19 Temmuz 2026 Pazar

AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmamız etkili olmuştur. “Nasıl olsa yazacak zamanım olacak” diyerek ertelediğim bir yazı bu. Belki de ne yazarsam yazayım, yaşanan anların güzelliğini yansıtamayacağımı düşündüğüm içindir. Hani muhteşem bir manzara karşısında anı ölümsüzleştirmek istersiniz ama kendi gözlerinizle gördüğünüz, çektiğiniz fotoğrafa sığmaz ya işte öyle bir şey... İki gece konakladığımız Ayvalık’ta, yine kumru sesleriyle uyandığımız bir sabahın erken saatlerindeyiz. Ege’nin karşı kıyılarına adım atacak olmanın heyecanı içindeyiz. Bavullarımızı alıp yola koyuluyoruz. Ayrıldığımız otelin hemen yakınındaki fırından yükselen taze simit kokuları bizi cezbediyor. Deniz üstünde, çay eşliğinde yapacağımız bir kahvaltı hayaliyle, iki simit alıp hızlıca aracımıza atlıyor ve Ayvalık Deniz Hudut Kapısı’na gidiyoruz. Yazı erken başlattığımız bu güzel kıyıdan, bu kez deniz yoluyla ayrılacağız. İstikamet, Ayvalık sahilinde gün batımını izlerken tüm güzelliği ile karşımızda duran, Sarımsaklı Plajı’nda yüzerken elimizi uzatsak dokunacakmışız gibi hissettiren o ada; Midilli.

Mayıs 2025




Midilli Yolculuğu

Ege’nin karşı kıyılarına uzanan ada yolculuğumuzun başlangıç noktası Ayvalık Deniz Hudut Kapısı. Kapıya vardığımızda Midilli Adası’na gitmek için bekleyen yolcular çoktan kuyruk oluşturmuştu. Biz de sıraya girdik ve kapının açılmasını heyecanla beklemeye başladık. Kuyrukta yerimizi kapmışken o arada ben de hemen yurt dışı çıkış harcını yatırdım.



Bir gün önce online biletlerimizi satın aldığımız feribot şirketinden biletlerimizin çıktılarını almıştık ve pasaportlarımız ile birlikte elimizdeydi. Kapı Vizesi için gerekli evrakları günler öncesinde göndermiştik, yani belgeler bizden önce çoktan Midilli’ye ulaşmıştı.

Burada küçük bir bilgi paylaşmak da istiyorum; Kapı Vizesi, Schengen vizesi kadar detaylı ve fazla evrak istemiyor. Çok daha kolay alınabilen bir vize türü. Onay ise adaya vardığınızda gerçekleşiyor.




Peki, herhangi bir aksilik yaşanır mı? Bu da aklımıza takılan bir soruydu. Vize işlemleri için başvurduğumuz feribot firması yetkilisinin söylediğine göre kapıdan geri çevrilme ihtimali yok denecek kadar azdı. Çok nadiren de olsa böyle bir durum yaşandığında, Midilli gümrüğünde dönüş feribotunun saatine kadar beklememiz gerektiği söylendi. Bu arada adaya bizimle aynı feribotla gelen gençlerden oluşan gruptan bir kişinin adaya girişi evrak eksikliği nedeniyle reddedildi ve o kişi ülkeye geri dönmek için aynı alanda Ayvalık'a hareket edecek feribotu beklemeye başladı.




Mavi Sularda Yolculuk

Kapılar açılıyor ve tahminimizden daha kısa bir sürede kuyruktan geçiyoruz. Gümrük işlemleri hızlıca tamamlanıyor. Feribota binmeden önce duty free’de kısa bir mola veriyor, ardından bavullarımızla beraber iskeleye yöneliyoruz. Adım adım feribota doğru yürürken içimizdeki heyecan artıyor.




Artık deniz yolculuğumuz başlıyor ve 22 küçük ada ve adacıktan oluşan Ayvalık Adaları’nın arasından süzülerek Türkiye’den ayrılıyoruz. Bir yandan çay ve simit eşliğinde maviliğin ortasında kahvaltı yapmanın tadını çıkarıyoruz.

Ayvalık kordonunda gün batımını izlerken elimizi uzatsak tutacakmışız gibi görünen Midilli’ye yolculuğumuz böyle başlıyor.

