12 Şubat 2026 Perşembe

TİOS'UN HABERCİSİ YILKI ATLARINA FISILDARKEN: GALİ'YE YÜRÜYENLER

Harika bir coğrafyada yaşıyoruz ama bu güzelliği gerçekten hak edip etmediğimizi pek sorgulamıyoruz. Buna benzer düşünceler kafamda dönüp dolaşırken, yağmuru da peşimize takıp Bartın’dan yola çıktık. İstikamet Filyos; aslında bu coğrafyada yaşayanların bile pek bilmediği, muhteşem Tios Antik Kenti. Üç bin yıllık taşların arasından geçerken yalnız tarihe değil, kendi içimize doğru da yürüdük. Sırtımızda Karadeniz, gözümüzde ise sisli Gali Dağı… Yağmurun acelesi var sanki; Karadeniz’in dalgalarıyla yarış halinde. Bu, sıradan bir doğa yürüyüşünün başlangıcı değil. Hafızayla, doğayla ve insanın kendi varlığıyla kurulan; asırlar öncesine uzanan, ölüler şehrinin kenarlarında hatırlanmayı bekleyen antik tiyatronun taşlarında sergilenmek isteyen modern zamanların küçük bir oyunu bu. Ama yaşadığımız bu zamanı pek sevemeyen, doğanın özüne dönmek isteyen; geçmişi anlamaya çalışıp tarih pusulasıyla yön bulmaya niyetli bizler içinse, tarifsiz ve muazzam bir deneyim.



Filyos'a Giderken

Gri bir gökyüzüne uyandığımız bir pazar sabahında, yeniden BARDOSK 74 (Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) ekibiyle birlikte yollardayız. İncecik, sanki toprağı incitmekten korkar gibi yağan seyrek yağmur eşliğinde yaklaşık 35–40 dakikalık bir yolculuk yaptık. Saltukova kavşağından Filyos yönüne döndüğümüzde duble yol inşaatı, yeni yapılan köprüler, viyadükler ve beton asfalt karşılıyor bizi. Anlaşılan Filyos Vadisi Projesi epey hız kazanmış. Bu yemyeşil ovanın ucundaki vadinin kaderini artık sanayi ve ağır taşımacılık belirleyecek gibi görünüyor. 


Yeşile, bulutlu gökyüzününkini saymazsak, hiç yakıştıramadığım o sert beton griliği, görmeyeli buradaki her yanı tamamen esir almış. Bir zamanlar belki de mutlu bir ailenin en güzel günlerine tanıklık etmiş beyaz badanalı üç katlı bir ev ise şimdi yıkılacağı günü bekliyor; yapımı süren duble yolun sağ şeridini salonunun ortasında ağırlayacağı o ana sessiz bir hüzünle hazırlanıyor. 



Bugün, haftanın diğer günleriyle aynı kaba sığdıramadığımız bir gün. Henüz hiçbir şey yaşanmamışken, yaşanacak olanların heyecanı; her adımda yağmur damlalarıyla titreşen dallar gibi içimize yayılıyor. 




Tios Antik Kenti

Tios Antik Kenti, Antik Çağ’da Billaios (bugünkü Filyos Çayı) Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü noktaya yakın, Doğu Bithynia ile Batı Paphlagonia arasında önemli bir geçiş hattında kurulmuş bir kıyı kentidir. Günümüzde Filyos sınırları içinde yer alan Tios, Karadeniz kıyılarındaki Yunan-Roma kentleri arasında modern yerleşim veya alüvyon altında kalmamış ender örneklerden biri olmasıyla dikkat çeker.




 Antik kaynaklara göre bölge önce Kaukonlar adlı yerel bir topluluğa ev sahipliği yapmış, MÖ 7. yüzyılda ise Miletos’tan gelen denizci kolonistler tarafından kent haline getirilmiştir. Kent adının ya Miletoslu bir rahip olan Tios’tan ya da Zeus (Dios) kökenli bir adlandırmadan geldiği düşünülür. Helenistik dönemde Lysimakhos, Kraliçe Amastris, Bithynia ve Pontus krallıkları arasında el değiştiren Tios, kısa bir süre bağımsız kalarak “Eleutheria” (özgürlük) yazılı kendi sikkelerini bile basmış; böylece yalnızca bir liman kenti değil, politik kimliği olan bir yerleşim olduğunu da göstermiştir. (1)



Tios Antik Kenti’nin girişinde aracımızdan iniyoruz. Uzaktan gelen dalga sesleri, tarihi kentin taş duvarlarına çarpıp eski bir radyodan yayılan cızırtılı bir melodiye dönüşmüş gibi kulağımızda yankılanıyor. Adım adım, günümüzden binlerce yıl öncesine doğru uzanan sisli bir zaman tüneline giriyoruz sanki.




Antik kent kış uykusunda... Ahşap yürüyüş platformunda attığımız her adımda gıcırtılar yükseliyor; önümüzde uzanan koca bir tarih, iyice bastıran yağmurla yıkanmaya başlıyor. Roma Limanı’nın ucundaki manzara, olmayan kanatlarımızla uçma isteği uyandırıyor. Sağ çaprazımızdaki Tios Antik Tiyatrosu kalıntıları ve birazdan derinliklerinde ayak izlerimizi bırakacağımız koca orman sessizce bizi selamlıyor.



Gali Dağı'na Doğru

Burada çektiğimiz harika fotoğraf ve videoların ardından, başka bir zaman daha derinlikli bir ziyaret yapmak üzere antik kentten ayrılıyoruz. Tios Antik Kenti’nin girişindeki metal "TIANON (Tios Halkı)" yazısı ve Roma İmparatorluğu döneminde yolların, seyahatlerin, konukseverliğin, haberciliğin, diplomasinin, ticaretin, dilin ve yazının tanrısı olan Hermes’in asası(2), atribütüyle birlikte, sis çökmeye başlayan Gali Dağı’na bizim gelişimizi sanki çoktan haber vermiş gibi hissettiriyor bana.




