlerde çocuklarını, yakınlarını taşıyanlara da rastlıyoruz; şehir içi kurye hizmetlerini son sürat bisikletle sürdürenlere de…Üstelik bazı açık kaynaklarda Kopenhag'da bisiklet sayısının otomobil sayısını, hatta şehirde yaşayan insan sayısını aştığı belirtiliyor.
Burada bisiklet kullanırken kurallara çok dikkat etmek gerekiyor. Zira bisiklet trafiği oldukça hızlı akıyor. Sağa ya da sola dönerken el işaretlerini kullanmanız, yürürken bisiklet yollarından uzak durmanız çok önemli. Tıpkı otomobil ve yayalar için olduğu gibi her caddede bisikletliler için de ayrı trafik ışıkları ve uyarı levhaları bulunuyor.
Etrafta bu kadar bisiklet varken "Hadi madem iki tur da biz atalım..." dediğinizde kiralamak istediğiniz bisikletlerin üzerinde yazılı olan uygulamayı telefonunuza indirmeniz ve gerekli işlemleri çok kısa süre içerisinde yapmanız yeterli. Bunun yanında otellerin parklarında bulunan bisikletleri de kiralamak mümkün. Resepsiyon görevlilerinden seçtiğiniz bisikletin anahtarını teslim alıp Kopenhag'ı bisikletle turlamak ve şehri iki tekerlek üzerinde keşfetmek de güzel bir alternatif olabiliyor.
Bisikletin izlerini yalnızca sokaklarda değil, Danimarka'nın tarihinde ve edebiyatında da görmek mümkün. Yazarların ve düşünürlerin eserlerine ile şehrin tarihine dek uzanan bu iki tekerlekli yolculuk, Danimarkalıların hayatına edebiyat sayfalarında bile eşlik ediyor. Bisiklet bu ülkede uyumun, demokratik yaşamın, sınıfsal eşitliğin ve modernliğin birbirine karıştığı güçlü bir ulusal kimlik sembolüne dönüşmüş gibi...
Bir yandan bisikletlileri izlerken bir yandan da "Kim bilir, belki de edebiyatlarında bile derin izler bırakan bisiklet, Danimarkalıların edebiyete doğru yolculuk ederkenki en yakın yol arkadaşlarından biridir" diye bir cümle geçiyor aklımdan.
Sessiz Sokaklar ve Kopenhag'ın Estetik Yönü
Şehirde 1970'lerden bu yana kullanılan ve zamanla simgeleşen bu asılı lambalara, orijinal adıyla Københavnerlampen yani “Kopenhag Lambası” deniyor. Şehir yakın zamanda bu sistemi akıllı LED altyapısıyla güncellerken eskiyen binlerce lambayı çöpe atmak yerine halka açık artırmayla satışa çıkarmış. Yerel halk ise bu ikonik lambalara evlerinin salonlarında yer açmak için adeta birbiriyle yarışmış.
Kopenhag'da sokak hayvanlarına rastlamıyoruz. Denizcilik kültürünün bu kadar güçlü olduğu bir kentte, deniz ürünlerinin satıldığı alanlarda ya da deniz ürünleri sunan restoranların önünde yiyecek bekleyen kedilerle karşılaşacağımızı sanmıştık. Ancak kaldığımız süre boyunca sokaklarda tek bir kedi görmüyoruz.
Sokak köpekleri de ortalıkta görünmüyor. Karşımıza çıkan köpeklerin tamamı sahipleriyle birlikte dolaşıyor. Hatta bazı sokaklarda “köpekler için” yazan su kaplarına rastlıyoruz. Yani evcil hayvanlarını dolaştırmaya çıkan köpek sahipleri için yapılmış kaplar bunlar. Sokakta karşılaşabileceğiniz hayvanlar ise daha çok kanallarda özgürce yüzen ördekler ve kuğular.
Bir sonraki yazımda detaylarını anlatmaya çalışacağım Nyhavn'da, şehirdeki ilk günümüzü bitiriyoruz. Birbirinden renkli ve güzel denizci evlerinin altında bulunan mekanlarda çatal, bıçak ve sohbet eden insanların sesleri dışında neredeyse hiçbir farklı ses ve gürültü duymuyorsunuz.