Midilli’ye Varış

Yaklaşık 45 dakika süren deniz yolculuğunun sonunda adanın başkenti ve en kalabalık şehri Mytilene yani bildiğimiz adıyla Midilli'ye ulaşıyoruz. Adanın güneydoğu ucunda, Türkiye’ye bakan kıyısında yer alan şehir, kendine has mimarisiyle rengarenk ve kıpır kıpır bir yerleşim birimi olarak gözümüze çarpıyor.



Midilli’nin havasını soluduğunuzda sanki bir gerilim filminin içinden çıkıp kısa sürede bambaşka bir atmosfere geçtiğinizi anlıyorsunuz. Huzurun, sakinliğin ve Ege’ye özgü o tatlı ritmin içine hızla dahil oluyorsunuz. Ve artık Ayvalık’ta akşamları kıpır kıpır ışıklarını görüp hep merak ettiğimiz o karşı kıyıdayız. 



Diziyi Hatırlatan Karşılama

Feribottan iner inmez Schengen veya Kapı Vizesi olan yolcular için ayrı alanlar belirlenmiş. Bir süre sonra gümrük yetkililerinden biri geliyor ve oldukça nazik bir tavırla Yunan aksanlı Türkçesiyle  “Hoş geldinis sevgili misafirlerimis” diyerek sıcak bir şekilde bizi karşılıyor. 

Kendimizi bir an için sanki “Yabancı Damat” dizisindeymiş gibi hissediyoruz. Burada telaş, kaos ya da belirsizlik yok. Çünkü aynı gümrük yetkilisi bilgilendirme yapmak için herkesi etrafına topluyor ve açıklama yapıyor:

 “Sisleri isim isim çağıracayiz. Bu sıcakta bekletmek istemiyorus. Brüksel onayı biraz uzun sürüyor ama işlemi hızlandıracağis. İmza atmanis gerekli, önce madam siz gelin şöyle buyrunus”

Çok geçmeden de bir gümrük polisi küçük bir kız çocuğuna yaklaşıyor ve şakalaşarak pasaportu uzatıyor: “Nazliiii, madam buyurunus, bu sisin!”

Doğrusu böyle bir karşılama beklemiyorduk. Hızlıca işlemlerimizi tamamlanıyor. Ve Midilli maceramız böyle sempatik karşılama ile başlıyor.




Midilli’de Araç Kiralamak Şart

Gümrük binasından ayrılınca yaptığımız ilk iş, liman bölgesine yakın mesafedeki araç kiralama şirketinden önceden rezervasyonunu yaptığımız aracımızı almak oldu. Midilli, Ege Denizi’ndeki en büyük adalardan biri. Başkent Mytilene dışında şehir içi toplu taşıma çok yaygın değil. Bu nedenle adada rahatça dolaşabilmek ve farklı şehirleri gezebilmek için araç kiralamak şart.



Adada kullanılan araçların büyük çoğunluğu küçük motorlu ve küçük hacimli otomobiller. Bizim de tercihimiz tam da bu tipte bir araç oldu. Aracımızı teslim alır almaz asıl hedefimize doğru yola koyulduk.

Kısa süreliğine başkent Mytilene’ye veda ederken, Midilli’de asıl görmek istediğimiz ve aynı zamanda konaklayacağımız Molivos’a (Mithymna) doğru harika bir yolculuğa başladık.

Doğu Kıyılarından Kuzeye

Adanın başkentinden uzaklaştıkça trafikteki araç yoğunluğu hızla azaldı. Molivos’a gitmek için iki alternatif güzergah var. Biz ise adaya gelmeden önce haritadan işaretlediğimiz, görmek istediğimiz kent ve kasabaların bulunduğu doğu kıyılarını, yani Türkiye’ye bakan sahil hattını takip ederek kuzeye doğru yol almayı tercih ettik. Diğer yol ise adanın iç kısmından geçiyor ve daha rahat ulaşım imkanı sağlayan dönüş için kullanacağımız rotayı oluşturuyor.




Tercih ettiğimiz yol, dağlık alanlardan geçtiği için biraz virajlı ve engebeli. Ama öyle büyüleyici manzaralar sunuyordu ki sık sık durup etrafı seyretmek; bu güzelliklerin tadını çıkarmak istedik.