Filyos Beldesi merkezinden geçip yürüyüş parkurumuzun başlangıç noktasında son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Yağmur iyice bastırdığı için bir süre yağmurluklarımızla ormanın içlerine doğru, yokuş yukarı yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Temiz hava ve yemyeşil tabiatın büyüsü, bedenimizde ve ruhumuzda birikmiş tüm tortuları süpürmeye başlıyor. Hareket etmek ve nefes aldığını hissetmek ne büyük lütuf.



Bir an iş makinelerinin o rahatsız edici gürültüsü çalınıyor kulağıma. Bulunduğum yamacın kenarındaki çalılıkların arasından baktığımda iki yeni tünel inşaatını görüyorum. Altta, tabiata hükmetmeye kafasını koymuşların dev makineleri; üstte ise tabiata bir süreliğine de olsa teslim olmaya niyetli bir grup insanın adımları… Zıtlıkların benzeşmesi diyemeyeceğimiz kadar tuhaf bir manzara bu.




Merhaba diyorum yaban güllerine; yabani hayvanların bitki köklerini söküp toprağı altüst ederek açtıkları izlere, çalılıkları delip geçtikleri patikalara… Ormanın kuytularında gizlenmeye çalışan siklamenlere, nefis kokan defne yapraklarına,  kara yemişlere, derelere, sisli vadilere, ağaç kütüklerindeki mantarlara… Yeniden merhaba.





Taşlı, topraklı, çamurlu uzayıp giden patikalarda yürürken; metrelerce yükseklikten kendimize bakabilsek, yeşil ve kahverengi kapaklı bir kitabın sayfalarında akan bir romanda belki bir tırtıla dönüşeceğiz, kim bilir. 




Yağmur dindi; soluklanma molalarında yağmurluklarımızı üstümüzden çıkardık. Ormanın sessizliğini dinledik, kendi iç seslerimizle birlikte. Üzerimize usul usul sis çökerken, bulutların üstünde yürür gibiydik. Tepeleri ve derin uçurumları birbirine bağlayan yüksek gerilim hatları çıktı önümüze; bir an onlara bakarken, gökyüzüne asılmış bir gitarın tellerinde ritim atar gibi hayal edip bir şarkı mırıldanmaya başladım.




Yılkı Atlarını Ararken 

Zirveye doğru yaklaştıkça, her adımda birileri tarafından gizliden izlendiğimizi fısıldayan izleri takip ettik. Sanki az önce buradaydılar ya da bir sis bulutu gibi yanımızdan geçip gittiler de biz varlıklarını hiç fark edemedik. Gali Dağı’nda olmayan yılkı atlarının izlerini gördük. "İşte onlar bizim özgürlüğümüz" dedim içimden…




Sisin kendisi olduk, zirveye varmaya az kala… Telsiz kulesinin eteklerinde uzunca bir mola verdik. Çantalarımızda yol boyu taşıdığımız sıcak su, çay, kahve, yiyecek ve atıştırmalıklarla Filyos Havzası’nın keyfini sürdük.



Dönüşümüz epey maceralıydı. Dik yamaçlar, sık ağaçlık alanlar, kaygan çamurlu ve yapraklarla dolmuş su yolları, yosunlu taşlar, birbirimize el uzatarak geçtiğimiz zorlu patikalar…



1970'li Yıllarda Ne Olmuştu?

1970’li yıllardaki petrol krizi sırasında, Batı Karadeniz’de Filyos Havzası’nda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ile Amerikalılar tarafından petrol aramak için açılan, bugün ise orman haritalarında bile izine rastlanmayan toprak bir yolda ayaküstü kısa bir mola verdik.



1970’lerde Batı Karadeniz kıyılarında özellikle Zonguldak–Filyos–Amasra hattında  petrol ve doğalgaz arama çalışmaları yürütüldü. Bu faaliyetler doğrudan devlet eliyle değil, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı koordinasyonunda, Amerikan kökenli şirketlerle yapılan ortak ruhsat anlaşmalarıyla gerçekleştirildi. O dönemde Türkiye genelinde aktif olan Mobil Oil, Shell ve Amoco gibi büyük firmalar da bu sürecin içindeydi; Batı Karadeniz sahaları, bu geniş Türkiye portföyünün bir parçasıydı. 



Aramalar Filyos Deltası, Zonguldak kıyıları, Bartın–Amasra çevresi ile Devrek–Çaycuma hattında yoğunlaştı. Sismik ölçümler, jeofizik taramalar ve sınırlı sayıda deneme sondajı yapıldı. Bazı noktalarda hidrokarbon izlerine rastlansa da bulunan rezervler küçük kaldı ve üretim ekonomik görülmedi. Bu nedenle 1970’lerin sonuna doğru Batı Karadeniz’deki kara sahaları büyük ölçüde kapatıldı. Ancak sonuç alınamayan bu çalışmalar, Karadeniz’in enerji potansiyeline dair ilk ciddi işaretleri veren girişimler olarak kayda geçti.(3)




Sona Yaklaşırken

Son etapta Filyos Vadisi olağanüstü görüntüsüyle karşımıza çıktı. Karadeniz, yamaçlarından zaman zaman binbir güçlükle indiğimiz dağın ardında kaldı. Artık Filyos Çayı kenarında bizi bekleyen aracımıza ulaşana kadar yaklaşık 13 kilometrelik bu tarih, kültür ve doğanın iç içe geçtiği parkuru tamamlayacaktık. 



Anayol nihayet gözüktü ve inceden akan bir derenin taşları arasından yol kenarına kadar indik. Derenin sularında çamaşır yıkar gibi, çamurla kaplanmış tozluklarımızı ve botlarımızı temizlemek zor olsa da eğlenceli bir anı olarak hafızamıza kazındı.