Elbette bunun arkasında şehirde uygulanan sıkı gürültü kurallarının da payı vardır. Müzikli eğlencenin olduğu bar ve restoranlar da şehrin farklı noktalarında mevcut. Ancak müziğin her mekandan sokağa taşarak bir gürültüye, hatta zaman zaman bir kakofoniye dönüşmesine izin verilmiyor.
Ayrıca ıssız sayılabilecek bir sokakta ya da geçtiğiniz bir kanal kenarında alelade başınızı çevirip içerisi hınca hınç dolu bir restorana rastlıyorsunuz. Dışarıdan bakınca sanki insanlar kimseye haber vermeden bir ayine katılmış ya da yalnızca belirli kişilerin katılabildiği bir yerde toplanmış ve geri kalan herkesten saklanmışlar gibi hissettiriyor.
İnsanlar ve mekanlar gösterişten uzak, tamamen anın tadını çıkarmaya odaklı ve kimse yandaki masada ne olup bittiğiyle ilgilenmiyor. Zaten sokakta yürürken karşınızdan gelen hiç kimse sizinle kolay kolay göz teması kurmuyor. Bir Kopenhag, kafalarda yüz binlerce farklı şekilde yaşanıyor. Bunu çok net anlayabiliyorsunuz.
Kopenhag'da bazı kafe, fırın ve fastfood mekanlarında dikkatimizi çeken bir başka alışkanlık da masaların kullanım biçimiydi. Bulaşıklarınızı ve tepsilerinizi masanızdan kendiniz kaldırmanız, işletmenin belirlediği alanlara bırakmanız ve varsa çöplerinizi ayrıştırmanız sizden bekleniyor. Yani oturup keyifle yiyip içtiğiniz masayı, nasıl bulduysanız öyle bırakıp mekandan ayrılmanız bir kural haline gelmiş.
Bize göre bunun nedeni, tıpkı bisiklet kültüründe olduğu gibi, toplumsal eşitliğe ve sorumlu birey olma anlayışına verilen önemin bir yansıması. Herkes kullandığı alanın sorumluluğunu üstleniyor. Masasını toplamak için ayrıca bir çalışanın gelmesini beklemek yerine, kişi kendi payına düşen işi kendisi yapıyor.
Elbette bu uygulamayı tek bir nedene bağlamak da doğru olmayabilir. Çalışan maliyetlerinin işveren açısından yüksek olması, hizmet sektöründeki dijitalleşme, bireyselliğin ve kişisel sorumluluk anlayışının güçlü olması, eğitim ve kültür gibi birçok faktörün bu alışkanlığın oluşmasında payı olması kuvvetle muhtemel.
Danimarka'ya gelmişken onların “hygge”, bizim ise belki “keyif yapmak” diye ifade edebileceğimiz yaşam felsefesinden de kısaca bahsetmek istedim. “Hygge” (hü-ge) aslında benim burada algıladığım şekliyle, insanın kendisine zaman ayırdığı, kendi içine döndüğü ve kendisi için bir şeyler yaptığı küçük keyif anlarını kapsıyor.
Bizim kültürümüzdeki Türk kahvesi ya da beş çayı gibi, yeme içme ile sosyalleşmenin iç içe geçtiği geleneksel alışkanlıklara karşılık geliyor gibi görünse de "hygge" bence bundan çok daha fazlası.
Örneğin kanal çevresinde kafa boşaltmak için yapılan bir yürüyüş, karanlık ve kasvetli gökyüzünün üzerinizde bıraktığı ruh halini dağıtmak için verdiğiniz küçük bir piknik molası, evinizde o karanlığa karşı kurduğunuz aydınlatmalarla yarattığınız bir okuma ya da dinleme köşesi, arkadaşlarınızla sıradan bir bankta oturup sohbet etmeniz veya kiraladığınız küçük bir tekneyle kanalda dolaşırken yiyip içerek kendinize bir eğlence ortamı yaratmanız hygge'nin çeşitli karşılıkları.