Thermi'de Kısa Bir Mola

Yol üzerindeki ilk durak noktamız, Sarlitza Pallas (Sarı Ilıca Sarayı) adlı tarihi yapının da bulunduğu Thermi kasabası oluyor. Adından da anlaşılacağı üzere Thermi, termal kaynaklarıyla ünlü bir yerleşim yeri. Kasabanın sakin havası ve çevresindeki tarihi dokular, Midilli yolculuğumuza ayrı bir renk katıyor.




Bu küçük Ege kasabasında ilk olarak kaderine terk edilmiş halde görünen Sarı Ilıca Sarayı'nın fotoğraflarını çekiyoruz. Etrafı tellerle çevirili olduğundan dolayı bu tarihi yapıya daha fazla yaklaşmamız mümkün olmuyor. 

Sarlitza Pallas’ın Hikayesinden kısaca bahsetmek gerekirse, Osmanlı’nın son dönemlerinde Fransız mimarlar tarafından tasarlanan bu ihtişamlı yapı, Midilli’nin Yunanistan’a katılmasının ardından adanın gözde mekanlarından biri haline geliyor. Krallar, kraliçeler ve devlet başkanları gibi pek çok tanınmış isim uzun yıllar boyunca tatil ve konaklama için bura mekanı tercih ediyor. 1970’li yıllara kadar etkinliğini koruyan yapı, zamanla kaderine terk ediliyor. Yine de bu haliyle bile görülmeye değer etkileyici bir yapı olarak adaya gelen çok sayıda turistin uğrak noktalarından biri olmayı başarıyor.




Thermi'de deniz kıyısında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Kıyıdaki tavernalar akşam için hazırlıklarını yapmış; tahta sandalye ve masalar dizilmiş, şu anki aldatıcı sessizlik akşam belli ki yerini sarı ışıkların altında ve buzuki tınılarının yükseldiği keyifli bir yemeğe dönüşecek.

Man Kaça Şelalesi

Midilli Adası zeytinlikler ve geniş ormanların yanında koynunda gizlenmiş tatlı su kaynaklarını da barındırıyor. Hedefimize doğru ilerlerken kısa bir doğa yürüyüşü yaparak ulaştığımız Man Kaça Şelalesi de bu noktalardan biriydi.




 
Şelalenin bulunduğu yönü gösteren levhayı önce kaçırdım. Sonra hızla geri dönüp tozlu ve zor bir yoldan araçla gidilebilecek son noktaya kadar gittik. Yolun bittiği noktada park alanı sayılabilecek bir boşlukta aracımızı bıraktık. Bizden başka aynı alanda park edilmiş tek bir araç bulunuyordu. O aracın doğa ve yürüyüş sever olduğu her halinden belli sahibiyle de aynı parkurda karşılaşıp selamlaşacaktık.





Buraya kadar arabayla geldik ama bundan sonrasını yürümek zorundaydık. Şelale yönünü gösteren ağaçlara çakılmış ahşap tabelaları takip ederek ormanın içinden geçen taşlı yolu takip ettik. Attığımız her adımda karşımızda olağanüstü güzellikte manzaralar belirdi. Türkiye'nin kuzey batı kıyılarını bulunduğumuz noktadan izlemek ve etrafımızı saran ağaçların arasındaki tozlu parkuru adımlamak doğrusu çok keyifliydi. 





Doğanın rüzgardan güç olarak yansıttığı kendi doğal kıpırtılarından ve kuş seslerinden başka etrafta çıt çıkmıyordu. Adadaki bir jeoparkın içinde olduğumuzu gösteren bilgilendirme levhaları ile karşılaştık. Koruma altındaki şelalenin milyonlarca yıl önce meydana gelen volkanik bir patlamanın eseri olduğu yazılıydı. Günümüzde adada hala varlığını koruyan termal su kaynaklarının varlığı bir bakıma Ege kıyılarında neden sık sık sarsıntıların meydana geldiğinin de aslında bir göstergesi. 

Parkurun bitiminde taşlı ve dik merdivenlerden şelaleye doğru indik. Ne yol boyunca ne de bulunduğumuz parkurda tek bir çöp ve atığa rastlamamış olmamız dikkatimizi çekti. Bizim bu konuda kat edeceğimiz daha çok mesafemizin olduğu çok açık.





Suları gürül gürül akan bir şelale göremedik çünkü adanın en kurak geçen mevsiminin başında şelaleyi besleyen derenin suları belli ki bir hayli azalmıştı. 15 metrelik yükseklikten akan sular balıkların ve kaplumbağaların yüzdüğü bir gölet oluşturmuştu. O an gördüğüm manzara bana "Hayatta Ege denizinde bir balık olmak da var, o denizin ortasında bulunan bir adadaki küçük bir gölette balık olmak da..." dedirtti.   