Bu parkurda bize Çaycuma Doğa Sporları ekibi rehberlik etti. BARDOSK 74 (Bartın Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü) ve Çaycuma Doğa Sporları yöneticilerinin bizi bu unutulmaz parkurla buluşturmasına ne kadar teşekkür etsek az.

Yorulduk mu? Evet.
Değdi mi? Kesinlikle.
Bir daha mı? Tereddütsüz…




Antik kent, deniz, sis, yağmur, dağ, vadi, orman, çay, uzak ve yakın tarih…İnsan bazen bütün bunları tek bir günde yaşayabilir. Buralarda doğmak değil; bütün bunları gerçekten yaşayabilenlerden olmak asıl mesele...


Teşekkürler Dünya!








 Kaynak:

(1) https://www.turkishmuseums.com/museum/detail/22332-zonguldak-filyos-tios-orenyeri/22332/1

(2) https://www.imzagazetesi.com/tios-antik-kentinin-ismi-degisiyor-mu-kazi-baskani-sahin-acikladi

(3) https://www.mapeg.gov.tr/Uploads/PetrolDergileri/1970tam.pdf

https://www.researchgate.net/publication/249868561_Exploration_plays_in_the_Turkish_Black_Sea

https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Petrolleri_Anonim_Ortakl%C4%B1%C4%9F%C4%B1

https://www.mapeg.gov.tr/Uploads/PetrolDergileri/1971tam.pdf





12 Aralık 2025 Cuma

TAŞHAN'DA BİR SÖYLEŞİ: KUBİLAY ÇAK İLE YAZI, MEKAN VE HAFIZA ÜZERİNE

Yağmurlu bir Perşembe günü… Hava, Şafak Oteli romanının geçtiği Rusya’daki kadar soğuk değil ama benzer bir kasvet taşıyor. Sözünü ettiğim romanın yazarı, değerli Kubilay Çak ile buharı tüten çaylarımız eşliğinde hem güzel bir sohbet etmek hem de onun edebiyata ve yazarlık kimliğine dair düşüncelerini öğrenmek adına kısa bir söyleşi için Kırmızı Cadde’yi adımlıyorum. Birazdan, duvarlarına tarihin yankılarının sindiği Taşhan’daki Ihlamur Kafe’de bir araya geleceğiz. Kafenin yüksek basamaklı taş merdivenlerinden, Taşhan’ın artık yalnızca nostaljik bir atmosfer yaşatmaya çalışan odalarına doğru çıkarken, aklımdan “bu taşların arasında birikmiş ne çok hikaye gizli, kim bilir” diye bir düşünce geçiyor.


Şafak Oteli

Rus Romanlarından Bartın’a Uzanan Bir Portre Gibi

Kafenin bulunduğu kata çıktığımda ise bu güzel ve tarihi hanın avlusuna bakan masalarda oturan, çoğu öğrenci olduğu belli olan gençlerin oluşturduğu kalabalığın canlılığı; ortamın eskiyen, yorgun duvarlarına yansıyan kahkaha sesleriyle tezat ama bir o kadar da güzel bir görüntü oluşturuyor. Derken Kubilay Bey’i, sıra sıra dizili küçük masalardan birinde otururken görmem uzun sürmüyor. Nazik bir şekilde selamlaştıktan sonra, sohbeti daha sessiz ve rahat bir ortamda gerçekleştirebilmek adına Taşhan’ın eskiden tacirlerin konaklamak için kullandığı, günümüzde ise toplantı ve özel buluşma alanlarına dönüştürülen odalarından birine yöneliyoruz.

Çaylar söyleniyor. Karşımda, Rus romanlarından çıkıp Bartın’a dolaşmaya gelmiş izlenimi veren biri duruyor gibi hissediyorum. Uzun siyah paltosunu, odanın sıcaklığına aldırmadan üzerinden hiç çıkarmıyor. Oturduğu sandalyenin arkasında asılı duran atkısı, taş duvara dayalı baston şeklindeki şemsiyesi, adeta bahsettiğim roman karakteri kompozisyonunu tamamlıyor.


Roman


Bartın’dan Rusya’ya Uzanan Bir Hayat

Havadan sudan ve tabii Bartın’da şu sıralar neler yaptığından bahisle açılıyor sohbet. Kendisi de zaten 1964 yılı Bartın Çiftlik Köyü doğumlu. Bartın Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek öğrenimini tamamlıyor. İş hayatı ise farklı coğrafyalarda hayli hareketli geçiyor. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ürdün ve Katar’da çeşitli inşaat projelerinde orta ve üst düzey yönetici olarak çalışıyor. Finans alanında önemli bir deneyime sahip.

Rusya Üzerine Gözlemler ve “Türkiye Rusya Olur mu?” Tartışması

Baştan da belirttiğim gibi Rusya’da geçen bu romanın yazım sürecine geçmeden önce konu, ister istemez bir gün gidip gezmeyi çok istediğim Rusya’ya geliyor. Moskova ve St. Petersburg’u, Rusya denince akla ilk gelen yazarların izlerini ve ruhunu takip ederek nasıl gezebileceğimize dair küçük tüyolar veriyor. Moskova’daki sanat ortamını; Rusçanın ve Rus edebiyatının yalnızca günümüz Rusya Federasyonu sınırları içinde değil, siyasi olarak Rusya’dan ayrılmış olsa da Kafkas coğrafyasında ve Orta Asya ülkelerinde nasıl etkili ve birleştirici bir güç olmaya devam ettiğini, bu konudaki derin bilgisi ve gözlemleriyle paylaşıyor.