Bu kültürel yaklaşımı buraya gelmeden önce izlediğimiz videolarda tamamen ticarileştirilmiş bir meta olarak algılamıştım. Yani 'hygge'nin bir saati var ve X bir mekanda içtiğiniz bir kahvenin yanında 'hygge' kurabiyelerini yiyip sohbet etmek gibi bir ritüelden ibaretmiş gibi görünmüştü.
Aslında çok daha kapsayıcı olan bu yaşam felsefesi kuzey insanlarını dünyanın en mutlu insanları olarak hissettiren 'küçük şeyler'in adeta altın anahtarı. Lüksten, gösterişten, yapaylıktan uzak; kendi küçük mutluluk adacıklarında özgürce vakit geçirme ve iyi hissetme hali. Belki de gerçekten havalimanından satın aldığımız hygge kurabiyelerini kıtır kıtır yemek de başlı başına birileri için hygge'nin ta kendisidir. :)
Hygge sözcüğünün kökeni, Eski Norsça hyggja sözcüğüne kadar uzanıyor. Danimarka'da ise zamanla rahatlık, huzur, güven ve iyi hissetme duygusuyla ilişkilendirilen bir yaşam anlayışına dönüşmüş. Danimarka'nın resmi sözlüğünde hygge, “rahat, güvenli ve huzurlu bir atmosfer yaşamak ya da yaratmak” anlamında kullanılıyor.
Ağustos ortasında adım attığımız bu şehirde zaman Türkiye’den bir saat geride işlese de güneş burada tam iki saat daha geç batıyor. Bu kasvetli havanın araladığı aydınlık anlarda güneş gözlüğüne uzansanız da takmanızla birlikte her şey daha da kararıyor. Türkiye’ye kıyasla daha yatay açılarla düşen güneş ışığında gözlükler etrafı algılamanızı zorlaştırıyor, çünkü koyu tonlardaki Kuzey gökyüzünü, koyu camların ardında siyahın başka bir tonuyla izlemeye başlıyorsunuz.
Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimizi bu şekilde paylaşırken şunu özellikle belirtmek gerekiyor. YouTube videolarında izlediğimiz görüntülerden çok daha farklı bir şehirle karşılaştık.
Bence bir şehre dair en iyi deneyim, kendi deneyiminizdir. Filtrelenmiş videolardan ve genel geçer bilgilerden yararlanmak elbette yolculuk öncesinde fikir edinmek için faydalı. Ancak keşif sırasında yalnızca başka gezginlerin deneyimlerine yaslanmak, size daha çok filtrelenmiş, konforlu ve sürprizlere kapalı bir seyahat deneyimi sunuyor.
Bazen planladığınız rotadan sapmak, hiç bilmediğiniz bir sokağa girmek, o sırada ilginizi çeken bir mekanda yemek yemek ya da alışveriş yapmak; videolarda “burası da var” denilerek birkaç saniyede geçilen, hikayesinden hiç söz edilmeyen veya size hiç anlatılmayan bir yeri merak edip kendi başınıza keşfetmek, yolculuğun en güzel parçalarından biri olabiliyor.
Burada anlattıklarım, yalnızca bizim yaşadığımız anlardan, gördüğümüz ayrıntılardan ve bu şehrin bizde bıraktığı izlerden oluşuyor. Bir anlamda, ileride unutmamak için kendi hafızamıza bıraktığımız küçük notlar bunlar.
Bir sonraki Kopenhag yazısında şehirde gezdiğimiz noktaları ve yeme-içme duraklarını aktarmaya çalışacağım. Yazının sonunda oradayken otelin televizyonunda bu insanlar ne izliyorlar diye kanalları karıştırırken keşfettiğimiz ve Netflix'te de bulduğumuz onların kültüründen ve gündelik yaşamlarından detayları içeren seriyi sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi onların diliyle ilk yazıyı bitiyorum;
TAK!
Hayal edilemeyecek kadar güzel bir gezi ve çokta güzel bir anlatım.. bende gitmiş kadar oldum .ancak en kısa zamanda gezi planlarımız arasında olacak..💯
YanıtlaSilDeğerli yorumunuz için çok teşekkürler:)
SilKaleminize sağlık 🙏
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim :)
Sil