Sikamineas Köyü
    
Kısa bir doğa yürüyüşü yapma fırsatı da bulduğumuz şelale molasından sonra süt ürünleri, seramik ve çömlekçiliği ile meşhur Mantamados'a ulaştık. Ardından da bu güzel ve sakin köyün merkezinden geçerek bir sonraki durağımız olan dik, virajlı ve uçurum kıyısında kıvrılan dar bir yolla ulaşımı sağlanan Skamineas adlı bir dağ köyüne geldik. 





Köyün girişinde asfalt yol yerini yer yer düz beton zemine bıraktı ve iki aracın yan yana oldukça dikkatli şekilde geçmesini gerektirecek kadar daraldı. Adada küçük hacimli araçların neden en çok tercih edilen araçlar olduğu bu tür küçük yerleşim birimleri ve dar yolların varlığından anlaşılıyor. 





Sikamineas Köyü bizde ilk etapta taş mimari dokusu ile evlerin farklı renklerle boyanmış işlemeli kapıları, küçük dar sokakları ve rengarenk çiçekli bahçeleriyle tertemiz ve huzurlu bir köy izlenimi uyandırdı. 

Yüzünü Türkiye'ye, Assos kıyılarına doğru dönmüş bir dağın eteklerinde kurulu bu güzel köyü gezmek çok keyifliydi. Köyün her noktasında ayrı bir güzellik keşfettik. Köye vardığımızda siesta vakti olduğundan dolayı her yer kapalıydı. 




Terk edilmişlik hissi veren sessizliğin içinde yeşilliklerle gölgelendirilmiş köy meydanındaki tavernanın sandalyelerinde oturup huzurun, güzelliğin ve insanın üstüne çöküveren Akdeniz rehavetinin tadını tatlı tatlı esen rüzgarla çıkardık. 

"Keşke açık olsaydı da bir Grek kahvesi içebilseydik" dediğimiz tavernanın önünde çektiğimiz fotoğraflarla anı ölümsüzleştirdikten sonra bu köyle ile aynı ismi taşıyan kıyıdaki Skala Sikamineas'a doğru yola koyulduk. 




Skala Sikamineas

Mavi-yeşil rotamızda dağlardan kıyı şeridine indik ve dağdaki köyle aynı ismi taşıyan bir balıkçı köyüne geldik. Balıkçı teknelerinin bağlandığı küçük bir limana sahip, limanın ucunda Panagia Gorgona, diğer adıyla Meryem Ana'nın Ölümü Kutsal Kilisesi'nin yer aldığı muhteşem bir deniz manzarasının önümüze serildiği bu köyde yemek molası verdik.




Kıyı şeridi boyunca keyif çatabileceğimiz birbirinden güzel kafe, restoran ve tavernanın sıralandığı bu güzel köyde kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra Anemoessa Restaurant'nın salaş ortamında, denize nazır beyaz renkli ahşap masamıza kurulduk. Hayallerimize bulaşan maviliğin ve anın mutluluğuna bardaklarımızı kaldırıp, menüden seçtiğimiz mezeler eşliğinde Ege'nin kokusunu içimize çektik.




Yolculuğun bu kısmında gördüklerimiz, keşfettiklerimiz; hatırımızda kalan ya da kalmayan, bu yazıya sığan ya da sığmayan tüm güzellikler ruhumuzu besledi. Skala Sikamineas'tan sonra asıl hikayemizin ve ada tatilimizin merkezine, Molivos'a doğru yeniden yola koyulduk.





Teşekkürler Dünya!










 



8 Haziran 2026 Pazartesi

ÇİKOLATA TADINDA BİR YOLCULUK: "BONJOUR" BRÜKSEL - II

Çikolata kokularının izini sürerek, dünyaca ünlü çizgi roman kahramanlarının gizlendiği mekanların bulunduğu sokaklara doğru götürüyor bizi adımlarımız. Güzel ve güneşli bir günde, tarihi yapılarla örülü bir şehri keşfetmenin keyfi üzerimizde. Önce, şehrin en ünlü çikolatacılarının yer aldığı, Avrupa'nın en eski pasajlarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert’te kısa bir tadım molası vereceğiz. Ardından, Belçika denince akla ilk gelen içecek olan biraların izini sürüp kuruluşundan bu yana atmosferini koruyan çok eski bir mekanda, şehrin kendine has biralarını yudumlayacağız. Çizgi roman kahramanlarıyla randevumuzu kaçırmadan, şehrin en büyük ve en canlı parkının ritmine kapılıp günü noktalayacağız.