Söz dönüp dolaşıp ülkemizde sıklıkla işittiğimiz “Türkiye Rusya olur mu?” sorusuna geliyor. Orada yaşadığı yıllar boyunca tanık olduğu siyasi ve sosyoekonomik değişimleri, tarihsel kırılma noktalarını, iki ülkenin farklı seyirler izleyen Batılılaşma süreçlerini; adanmışlıkla sürdürülen güçlü bir devlet yapılanmasını; Sovyetler Birliği’nin çöküşünden Putin’in yükselişine, oligarkların artan gücüne kadar uzanan kıyaslamalarla ele alıyor. Tüm bu karşılaştırmalar, bu söylemin esasen bize özgü, alıcısı bol bir popüler tartışma olmanın ötesine geçmediğini ve iki ülke arasında sanıldığı gibi bir benzerlik bulunmadığını somut biçimde ortaya koyuyor.




Söz, yeniden yazmaya ne zaman ve nasıl başladığına; neler okuduğuna ve yazmanın kendisi için nasıl bir yaratım süreci ifade ettiğine geliyor. Çaylar yeniden tazeleniyor ve ben merak ettiklerimi soruyorum. Kubilay Çak ise sohbetimizin ahengine sadık kalarak anlatmaya başlıyor…

 “İyi Bir Okuyucuyum Ama İyi Bir Yazar Olup Olmadığıma Okuyucular Karar Verecek”

Aslında Şafak Oteli benim ikinci kitabım. Kasabada Bir Salı romanımı daha önce yazmıştım. Lisede edebiyat kolunda olmam sebebiyle edebiyata her zaman yakındım. Yazarlık, hep aklımda olan ama kalemi bir türlü elime alıp yazamadığım bir husustu. Geçmişte küçük öyküler yazmıştım. Sonrasında Kasabada Bir Salı romanımı yazmaya başladım. Bitirdikten sonra, 1994 yılında Rusya’ya gittiğimde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle başlayan o altüst oluşun hala devam ettiğini gördüm. Orada yaşadıklarım ve gördüklerim beni son derece etkiledi; bunu yazmak, insanlara yansıtmak istedim. Şafak Oteli oldukça kapsamlı bir çalışmaydı ve editörümüzle birlikte metni 220’li sayfalara indirdik. Yazmaya her zaman sıcak bir bakışım oldu. İyi bir okuyucuyum; ancak iyi bir okuyucu olmak, mutlaka iyi yazmak anlamına gelmiyor. Yazdıklarımın edebi bir değeri olup olmadığını okuyucular ve bu alanın profesyonelleri belirleyecek. Yazarlık benim profesyonel bir mesleğim değil. Yazı benim için bir hobi alanı.




“Türk ve Dünya Edebiyatının Güçlü Kalemlerinden Derinden Etkilendim”

Yazarlık kendimi yaratma süreci midir, bilemiyorum. Çocukluğumdan ve gençliğimden bu yana okuyup etkilendiğim yazarlar var. Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Oğuz Atay gibi, tipik bir Türk gencinin etkileneceği isimler bunlar. Yabancı yazarlardan ise özellikle üniversite yıllarımda Dostoyevski, Tolstoy ve John Steinbeck gibi dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden derinden etkilendim. Ancak yazdıklarımda onların tarzlarının ne ölçüde iz bıraktığını, bu etkinin metinlerime yansıyıp yansımadığını açıkçası ben de tam olarak bilemiyorum.

“Romanı Önce Kafamda Tasarlıyorum”

Yazıya başlarken kafamda bir tasarı oluyor. Ancak bunu kâğıda döktüğümde, kafamdaki yapıyla birebir örtüşmeyebiliyor; yazı kimi zaman bambaşka yönlere akabiliyor. Yazı ve kurgu çoğu zaman birlikte, eş zamanlı olarak gelişiyor. Önceden planlanmış ana bir iskelet oluyor elbette; fakat detaylar ve bölümler süreç içinde her zaman değişebiliyor.

“Romanlarımdaki Mekanların Hepsi Gerçek”

Benim romanlarımdaki mekanların tamamı gerçek mekanlar. Şafak Oteli romanındaki otel de, restorasyon edilecek yapı da, zaman zaman kahramanların görünüp kaybolduğu yapı da gerçek. Kasabada Bir Salı’ndaki mekanlar gibi, şu an içinde bulunduğumuz Taşhan ve karşısındaki avukatlık yazıhanesi de tamamen gerçek yerler. Olaylar ise bütünüyle kurgu. Yaratıcı yazarlık belki mekanların yeniden kurgulanmasını da gerektirir; ancak benim yazma biçimimde durum böyle değil.




Gerçek Hayattan Beslenen Kurgu Karakterler

Yazdığım romanlardaki karakterler ise tamamen kurgu. Elbette gerçek hayattan yansımalar da var; sonuçta hepimiz etkilendiğimiz, iz bırakan insanlarla karşılaşıyoruz. Şafak Oteli’nde de Kasabada Bir Salı romanında da karakterler, okurun “Evet, ben bu insanları tanıyorum” diyebileceği türden kişiler. Ancak gerçekte bu karakterlerin birebir karşılığı olan kişiler yok; hepsi roman dünyasında kurgulanmış karakterler. Karakterler gerçeğe uygun olduğunda, akla da yatkın oluyor. Ben karakter yaratırken böyle bir yöntemi tercih ediyorum.

Yazmak: Sessizlik ve Özgürlük

Yazdığım ortamın sakin olması gerekiyor. Yazmak, insanı bir anlamda özgürleştiriyor; zihinsel bir boşalma sağlıyor. Bedava bir zevk aslında, bir şeyler yazmak. Çok faydalı olduğunu düşündüğüm bir eylem. Yazdığım mekanın sessizliği ve birkaç saat boyunca bir şeyler karalamak, beni gerçekten iyi hissettiriyor.

Okuyucu Tepkileri, Eleştiriler ve Mesafe

Okuyuculardan aldığım geri dönüşler özelinde, Şafak Oteli’ndeki kurgunun çok beğenildiğini söyleyebilirim. Bu romanı kişisel bir anı kitabı sananlar oldu; güzel vakit geçirdiğini söyleyen insanlar da… Ancak bu bir anı romanı değil. Hatta bazı yakınlarımın, “Bunu gerçekten sen mi yazdın?” şeklinde tepkileri oldu. Ben de açıkçası tam emin değilim; eleştirenler de oldu, beğenenler de. Edebi anlamda romanlarımın değeri nedir, bunu bilemiyorum. Belki tanıtım eksikliğinden, belki de yayınevinin tutumundan dolayı romanlarım daha geniş kitlelere ulaşamadı. Edebiyat eleştirmenlerinin bu metinler hakkında ne düşüneceğini ise merak ediyorum.




“Bu Roman Bu Haliyle Kalsın”

İki romanı da yazmak için çok çaba sarf ettim. Yazım süreci elbette hiçbir zaman gerçekten bitmiyor; ancak ben romanlarımı tamamladıktan sonra, onlar kafamda da bitmiş oluyor. Geriye dönüp baktığımda herhangi bir pişmanlık hissetmiyorum. Çünkü yazarken yeterince emek verdiğimi biliyorum.

Romanı yazarken “şurayı değiştirsem, burayı düzeltsem” düşüncelerinin aslında hiç bitmeyeceğini insan zamanla anlıyor. Bir noktada “Bu roman bu haliyle kalsın” demek gerekiyor. İnsanlar ne anlıyorsa, ne anlamak istiyorsa onu anlasın diye düşünüyorum. Yazım sürecinin teorik olarak bir sonu yok ama pratikte bir yerde bitiriyorsunuz. Eleştirilerden de olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde etkilenmiyorum.

Yeni Roman Taslakları Hazır

Yeni roman fikirleri var kafamda; ancak bir türlü oturup başlayamadım. Yakın zamanda başlamayı düşünüyorum. Kafamda iki-üç roman taslağı var ve bunları yazıya dökmek istiyorum. Her biri, birbirinden bağımsız ve dönem romanı niteliğinde çalışmalar olacak.




Bartın Kitap Fuarı ve Yerel Yazarlarla Karşılaşmak

Bartın Kitap Fuarı’nda imza gününe katıldım; bu benim için bir ilkti. Güzel bir etkinlik oldu. Bartın Kitap Fuarı’nın ilerleyen yıllarda daha da nitelikli bir hal alacağına inanıyorum. Orada özellikle ön plana çıkmamış yerel yazarların kitaplarını aldım ve çok memnun kaldığım isimlerle tanıştım. Örneğin Zonguldaklı yazar Şükran Balekoğlu Yamak’ın Kalleş adlı kitabı beni çok etkiledi. Yine Çaycumalı yazar ağabeyimiz, köy enstitülü emekli öğretmen Ali Nuri Güntekin; Çaycuma üzerine kaleme aldığı anılarıyla adeta ayaklı bir tarih. Son derece güzel yazmış, gerçekten etkilendim. Fuar, bu tür yazarlarla tanışmak açısından benim için çok verimliydi. Ayrıca kitabımı alan dostlarla bir araya gelmek, onlarla sohbet etmek ve kitapları imzalamak da ayrı bir güzellikti.

Batı Karadeniz’de Edebiyat

Batı Karadeniz Edebiyatçılar Topluluğu’ndayım. Bartın özelinde ise şair-öğretmen Keramettin Çetin hocamızla bir dostluğumuz ve arkadaşlığımız var. Kendisiyle YouTube kanalımda özel bir söyleşi programı yaptım. Yine Mustafa Şahin, Kasabanın Laneti adlı romanın yazarı; onunla da aynı kanalımda bir söyleşi gerçekleştirdim. Serkan Boğa da bu çerçevede diğerleriyle birlikte anabileceğim kıymetli yazar dostlarımdan biri...

Bölgede aktif bir edebiyat topluluğunun oluşmasını gerçekten çok isterim. Ancak zaman zaman Rusya’da bulunduğum için böyle bir oluşumun içinde doğrudan ve sürekli yer alamıyorum. Yine de edebiyatçıların bir araya geldiği, kapalı bir kulüp havasında işleyen bir ortamın yaratılabileceğini düşünüyorum. Noyan Erözçelik’e ait Seyhan Erözçelik Anı Evi gibi mekanların canlandırılması ise bu anlamda en büyük dileklerimden biri.




Bartın’ı Yazmak, Bartın’da Yazmak

Kubilay Çak’ın yazarlık serüvenini, kendi ifadeleriyle edebiyatseverlere aktarmak benim için mutluluk verici oldu. İlgilenenler, Facebook’ta Kubilay Çak profili ile Kubilay Çak Yorum sayfasını; YouTube’da ise Kubilay Çak Yorum kanalını takip edebilir, abone olabilirler.

Bartın’daki yazarlara destek olmak büyük önem taşıyor. Bu kent, zengin kültürel ve edebi potansiyeline rağmen henüz bu yönüyle yeterince ön plana çıkmış olmasa da bunu tersine çevirmek mümkün. Irmağının mitolojiye ilham verdiği bu kente, eski çağlardaki özel ve özgün kimliğini yeniden kazandıracak olanlar; bu kenti yaşamayı bilenler ile bu kentte ve bu kenti yazmayı bilenler olacak. Ne dersiniz?

 

11 Kasım 2025 Salı

KARADENİZ'DEN HAZAR'A ATEŞLER ÜLKESİNDE: AZERBAYCAN'DA GOBUSTAN VE ABŞERON TURU

Bu bölümde Azerbaycan gezimizin en heyecanlı gününe geldik. Ülkeye gelmeden önce bir tur firmasından satın aldığımız Gobustan (Kobustan ya da Qobustan) - Abşeron Turu ile Azerbaycan’ın doğal, tarihi, kültürel ve modern yüzünü sekiz saat süren, oldukça keyifli ve hareketli bir turla keşfe çıktık. Bir yandan bu zengin toprakların masalsı ve rivayetlerle örülü gizemli hikayelerini dinlerken, diğer yandan da doğal güzelliklerini yakından görme fırsatı bulduk.