Avrupa'nın En Eski Pasajlarından Biri: Galeries Royales Saint-Hubert 

Şehrin tarihi meydanı Grand Place’a çok yakın bir konumda bulunan, Avrupa’nın en eski pasajlarından birine geliyoruz. Galeries Royales Saint-Hubert adlı bu pasajın girişinde, sizi yüksek sütunlar karşılıyor. Oldukça iyi korunduğu her halinden belli olan pasajda, özenle tasarlanmış dükkanlar ve en meşhur çikolata markalarının vitrinleri adeta birer mıknatıs gibi insanı kendine çekiyor. Biz de hiç vakit kaybetmeden, bu çekimin etkisine kapılıp dükkanlardan birine giriyoruz.




Brüksel’in en zarif ve en eski yapılarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert, 1847 yılında açılmış ve Avrupa’nın ilk kapalı alışveriş pasajlarından biri olarak kabul ediliyor. Cam tavanlı mimarisi sayesinde gün ışığını içeri alan bu pasaj, hem alışveriş hem de sosyalleşme için tasarlanmış dönemin öncü mekanlarından biri. Pasaj üç ana bölümden oluşuyor: Galerie du Roi (Kral Galerisi), Galerie de la Reine (Kraliçe Galerisi) ve Galerie des Princes (Prensler Galerisi). İçinde dünyaca ünlü çikolatacılar, butik dükkanlar, kafeler ve kitapçılar yer alıyor.




Belçika'nın Meşhur Çikolataları

Nazik bir “bonjour” ile karşılanıyor, hemen ardından sunulan çikolata ikramıyla anın tadını çıkarıyoruz. Ardından, birbirinden güzel ve çeşitli çikolatalarla dolu rafları, bir sanat müzesini gezer gibi, hiç acele etmeden keşfetmeye başlıyoruz. Çünkü buradaki çikolataların tamamı, çoğumuzun daha önce adını duyduğu özel çikolata yasalarına uygun olarak üretiliyor. Yani içlerindeki kakao oranı, belirlenen minimum seviyenin altına asla düşmüyor. Bu prensipli yaklaşım bile tek başına, bir şehrin neden belirli bir ürünle özdeşleştiğini açıklamaya yetiyor.




Belçika, çikolata üretiminde kaliteyi korumak için özellikle kakao oranı, kakao yağı kullanımı ve katkı maddeleri konusunda oldukça katı standartlara sahip. Geleneksel Belçika çikolatasında bitkisel yağ yerine kakao yağı kullanılması, yüksek kakao oranı ve katkıların sınırlı tutulması temel prensipler. Bu nedenle “Belçika çikolatası” denildiğinde, dünya çapında kalite ve el işçiliğiyle özdeşleşen bir üretim anlatılmak isteniyor. Bunun yanında Belçika çikolatası yüksek kalite ve zanaatkarlıkla anılsa da bu üretim kültürünün tarihsel arka planında sömürgecilik döneminin izleri bulunduğu gerçeği de akademik ve eleştirel çalışmalarda sıkça vurgulanıyor.




Çikolatacı dükkanında alışverişimizi yaptıktan sonra, keyifli yürüyüşümüze ayaküstü bir lezzet katmak için seçtiğimiz küçük karışık çikolataların nefis tadına bakmadan edemedik. Pasajda denk geldiğimiz bir film ya da dizi setinin ortasından geçip, hızla sonraki duraklara doğru ilerlemeden önce bir şeyler yudumlamak için hemen yakınlarda bulunan À La Mort Subite’ye geldik. 19. yüzyıl atmosferini hala muhafaza eden bu mekan, Brüksel’in en ikonik ve en eski kafe-barlarından biri.