Qobustan-milli-park.jpg

Nizami Caddesi'nde Sabah Saatleri

Hızlı bir kahvaltının ardından, bir gün önce bizimle paylaşılan Nizami Caddesi’ndeki konumda rehberimizle buluşuyoruz. Aracımızın bulunduğu caddeye doğru ilerlerken, Nizami Caddesi’nin sabahın erken saatlerindeki sakin halini de görme fırsatı buluyoruz. İş yerlerine gitmek için acele eden birkaç insan dışında, caddenin genelinde sessizlik hakim. Akşam saatlerindeki o canlı atmosferden, kalabalıktan ve mekanlardan yükselen müzik seslerinden ise eser yok. (Azerbaycan seyahatimizin diğer bölümünü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.)



Günün İlk Durağı Bibiheybet Camii

Bugün Bakü’den biraz uzaklaşacağız. İlk durağımız, Bakü merkezine yaklaşık yirmi dakika mesafede yer alan tarihi Bibiheybet Camii. Azerbaycan, İran’dan sonra nüfusunun çoğunluğunu Şii Müslümanların oluşturduğu bir ülke. Ancak Azerbaycan toplumu mezhepsel çatışmalardan uzak, ılımlı ve hoşgörülü bir dini yapıya sahip. Şii ve Sünni topluluklar aynı camide birlikte ibadet edebiliyorlar; tıpkı Bibiheybet Camii’nde olduğu gibi. Ülkenin laik bir idari yapıya sahip olması ve toplumda sekülerliğin yaygın olması da bu uyumun en önemli dayanaklarından biri.




Bibiheybet Camii, Bakü’de Hazar Denizi kıyısında yer alıyor. Hz. Muhammed’in soyundan geldiğine inanılan Ukeyma Hanım’ın türbesi üzerine 13. yüzyılda inşa edilmiş kutsal bir yapı. Şirvanşahlar döneminde yapılan cami, halk arasında şifa ve dileklerin kabul edildiği manevi bir ziyaret yeri olarak tanınmış. 1936’da Sovyet yönetimi tarafından yıkılmış, Azerbaycan’ın bağımsızlığından sonra 1990’larda aslına uygun biçimde yeniden inşa edilmiş. Bugün ise hem ibadet mekanı hem de turistik bir simge olarak Bakü’nün en önemli tarihi duraklarından biri.




Bibiheybet Camii’nin bulunduğu kasabanın dokusu da oldukça dikkat çekici. Bakü’deki yeşillikler burada yerini sarı tonların hakim olduğu, çölü andıran bir bitki örtüsüne bırakıyor. Ayrıca bölgede daha geleneksel bir yaşamın hüküm sürdüğünü hemen hissediyorsunuz. Bibiheybet Camii, Bakü’nün en önemli dini ve turistik mekanlarından biri olsa da hakiki dokusunu kısmen kaybetmiş olmasının etkisiyle olsa gerek, tarihle harmanlanmış mistik atmosferini çok yoğun bir şekilde hissetmek mümkün olmuyor. Yine de fotoğraf çekmek ve bulunduğu noktadan Bakü Körfezi’ne doğru uzanan manzarayı izlemek için kesinlikle gezilmeye değer bir yer.



Gobustan Rayonu'na Doğru

Yeniden yola koyuluyoruz ve Bakü Körfezi’nin güneybatısından uzanan otoyolda, Hazar Denizi’ni solumuza alarak Gobustan Rayonu'na doğru yaklaşıyoruz. Bakü’den yaklaşık bir saat uzaklıkta bulunan bu kentin hemen yakınlarındaki çamur volkanlarını görmeye geliyor şimdi sıra. Ancak çamur volkanlarına ulaşmak öyle pek kolay değil. Yolun bu kısmında, arazi tipi ya da araziye uygun eski model çoğu Rus yapımı araçlarla adrenalin dolu bir safariye çıkmak için tur aracımızdan iniyoruz.




Biraz erken davranabilseydim, çok merak ettiğim 4x4 Lada Niva’lardan birine binmek isterdim. Ancak başka bir yerde binme ihtimalimin oldukça düşük olduğu, bir dönem Sovyetler’in moda otomobillerinden biri olan Lada 2107 ya da Azerbaycan'da halkın taktığı ismiyle "Nolyeddi 07"  modeline biniyoruz.




Toz toprak içinde, hoplaya zıplaya, aracın içinde sağa sola savrularak çıplak bir arazide yaklaşık 15–20 dakika sürecek yolculuğumuz başlıyor. Adeta bir çöl safarisi gibi, çorak arazilerden ve yer yer volkan tepelerinin arasından aracın gidebildiği son hızla ilerliyoruz. Araçta, tur sırasında tanıştığımız ve Hindistan’dan geldiğini söyleyen bir arkadaşımız da bizimle birlikteydi. Onunla arka koltukta oturuyorum. 




Araç zıpladıkça şoförün bozuk koltuğu sürekli geriye yatıyor, ben de bacaklarımla ittirerek koltuğu sabit tutmaya çalışıyorum. Araç, bu arazide ve bu hızla giderken adeta dağılacakmış gibi hissettiriyor. Zaman zaman lastikler toprak zeminde kayıyor ama bu arazilere alışkın şoför gülümseyerek, bize yakın zamanda patlayan bir volkandan bahsederek yoluna son sürat devam ediyor.




Ateşler ülkesinde, yerin altı deyim yerindeyse fokur fokur kaynarken, biz de yer kabuğunun belki de en yumuşak yüzeyinde sanki dans ediyoruz.

Çamur volkanlarının bulunduğu alanda aracımızdan iner inmez, bulunduğumuz yerin atmosferini ilerleyen zamanlarda yeniden hissedebilmek ve hatırlayabilmek adına fotoğraf ve video arşivimize yenilerini eklemeye koyuluyoruz. Burası gerçekten oldukça ilginç bir bölge. Küçük volkan tepeciklerinin her biri, sürekli olarak sulu ve çamurlu kabarcıklar püskürtüyor. Başlangıçta bu çamurlu yapıya dokunduğumuzda sıcaklık hissedeceğimizi düşünmüştüm; ancak içerisindeki metan gazının, yüzeye çıkan çamurlu sıvıyı soğuttuğunu öğreniyoruz.


                                   


Volkanik çamur materyallerinden oluşan çamur volkanları; çamur, gaz, kaya parçacıkları ve su püskürten küçük tepeciklerden meydana geliyor. Bu doğal oluşumların benzerleri, Kobustan’daki farklı alanlara da yayılmış durumda. Bölgedeki bazı noktalarda ise turizmi canlandırmak amacıyla konaklama tesisleri inşa edilmeye başlanmış. Ayrıca, çamur banyosu yapanların ardından Hazar Denizi’nin sularında yıkanmalarının da geleneksel bir ritüel olduğunu öğreniyoruz.




Bizi çamur volkanlarına götüren taksi şoförlerinden biri, metan gazının yoğunluğunu göstermek için çakmağını çıkarıp küçük bir tepecikten fışkıran tabakayı ateşliyor. Alev bir anda beliriyor ve gazın gerçekten ne kadar yoğun olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Çamur tabakasını şişelere doldurup yanında götürmek isteyen çok sayıda kişinin olduğunu da öğreniyoruz. Etrafta gördüğümüz boş pet şişelerin nedenini böylece anlamış oluyoruz.



Biz de merakımıza yenik düşüp ellerimize bir miktar volkanik çamur tabakasından sürüyoruz. Rehberimiz, bu çamurun cilde iyi geldiğine inanıldığını ama yan etkilerinin olup olmadığının tartışmalı bir konu olduğunu söylüyor. Böylece kesinliği pek olmayan bir doğal tedavi efsanesini de paylaşılacak bilgi listemize eklemiş oluyoruz.



Yeniden arazideyiz, safari devam ediyor. Toz dumana karışıyor. Hava sıcaklığı yüksek, dolayısıyla aracın içi de oldukça bunaltıcı. Bu eski model araçta klimayla serinleme şansımız elbette yok. Şoför, lastiklerden yükselen toz dumanının içeriye girmemesi için çevirmeli kolla çalışan camları kapatmamızı söylüyor.




Sovyetler sanki bu aracın üzerine çöküvermiş gibi, yorgun kaportasından gıcırtılı sesler yükseliyor. Vites kolu, engebeli arazinin yarattığı titreşimle sanki birazdan yerinden çıkıp gökyüzüne fırlayacakmış gibi duruyor. Arazinin en sert noktalarında soluk soluğa kalan motor ise adeta öksürük krizine girmiş yaşlı bir adamı andırıyor. Tüm bu detaylar, yolculuğa bambaşka bir karakter kazandırıyor.



Bir süre sonra, tur aracımızın bizi beklediği ana yola yeniden ulaşıyoruz. Araçtan indiğimizde sanki hafif bir sarhoşluk hali içerisindeyiz. Derin bir nefes alıp birbirimize bakıyoruz. Tüm bunları yaşamış olmanın, güzel bir macerayı daha anılarımıza eklemenin mutluluğu üzerimizde. Bizimle birlikte hareket eden diğer tur yolcularıyla “Bu neydi yahu!” der gibi şaşkın ve neşeli yüz ifadeleriyle birbirimize bakıp gülümsüyoruz.



Gobustan (Kobustan ya da Qobustan) Milli Parkı

Çamur Volkanları’ndan sonraki durağımız Gobustan Milli Parkı oluyor. Burası bir açık hava müzesi. Gobustan, son derece ilginç ve gerçekten görülmeye değer tarihi bir yer. Tahminlere göre 50.000 yıl öncesine ait kaya resimlerinin ve taşların üzerine işlenmiş sanat eserlerinin sergilendiği bu alan bize taş yapısı ve oyuntularıyla da bir bakıma Kapadokya Açık Hava Müzesi’ni andırıyor.





Parkta, eski dönemlerden kalma taş oymalar, av sahneleri, çeşitli dini ritüelleri yansıttığına inanılan çizimler, insan ve hayvan figürleri gibi birbirinden ilginç ve tam olarak tarihlendirilemeyen kültürel miras örnekleri sergileniyor. Burası ayrıca UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor.





Eşsiz güzellikteki Hazar Denizi manzarasının da eşlik ettiği bu alanda dolaşmak, binlerce yıl öncesine ait çizimleri yakından görmek ve bugünün bilgi birikimi ve değer yargılarıyla onları anlamlandırmaya çalışmak hem büyüleyici hem de son derece keyifli bir deneyim oluyor.




Üst Paleolitik (M.Ö 50000-10000) döneme tarihlenen bölge, Azerbaycanlı arkeolog İshaq Caferzade tarafından 1939 yılında bulunmuş. İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelen bu dönemde kazı çalışmaları ilerleme fırsatı bulamasa da, 1947 yılı itibarıyla kesintisiz devam etmiş. 6000 civarında petroglif (kaya üzeri tasvir) 20 civarında yaşam alanı ve 40 kurgandan oluşan buluntuyla sonuçlanan kazılar neticesinde bu alan 2007 yılında  UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi dahil edilmiş. (1)


Öğle yemeğini yemek için yeniden Bakü'ye dönüyoruz. Kent merkezinde mola verdiğimiz restoranda Azerbaycan'ın geleneksel yemeği Şah pilavını ve Hazar Denizi'nden çıkan Nere (Mersin) Balığı'nı tadıyoruz. Yemekten sonra turumuza Bakü ve çevresini de kapsayan Abşeron Yarımadasında devam ediyoruz.



Yanardağ

Azerbaycan yazılarımda sık sık kullandığım bir ifadeyi bir kez daha tekrar edeceğim belki ama “Ateşler Ülkesi” tanımı bu ülkeyi en iyi şekilde özetliyor. Öyle ki ateş, burada yalnızca doğal bir oluşum değil; aynı zamanda bu coğrafyanın yaşam biçiminden eski inanışlarına kadar uzanan en güçlü sembollerden biri. 




İlk durağımız, Bakü yakınlarındaki Yanardağ oluyor. Yanardağ, Abşeron Yarımadası’nda yer alan volkanik bir alan ve özelliği yer altından çıkan doğal gazların sürekli olarak yanması. Sönmeyen bu alevlerin nasıl, ne şekilde ya da kim tarafından ilk kez ateşlendiği kesin olarak bilinmiyor. Kimilerine göre bir yıldırım çarpmasıyla, kimilerine göreyse bölgeden geçen gezginlerin tutuşturmasıyla gaz alev almış ve o günden bu yana hiç sönmemiş.




Sanki koca bir dağ kütlesinin içi gazla doldurulmuş ve o gaz tükeninceye dek yanmaya devam edecekmiş gibi bir görüntü var. Yanardağ’ın bulunduğu alanda küçük bir amfi, bir kafe ve kısa sürede gezilebilecek bir müze bulunuyor. Amfinin en üst basamağında bile alevlerin sıcaklığını hissedebiliyorsunuz. 




Ateşin çıktığı noktaların çevresinde çok sayıda bozuk para göze çarpıyor. Rehberimizden, burada dilek dileyip ateşe bozuk para atma ritüelinin yaygın olduğunu öğreniyoruz. Yıllardır hiç sönmeden yanan bu ateşlerin, 20–30 yıl içinde yer altındaki gazın tükenmesiyle birlikte sönmesi bekleniyor.

Ateşgah Mabedi

Yanardağ’dan ayrılıp, sönmeyen ateşlerin yandığı bir başka önemli mekana doğru yola koyuluyoruz. Bu kez Bakü’nün kenar mahallelerinden geçiyoruz. Şehrin ana caddelerinde hiç görmediğimiz kadar çok sayıda şehit fotoğrafı, binaların dış cephelerine asılmış durumda. 2. Karabağ Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin anısına oluşturulan anma evleri, dernekler ve vakıflar da yol boyunca karşımıza çıkıyor. Bu manzara, savaşlarda canıyla bedel ödeyenlerin kimler olduğu, hangi sınıfsal kesimlerden geldikleri konusunda da insana kabaca bir fikir veriyor.




Ateşgah’a geliyoruz. Dünyadaki üç Zerdüşt tapınağından biri olan Ateşgah Mabedi, tarihi ve manevi değeri oldukça yüksek bir mekan. Günümüzde Bakü’nün en önemli turizm noktalarından biri haline gelmiş durumda. Rehberimiz, bu dini yapının Hint mabedlerinin yapısal özellikleriyle büyük benzerlik taşıdığını anlatıyor. Öyle ki, turumuzda yer alan Hindistanlı ziyaretçilerden bazılarının burada dini ritüellerini sergilediklerine de şahit oluyoruz.





Mabedin tam ortasında sönmeyen kutsal ateş yer alıyor. Günümüzde bu ateş, doğal gazla yanmaya devam ediyor. Mabedin merkezinde yanan ateşin çevresindeki odalarda ise geçmiş dönemlerde Zerdüştlüğün nasıl yaşandığını canlandıran figürler ve maketler bulunuyor. Odaların bir kısmı da eski eserlerin sergilendiği küçük müze alanlarına dönüştürülmüş durumda.




Ateşgah’ın, bölgede çıkan doğal gazın sürekli yandığını fark eden Hindistanlı tüccarlar tarafından inşa edildiği biliniyor. Zamanında Bakü’yü ziyaret eden seyyahlar, eserlerinde buradaki ateşin hiç sönmediğini ve mabette Hindistan’dan gelen dervişlerin ibadet ettiklerini anlatmışlar. Günümüzde müze olarak hizmet veren Ateşgah’ta, hem Azerbaycan tarihinin farklı dönemlerine ait eserler hem de dervişlerin ibadet sahnelerini betimleyen maketler sergileniyor. Her gün çok sayıda ziyaretçiyi ağırlayan Ateşgah’a, özellikle Hint turistler büyük ilgi gösteriyor.






Haydar Aliyev Kültür Merkezi'nde Günü Bitirirken

Turumuzun son durağına gitmek üzere yeniden yola koyuluyoruz. Gün yavaş yavaş sona yaklaşırken, yalnızca 20 dakikalık bir fotoğraf molası vereceğimiz Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ne geliyoruz. Azerbaycan’ın modern mimarisinin en özel örneklerinden biri olan bu yapı, gerçekten de son derece etkileyici bir tasarıma sahip.




Ancak bu kez içeriye girmeyeceğimiz için, şimdilik sadece belki de dünyanın en özgün modern mimari eserlerinden biri sayılan bu binanın ve onu çevreleyen zarif peyzaj alanının fotoğraflarını çekmekle yetiniyoruz. Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ni gezebilmek için ise Bakü’deki son günümüzü ayırmaya karar veriyoruz.




Kobustan–Abşeron turumuzu sonlandıracağımız başlangıç noktasına doğru ilerlerken, Bakü’nün daha önce görmediğimiz cadde ve bulvarlarını da keşfetme fırsatı buluyoruz. Akşam saatlerinde trafik yoğun ve insanlar yavaş yavaş şehrin kalbine doğru akıyor. Biz de gün boyunca birlikte dolaştığımız rehberimiz ve diğer yol arkadaşlarımızla vedalaşıp, yeniden Nizami Caddesi’nin kalabalığına karışıyoruz.




Teşekkürler Dünya! 



 



Kaynakhttps://www.rehbername.com/kesfet/gobustan-kobustan-milli-parki



BARTIN'DA ŞİİR GECESİ: İLKYAZ ÖLÜMLERİ KONUŞULDU

Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu, Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye imza attı. Topluluk üyele...