İnternet üzerinden edindiğim bilgiye göre À La Mort Subite ismi “Ani Ölüm” anlamına geliyor ve kökeni 19. yüzyıl Brüksel’inde oynanan aynı adlı bir zar oyununa dayanıyor. Bu oyunda son elde her şeyin bir anda değişebilmesi, yani kaybedenin “ani bir düşüş” yaşaması nedeniyle bu dramatik isim kullanılmış. Zamanla bu oyun, dönemin kafe kültüründe sıkça oynandığı için mekanla özdeşleşmiş ve kafe de müdavimlerinin dilinde yerleşen bu isimle anılmaya başlamış. Bugün ise bu isim Brüksel’in en tarihi ve ikonik kafe-barlarından birini temsil ediyor.




Şehrin En Eski Barı: À La Mort Subite (Ani Ölüm)

Hikayesi olan tarihi mekanlarda bir şeyler içip vakit geçirmek bana her zaman büyük bir keyif vermiştir. Bu atmosferi sevgili eşimle paylaşmak ise ayrı bir güzellik. Çok yüksek tavanlı bu mekanda, duvarlarda dönemin müdavimlerine ve yönetici elitlerine ait olduğunu düşündüğümüz, zamanla yıpranmış çizimler ve fotoğraflar yer alıyor. Devasa aynalara baktığımızda ise sanki çok eski bir dönemde yaşayan insanlar bize bakıyor, günümüzdeki halimize gülümsüyor gibiydi. Belki de biraların etkisindendir. :) Isıtma sistemi de mekanın tarihi dokusuna uygun şekilde korunmuş; masaların yanında en eski tip kalorifer düzenekleri hala varlığını sürdürüyor.



Böyle bir mekanda, tarihin tozlarını yutar gibi soluklanırken bir şeyler yudumlamak ayrı bir keyifti. Tercihimiz, Belçika’ya özgü Kriek Lambic ve Mort Subite Gueuze Sur Lie oldu. Lambic, Belçika’ya özgü, mayası dışarıdan eklenmeyip havadaki doğal mikroorganizmalarla fermente edilen, ekşi karakterli bir bira türü. Kriek Lambic ise ekşi vişneyle birlikte fermente edilmesiyle elde edilen meyveli bir bira. Doğrusu, oldukça hoş ve soğuk servisle ferahlatıcı bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Klasik biralara benzetmeniz ise biraz zor. 




Mort Subite Gueuze Sur Lie, şişede maya tortusuyla birlikte bekletilen bir gueuze türü. Bulanık ve yoğun bir görünüme sahip ve kendi özel bardağında servis ediliyor. Klasik biralardan farklı olarak daha ekşi, keskin ve doğal bir tat profili sunuyor.


Comics Art Museum


Mekanın yüksek ahşap kapısından dışarı çıkıp günümüze yeniden ışınlanırken, Belçika sokaklarının daha da hareketlendiğini fark ettik. Şimdiki durağımız ise çizgi roman karakterleri. Evet, Belçika çocukluğumuzdan hatırladığımız o sevimli çizgi roman ve çizgi film karakterlerinin doğduğu şehir. Bir an önce Tenten, Red Kit ve Şirinler ile buluşmak için Comics Art Museum’ün yolunu tuttuk.




Müzenin girişinde bilet aldığımız görevli, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizi de biraz şaşırtarak birden Türkçe konuşmaya başladı. Türkiye’yi çok sevdiğini ve bu ülkeye büyük bir sempatisi olduğunu, bu nedenle Türkçe öğrenmeye çalıştığını anlattı.




Comics Art Museum, Brüksel’in merkezinde yer alan ve “9. sanat” olarak kabul edilen çizgi roman kültürüne adanmış önemli bir müze. Müzede, Belçika’nın dünya çapında ünlü çizgi roman geleneğini oluşturan eserler(Tenten, Şirinler, Red Kit gibi karakterler dahil) tarihsel gelişimiyle birlikte sergileniyor. 




Çizgi Roman Sanatı Müzesi (Comics Art Museum), yalnızca sevdiğimiz çizgi roman karakterlerinin ortaya çıkış hikayelerini değil, aynı zamanda günümüzde bu alanda çalışan sanatçıların eserlerini de sergileyen önemli bir sanat merkezi. Çizgi sanatına dair atölye çalışmalarının da yapıldığı bu müzede, hem tarihsel hem de güncel üretimi bir arada görme imkanı buluyorsunuz. 




Bir yandan müzedeki birbirinden ilginç ve değerli eserleri gezerken, diğer yandan farklı bir salonda devam eden atölye çalışmalarına da tanıklık edebiliyorsunuz. Müzenin alt katındaki mağazada ise çocukluğumuzun sevimli karakterlerini içeren kitap, dergi ve çizgi romanlarını satın almak mümkün.




Burada küçük bir hatırlatma yapmam da gerekiyor. Brüksel’i ziyaret ettiğinizde çizgi roman karakterlerinin izini sürmek isterseniz, çocukluğumuzun kahramanlarına ait figürlerin sergilendiği Brussels Comics Figurines Museum’ü ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Biz maalesef saati kaçırdığımız için bu güzel müzeyi ziyaret edemedik.




Brüksel gezimizle ilgili olarak, bu şehre gelmeden önce gezip görülmesi gereken yerler hakkında bilgi edinmek için bazı sayfaları ziyaret etmiştik. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, iyi niyetli ve bilgilendirici içerikler dışındaki kişisel deneyimlere ve yorumlara çok da takılmamak gerekiyor. Çünkü çoğu yorumun aksine Brüksel’de gezilecek ve görülecek çok fazla seçenek var.





Neyi öncelediğinize, içinde bulunduğunuz ana ve karşılaşacağınız sürprizlere göre gezinizin şekilleneceğini, izlediklerinizle ya da okuduklarınızla birebir aynı deneyimi yaşamayacağınızı aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bu nedenle tamamen kendi planınıza odaklanıp adımlarınıza güvenmenizde fayda var.




Passerelle Tondo (Halka Köprü)  

Şimdiki durağımız ise şehrin en ikonik ve orijinal simgelerinden ve şehrin en ilginç modern mimari yapılarından biri olan Passerelle Tondo adlı halka biçiminde tasarlanmış yaya köprüsü. 



Bu ilginç yapı tarihi ve eski bir bina olan Belçika Federal Parlamentosu ile modern Forum binasını birbirine bağlıyor. İki bina arasında sıkışmış dev bir halkaya benzeyen bu yaya köprüsünün dış yüzeyi ise çevredeki binaları yansıtıyor. 



Şehrin en önemli modern mimari yapılarından biri olan bu yapının bulunduğu cadde bulunan yapılar ve halka köprü hem modern hem de estetik yapısıyla meraklıları için fotojenik bir görüntü sağlıyor.




Brüksel Parkı

Kraliyet Parkı olarak da adlandırılan, şehrin merkezinde olmasına rağmen insana şehirden uzaklaşmış hissi veren; adımları beton zeminden toprağa taşıyan bu yeşil alanda, Brüksel’in nefes alma noktalarından birindeyiz. Banklarda dinlenenler, çimenlerde güneşlenenler, yürüyüş yapanlar, arkadaş gruplarıyla sohbet edenler, kitap okuyanlar, kendi halinde uzanıp kulaklığındaki müziğin ritmine kapılanlar... Parkın çevresindeki iş merkezlerinden çıkıp kravatlarını gevşeten, ceketlerini çıkararak kendilerini bu dingin atmosfere bırakanlar da burada. 






Şehrin farklı ritimlerinden gelen herkes, sanki bu ortak dinlenme alanında buluşmuş gibiydi. Parkın sonunda ise Brüksel Kraliyet Sarayı (Royal Palace of Brussels) tüm ihtişamıyla bizi karşıladı.






Sanat Tepesi

Günümüzün son durağı olan Mont des Arts, yani Sanat Tepesi'ne geldik. Kraliyet Sarayı'nın bulunduğu üst bölüm ile şehrin tarihi ve turistik kalbi sayılan Grand Place arasında yeşil ve canlı bir bağlantı kuran bu alan; Kraliyet Kütüphanesi, Kongre Merkezi ve Ulusal Arşiv gibi önemli yapılarla çevrili. Harika peyzajı ve etkileyici manzarasıyla Brüksel'in en keyifli duraklarından biri.




Burada merdivenlere oturup bir sokak müzisyeninin melodilerine kapılmak ya da yakındaki mekanlardan aldığınız bir bira eşliğinde, basamaklara uyumlu şekilde tasarlanmış sandalyelerde şehrin ritmini izlemeye koyulmak ayrı bir keyif. 




Tarihi yapıların görkemiyle modern binaların uyum içinde bir araya geldiği manzarayı seyretmek için yüzlerce kişi bu alandaydı. Brüksel'in geçmişiyle bugünü arasında kurduğu zarif dengeyi en iyi hissedebildiğimiz yerlerden biri de hiç kuşkusuz burasıydı.






AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmam...