Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu,
Mart ayı etkinliği kapsamında Sarmaşık Kafe’de şiir ve edebiyat dolu bir geceye
imza attı. Topluluk üyeleri ve sınırlı sayıda misafire özel olarak
gerçekleştirilen etkinlikte, Şair-Yazar Keramettin
Çetin gerçekleştirdiği şiir dinletisiyle izleyenleri romantik bir
yolculuğa çıkardı.
Bartın'da Edebiyat Buluşması
2024 yılından bu yana her ay edebiyatın farklı türlerinde bir kitabı değerlendirmek üzere bir araya gelen ve Bartın’a alternatif bir kültür adası kazandıran Kitap Kardeşliği Topluluğu, bu ay Türk edebiyatının usta kalemlerinden İrfan Yalçın’ınİlkyaz Ölümleri adlı eserini ele aldı. Kitap, genç yaşta hayatını kaybeden şairlerin yaşamına, hayallerine ve dönemin toplumsal koşullarına odaklanırken, dostluk, aşk, kayıp ve umudu içten bir dille aktarıyor.
Zonguldaklı Şairleri Hatırlarken
Etkinlikte, İlkyaz Ölümleri eserinin baş kahramanları olan ve hikâyeleri Kelebeğin Rüyası filmine de konu olan Zonguldaklı şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile Amasralı şair Kemal Uluser anıldı.
Programın ilk bölümünde katılımcılara İrfan Yalçın’ın edebi kimliği ve eserleri hakkında bilgi verildi. Ardından söz alan topluluk üyeleri, İlkyaz Ölümleri üzerine değerlendirmelerde bulundu.
"Yer altındakiler elleriyle, tırnaklarıyla kömür sökerken karanlıklardan, biz şiir düşünüyor, şiir yaşıyoruz. Ayıp değil mi yani? Ağustos böceği değil de neyiz biz?"
Okur Tiyatrosu ile Edebiyat Canlandı
Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu’nun Okur Tiyatrosu adlı özel bölümünde ise katılımcılar, İlkyaz Ölümleri eserinden seçtikleri pasajları kendi yorumlarıyla seslendirerek geceye renk kattı.
"Ne, biliyor musun, görkemli açan çiçekler gibi olmalı şair dediğin, şöyle bir görünüp sonra çekip gitmeli bu dünyadan. Çok yaşamamalı."
Keramettin Çetin ile "İlkyaz Ölümleri"
Programın ikinci bölümünde söz alan şair-yazar ve eğitimci Keramettin Çetin, Zonguldaklı yazar İrfan Yalçın ile olan yakın dostluğuna dair anekdotlar paylaştı. Katılımcılar da Çetin’in kişisel kütüphanesinde bulunan Yalçın’ın tüm eserleriyle buluşarak kitapları inceleme fırsatı yakaladı.
Şair Çetin, hem kendi şiirlerini hem de çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış Yalçın’a, Bartın’a ve şiire dair yorum ve makalelerini içten bir şekilde paylaştı. Seçtiği şiirlerin ortaya çıkış sürecini, mekan, insan ilişkileri, dostluk, aşk, kent, ırmak ve deniz sevgisi bağlamında anlatarak dinleyicileri duygu yüklü bir yolculuğa çıkardı.
"Altta büyük harflerle yazılı dört sözcük kaldı geriye:
HER YER İLKYAZ ÖLÜMLERİ!"
Ardından hem kendi kaleminden hem de Türk edebiyatının önde gelen şairlerinden örnekleri seslendirerek geceyi büyülü bir atmosferle tamamladı. Genç müzisyen Elif Çetinoğlu da melodileriyle programa eşlik etti.
Şiir ve Müzikle Biten Gece
Kitap Kardeşliği Bartın Topluluğu kurucularından Gökçel Vural’ın moderatörlüğünü üstlendiği gecenin sonunda, topluluk üyeleri Keramettin Çetin’e aitOkyanus Uyursa adlı kitabı imzalatma fırsatı buldu.
Etkinlik, Çetin’in kaleminden çıkan Bartın temalı şiirlerle sona erdi.
Daha önce hiç seyahat etmeyi düşünmediğimiz, aklımızda bile olmayan bir ülkeye gittik bu kez. Schengen vizesi sen nelere kadirsin… Yeni aldığımız vizelerle giriş noktamız olarak Lüksemburg’u seçtik. Gitmişken “neden başka bir ülke de görmeyelim?” diyerek rotamızı Belçika’ya da uzattık. Bu yazının konusu olan ilk durağımız Lüksemburg’a adım attığımızda, şehrin hem küçük hem de büyüleyici yapısı hemen dikkatimizi çekti. Avrupa’nın en güzel balkonu olarak da nitelendirilen Lüksemburg Büyük Dükalığı’nın başkenti Lüksemburg’u adım adım keşfe çıktık. Ve şimdi, dünyanın en zengin ve Avrupa’nın en pahalı ülkelerinden birinin başkentinde geçirdiğimiz güzel bir günü anlatmaya geldi sıra. Hadi başlayalım!
Yeni Ülke Heyecanı
Yolculuğumuz İstanbul Havalimanı’ndan başladı. Yaklaşık 2 saat 40 dakika süren bir uçuşun ardından Lüksemburg’a ulaştık. Havanın açık olması ve gökyüzünün maviliği, Orta Avrupa semalarında uçağın penceresine eşsiz bir manzara sundu. Avrupa’nın çatısı olarak nitelendirilen Alp Sıradağları’nın bembeyaz zirvelerini metrelerce yükseklikten izlemek ise ayrı bir keyifti.
Rüzgarlı bir günde Lüksemburg Findel Havalimanı’na inişimiz, doğrusu kısa süreli bir adrenalin yaşattı. Pistle neredeyse buluşmak üzereyken uçağımız yeniden havalandı ve Lüksemburg üzerinde bir tur daha attı. Kaptan pilotun, operasyonel nedenlerle inişin tekrar deneneceğine dair yaptığı anonsun ardından neyse ki ikinci denemede sorunsuz ve oldukça rahat bir iniş gerçekleştirdik.
Bizim Büyük Vize Sorunumuz
Lüksemburg Findel Havalimanı da tam beklediğimiz gibi oldukça küçük bir havalimanı. İlk adımda gümrüğe doğru yürüdüğümüzde, bizi görevliler gümrük memurlarının bulunduğu alana geçmeden önce Avrupa Birliği’nin bir süredir uygulamaya koyduğu ve bu yıl nisan ayından itibaren tüm Schengen bölgelerinde devreye alınması planlanan Elektronik Giriş-Çıkış Sistemi (EES) ile tanıştırdı.
Bir Türk görevli bizi kiosklara yönlendirdi. Burada Türkçe dil seçeneğiyle birlikte pasaportunuzu dijital olarak okutuyor, parmak izinizi veriyor ve yüz taramasından geçiyorsunuz. Ardından ülkeye geliş amacınız, ne kadar süre kalacağınız, masraflarınızı nasıl karşılayacağınız ve harcamalarınızı nakit mi yoksa kredi kartıyla mı yapacağınız gibi çeşitli ve bizim açımızdan son derece gereksiz soruları yanıtlıyorsunuz.
Kiosklardan onay aldıktan sonra işlemin bittiğini sanıyorsunuz; ancak bu kez de pasaport kontrolü için yeniden gümrük memurlarına yönlendiriliyorsunuz. Yani süreç ikinci kez, daha klasik bir şekilde tekrarlanıyor.
Gümrük memuru dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sordu, geliş amacımı öğrenmek istedi. Eşimle turistik amaçlı geldiğimizi söyleyip rezervasyonlarımı gösterdim. Neyse ki sempatik bir memur karşımdaydı; “iyi eğlenceler” diyerek pasaportumu damgaladı ve ülkeye sorunsuz bir şekilde giriş yaptık.
Burada küçük bir eleştiri yapmadan geçmek zor. Zaten başlı başına koca bir dosyaya dönüşen vize başvuru belgeleri, banka dökümleri ve evrak süreçleri yetmezmiş gibi, bu çift aşamalı kontrol sistemi insanı ister istemez düşündürüyor. Dünyanın bu kadar sınırlarla, prosedürlerle ve izinlerle bölünmüş olması, seyahat özgürlüğünün aslında ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatıyor. Oysa dünya hepimizin; fakat gerçekler ne yazık ki her zaman böyle değil... Umarım bu tür uygulamalar sonlanır ve mevcut politik atmosfer kısa sürede olumlu yönde değişir.
Ücretsiz Ulaşım
Havalimanı binasından çıktıktan sonra ilk olarak bizi şehir merkezine ulaştıracak otobüslerin bulunduğu durağa doğru yürüyoruz. Lüksemburg’da konaklamayacağımız için, buraya gelmeden önce şehri günübirlik gezmeyi ve akşam trenle Brüksel’e geçmeyi planlamıştık.
Planımıza sadık kalmak ve bavullarımızı gardaki emanete bırakıp şehri daha rahat gezebilmek için, havalimanından direkt şehir garına giden 29 numaralı otobüsü beklemeye başlıyoruz. Otobüs tam zamanında geliyor.
Yeri gelmişken söyleyelim: Lüksemburg’da şehir içi ulaşım tamamen ücretsiz. Otobüs, tramvay ve trenler, yalnızca ülke vatandaşları için değil, bizim gibi turistler için de ücretsiz olarak hizmet veriyor. Bu zengin ülke, ulaşımı bir ayrıcalık değil, kamusal bir hak olarak sunuyor.
Ayrıca gözlemlediğim kadarıyla şehirdeki otobüslerin tamamı elektrikli. Otobüsler, Lüksemburg’da farklı ulaşım operatörleri ve hatlarına göre renklendirilmiş. Bu sayede, renklerine bakarak hangi otobüsün hangi hat ve bölgeye ulaştığını kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Kısacası daha ilk adımda, ulaşım konusunda oldukça gelişmiş bir ülkede olduğunuzu fark ediyorsunuz.
Lüksemburg Büyük Dükalığı, Batı Avrupa’da Belçika, Fransa ve Almanya arasında yer alan, küçük yüzölçümüne rağmen ekonomik gücüyle öne çıkan bir ülke. Başkenti Lüksemburg olan ülke, anayasal monarşi ile yönetiliyor. Devletin başında Büyük Dük Henri, hükümetin başında ise Başbakan Luc Frieden bulunuyor. Yaklaşık 650 bin kişiden oluşan nüfusunun neredeyse yarısını yabancıların oluşturduğu Lüksemburg, bu yönüyle oldukça kozmopolit bir yapıya sahip.
Şehri Keşfederken
"Gare Central" durağına geldiğimizde otobüsten inip hızlıca gara geçiyoruz. Bavullarımızı emanete bırakıp nihayet şehir turuna başlıyoruz.
Bir yanda bahar güneşi, bir yanda rüzgar… Avrupa, kışın kalın örtüsünü üzerinden atmak için can atıyor sanki. Bize göre hava hala serin; montlarımızı çıkarmadan dolaşıyoruz. Ancak pürüzsüz ve güneşli gökyüzünü görenler çoktan kısa kollularla, ince giysilerle caddelere ve parklara çıkmış bile. Koşuyorlar. Evet, klasik bir Avrupa şehir yaşamı, her tarafta koşuya çıkmış insanlar görüyoruz.
Az güneş gören bir ülkenin insanları olarak, kimileri de parklardaki ahşap şezlonglara uzanmış, güneş ışığından faydalanmaya çalışıyor.
Bu şehrin caddelerinde yürürken çizgilerin nerede başlayıp nerede bittiğine de dikkat etmek gerekiyor. Çünkü neredeyse tüm caddelerde bisikletler için ya özel bir yol yapılmış ya da kaldırımlarda ayrı bir şerit ayrılmış. Her an bir bisikletle karşılaşmamak için, özellikle yürürken ve karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmanız gerekiyor.
Bisiklet burada bir hobi aracı değil; günlük hayatın bir parçası. İşe, eve, parka bisikletiyle giden pek çok insan yanımızdan geçiyor. Öyle ki trafik ışıklarında bile bisikletli figürlere yer verilmiş.
Kişi başına düşen milli gelirin 125.000 – 130.000 Euro civarında olduğu bu ülke dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alırken, aynı zamanda Avrupa’nın en pahalı yaşam koşullarına sahip ülkelerinden biri. Ülkede Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç resmi dil konuşulurken, İngilizce de yaygın olarak kullanılıyor. Ülkede özellikle Portekiz, Fransa ve Almanya kökenli topluluklar ön plana çıkıyor. Lüksemburgca en yoğun olarak ülkenin kuzeyinde ve kırsal bölgelerinde konuşuluyor.
İlk Durak Tarihi Köprü ve Altın Kadın Anıtı
İlk geldiğimiz nokta, şehrin en önemli tarihi yapılarından biri olan La Passerelle (Viaduc Köprüsü) oluyor. Metrelerce yükseklikte durup, şehrin doğal dokusunu, tarihi yapıları ve yükselen modern kulelerini izlemeye koyuluyorum. Aşağıda nazikçe süzülen Alzette Nehri akıyor. Sakinlik ve huzur, rüzgarla birlikte yüzüme çarpıyor. Lüksemburg’un hem tarihini hem de modern yüzünü aynı anda hissetmek mümkün.
La Passerelle, ya da diğer adıyla Lüksemburg Viyadüğü, şehrin en etkileyici tarihi köprülerinden biri. 1859–1861 yılları arasında inşa edilen bu taş köprü, başkent Lüksemburg’un üst şehir (Ville Haute) ile Grund vadisi arasındaki bağlantıyı sağlıyor.
Bizi günümüzden Orta Çağ’a götüren manzaralar eşliğinde keşif adımlarımıza devam ederken, bir sonraki durağımız olan ve yakın dönem savaşlarında hayatını kaybeden Lüksemburgluları anmak için inşa edildiğini öğrendiğimiz Monument of Remembrance (Gëlle Fra) yani Altın Kadın Anıtı’nın bulunduğu alana geliyoruz.
Vadinin hemen kıyısında bulunan anıt, 1923 yılında I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Lüksemburglu askerler anısına yapılmış. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’nda hayatını kaybedenler de bu anıya dahil edilmiş. Anıtın zirvesinde, özgürlüğü ve zaferi simgeleyen, elinde defne yapraklarından oluşan bir zafer çelengi tutan kadın figürü yer alıyor. Bu heykel; özgürlüğü, direniş ruhunu ve ulusal hafızayı temsil ediyor.
Şehrin Kalbine Doğru
Anıtın bulunduğu alanda, vadinin karşı kıyılarını da içine alan tarihi yapıların eşlik ettiği olağanüstü bir manzara bizi karşılıyor. Bir süre burada fotoğraf ve video molası verdikten sonra şehrin kalbine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Kısa bir süre sonra ise şehrin en hareketli noktalarından biri olan Place d'Armes meydanına ulaşıyoruz.
Lüksemburg’daki sosyal hayatın en canlı merkezlerinden biri olan bu alan, kafe, restoran ve barlarla çevrili. Özellikle yaz aylarında meydandaki etkinlik alanında çeşitli konserler ve müzikli etkinlikler düzenlendiğini öğreniyoruz.
Bir başka meydana geçiyoruz. Bu kez geldiğimiz yer, tarihi dokusunun daha ön planda olduğu şehrin bir diğer popüler meydanlarından biri olan Place Guillaume II (Knuedler).
William II heykeli ve Luxembourg City Hall gibi tarihi yapıların bulunduğu bu alanda; yeme-içme mekanlarının yanı sıra et ve süt ürünlerinin satıldığı küçük bir pazar kurulmuştu.
Buradan devam edip Lüksemburg Büyük Dükü’nün resmi konutu olan Palais Grand-Ducal’ı fotoğraflıyoruz. Rönesans dönemine ait, Gotik mimari etkiler taşıyan bu yapının özellikletaş işçiliği ve kuleleri oldukça dikkatimizi çekiyor.
Kısa Bir Mola
Biraz mola vermek için Golden Bean adlı bir kahve dükkanına uğruyoruz. Nefis kruvasanlarını tadarken, her yurt dışı seyahatimde yaptığım gibi satın aldığım günlük gazetelerin renkli sayfalarına dalmayı da ihmal etmiyorum.
Her ne kadar aldığım gazetenin dili Fransızca olsa da ülkemizin bulunduğu coğrafyada derinden hissettiğimiz hadiselere hem fiziken hem de mecazen daha mesafeli bakmanın nasıl bir his olduğunu düşünmeden edemiyorum.
Kahve molamızı verdiğimiz mekan da dahil olmak üzere, bir şeyler satın aldığımız diğer işletmelerde de güler yüzle ve kibar bir “bonjour” ile karşılandığımızdan bahsetmek isterim. Burada ilk selamı genellikle müşteriden önce işletmeciler ve çalışanlar veriyor. Önyargıların aksine, soğuk ve mesafeli bir yaklaşım sergileyen neredeyse hiç kimseyle karşılaşmıyoruz.
Şehrin caddelerinde insanları gözlemleyerek gezmeye devam ediyoruz. Caddelerde ve kaldırımların kenarlarında sigara izmaritlerinin fazlalığı dikkatimizi çekiyor. Fransız kültürünün etkisinden olsa gerek, sigara kullanımı oldukça yaygın; tabii elinde kahve bardağıyla dolaşan insanlar da gözden kaçmıyor.
Bununla birlikte, bazı kaldırımlarda çöplerin varlığı, ezberimizdeki “Avrupa şehirleri her zaman tertemizdir” algısına tezat oluşturuyor.
Şehirde çok sayıda göçmenin yaşadığını gözlemliyorsunuz ve belirli sektörlerde, özellikle hizmet sektöründe sadece göçmenlerin çalıştığına doğrudan tanık oluyorsunuz. Bunun yanı sıra, dilenen ve evsiz insanlara da rastlıyoruz.
Dünyanın en zengin ve refah seviyesi en yüksek ülkelerinden biri olan Lüksemburg’da bu manzaralarla karşılaşmak, mevcut egemen sistemleri ve küresel eşitsizlikleri yeniden sorgulamanıza neden oluyor.
Avrupa'nın En Güzel Balkonunda Yürüyüş
Lüksemburg’da gezmeyi en çok merak ettiğimiz, tarihi ve nostaljik dokusuyla öne çıkan Grund Vadisi’ne doğru yöneliyoruz. Chemin de la Corniche adlı, Eski Kent bölgesinde yer alan tarihi surların ve yürüyüş yolunun bulunduğu alana geliyoruz.
“Avrupa’nın en güzel balkonu” (her ne kadar bu tanım Avrupa’nın farklı noktaları için de kullanılsa da) olarak nitelendirilen bu yürüyüş yolunda dolaşmak; metrelerce derinlikteki vadiyi, Alzette Nehri’ni ve nehir etrafında kurulu Grund mahallesinin eski taş yapılarını izlemek gerçekten çok keyifliydi.
Şehrin en turistik bölgelerinden biri olan bu alanda sık sık fotoğraf molası veriyoruz. Yine bu yürüyüş yolu üzerinde bulunan bir bira bahçesine uğramayı planlamıştık; ancak mekanın bulunduğu alanda yaz hazırlıkları kapsamında tadilat yapıldığını görünce tercihimizi başka bir yerden yana kullanıyoruz.
Unutmadan söyleyelim, Lüksemburg biralarıyla da ünlü Avrupa şehirlerinden biri.
UNESCO Kültür Mirası
Casemates du Bock, olağanüstü panoramik manzaralar sunan ve şehrin en önemli tarihi noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alan aynı zamanda, şehrin yer altı tünellerini ve sığınaklarını da bünyesinde barındırıyor.
Vadinin sunduğu doğal ve fiziki koşullar, 17. yüzyılda şehrin savunması için büyük bir avantaja dönüştürülmüş; burada kurulan savunma sistemleri sayesinde Lüksemburg uzun yıllar boyunca “Kuzeyin Cebelitarık’ı” olarak anılmış.
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu tarihi yer altı tünelleri, bizim gibi şehri ziyaret eden turistlerin de en yoğun ilgi gösterdiği noktalardan biri.
Lüksemburg'da Yaşayan Birinin Gözünden
Fotoğraf çekimi sırasında burada iki Türk genç arkadaşla tanışıyoruz. Biri yaklaşık beş yıldır Lüksemburg’da yaşayan Halil, diğeri ise bizim gibi şehri keşfetmeye gelmiş bir gezgin. Turistlerin çok sık tercih etmediği bir ülke olması nedeniyle sohbetimiz, “Yolunuz buraya nasıl düştü?” sorusuyla başlıyor.
Ardından Halil’e Lüksemburg’da yaşamaktan memnun olup olmadığını soruyoruz. Cevabı oldukça dengeli ve gerçekçi: “Her şey tamamen kişisel tercihe bağlı” diyor ve ekliyor: “Beş yıldır buradayım. Sakin bir yer. Ben düzenli ve huzurlu şehirleri seviyorum, o yüzden burada çok mutluyum. Burası aynı zamanda global firmaların merkezlerinin bulunduğu bir iş şehri. Maaşlar yüksek ama hayat da buna paralel olarak pahalı.”
Halil’in anlattıklarıyla şehrin ekonomik yapısı daha net şekilleniyor zihnimizde. Her gün çevre ülkelerden binlerce insanın trenle Lüksemburg’a gelip çalıştıktan sonra geri döndüğünü söylüyor. Konutların küçük, kiraların ise oldukça yüksek olduğunu; birçok çalışanın tek odalı evlerde yaşadığını ekliyor. Buna karşılık iş imkanlarının fazla olması ve aynı iş için Brüksel gibi şehirlere kıyasla daha yüksek maaşlar sunulması, Lüksemburg’u cazip kılan en önemli unsurlardan biri.
Sohbet ilerledikçe iş hayatının sosyal yönüne de değiniyor: “Perşembe günleri şirketlerin çoğu bir mekan kiralayıp yemekli etkinlikler düzenliyor. Bizim şirketimiz küçük, 15–20 kişiyiz ama bizde de genelde cuma günleri benzer buluşmalar oluyor” diyerek iş-yaşam dengesine dair ipuçları veriyor.
“Eğlence hayatı biraz sınırlı,” diye devam ediyor Halil, “ama ulaşım çok rahat; trenle her yere kolayca gidebiliyorsun. Çoğu zaman dört gün çalışıyorsun ya da işini kısa sürede bitirip kendine zaman ayırabiliyorsun. Sosyal haklar geniş ve buna herkes saygı duyuyor. Sokaklar da oldukça güvenli.”
Sözlerini ise küçük bir tavsiyeyle bitiriyor: “Yaz aylarında burası çok daha canlı oluyor. Vadide fuarlar, festivaller ve etkinlikler düzenleniyor. Eğer yazın gelseydiniz, Lüksemburg’a dair izleniminiz çok daha farklı olabilirdi.”
Grund Mahallesi
Yürüdüğümüz tarihi yoldan bu kez geri dönerek, tepelerden vadinin en dip noktasında yer alan Grund Mahallesi’ni keşfetmeye başlıyoruz. Burada da şehrin genelinde hissedilen o sakinlik ve düzen kendini hemen hissettiriyor. Şehrin eski kapıları ve sur yapıları, günümüze dek ayakta kalmayı başarmış ve oldukça iyi korunmuş halleriyle önümüzde yükseliyor.
Nehrin iki yakasını birleştiren köprü üzerinden çektiğimiz enfes kareleri anı arşivimize ekliyoruz. Tarihle iç içe, butik bir yaşamın hüküm sürdüğü bu mahallede kafeler, restoranlar ve barlar nehrin her iki yakasına sıralanmış durumda. Kış sonrası sakinliğini hala koruyan bu mekanlar, akşamüstüne doğru yavaş yavaş canlanmaya başlıyor. Vadinin metrelerce yükselen dik yamaçlarında ise Kapadokya’yı andıran oyuklar ve yaşam alanları dikkatimizi çekiyor. Doğa ile tarihin iç içe geçtiği bu manzara, Grund’u şehrin en etkileyici köşelerinden biri haline getiriyor.
Asansörle Vadiden Çıkış
Tren saatimiz yaklaştığından, mahalleden yavaş yavaş ayrılıyoruz. Bu kez bizi metrelerce yükseklikteki şehir merkezine yürümeye zorlamayacak olan Ascenseur du Plateau Saint-Esprit adlı asansöre yöneliyoruz; şehirdeki en önemli ve modern ulaşım araçlarından biri bu.
Tünelin içine giriyoruz ve duvarlarda şehirdeki yaklaşan etkinliklerin afiş ve posterleriyle karşılanıyoruz. 65 metre yüksekliğe çıkaran asansör, hem yayalar hem de bisikletliler için tasarlanmış. Uzun bir mesafeyi yalnızca bir-iki dakikaya indiriyor.
Asansörle Plateau Saint-Esprit bölgesine ulaşıyor ve şehri geride bırakmak üzere, tekrar gara doğru şehir caddelerinde yürüyüşe geçiyoruz.
Şehrin Modern Yüzü
Tarihi bölgeden uzaklaşıp, şehrin modern yapılarının yer aldığı caddelerden yürüyerek gara doğru ilerliyoruz. Lüksemburg, yalnızca Avrupa’nın güzel manzaralarına değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin önemli kurumlarına da ev sahipliği yapan bir kent. Türkiye’de de sıkça haber bültenlerinden duyduğumuz Avrupa Adalet Divanı başta olmak üzere, dünyaca ünlü yazılım ve teknoloji firmalarının merkezlerini barındırdığını hatırlatmak gerekir.
Lüksemburg'a Veda
Günübirlik bir ülkenin başkentini keşfetmek, tarihi ve kültürel noktalarına dokunmak ve ardından yepyeni bir yol macerasına yelken açmak gerçekten heyecan verici. Gare Central adlı Lüksemburg tren garına geldiğimizde, Fransızca yapılan anonsları taklit ederek ve gardaki ekranlardan onlarca treni takip ederek zamanı hızlıca geçiriyoruz. Perona Brüksel treni yaklaştığında ise akşam yavaş yavaş şehre çökerken, Lüksemburg’a, hem başkente hem de bu farklı ve güzel ülkeye veda ediyoruz.
“Meğer benim buna ihtiyacım varmış.” Manzarayı görünce içimden seslenen cümle bu oldu. Zihnimde yeni manzaralar açıldı. Bindik minibüse, indik son durakta, bir köy mezarlığının yanında. Uzun ince bir patikadan yürüdük; ağaçları denizi gizleyen ormanın içinden süzülerek. Dallar, dikenler çarpıyor yüzümüze. Bir çizik atmış bir diken tenimize, çok mu? Modern hayat bize neler etti… Ruhumuza attığı çiziklere bana mısın demeden kucakladık hoyrat denizi. Siyah İnci’nin bilge taşları güneşten almıyor esmerliğini, emeğin rengi bu ola. Yaslanınca bir kayaya, bakınca ağaçlara; sanki yüzlerce yeşil gömlekli ve kahverengi ceketli insan Karadeniz’e doğru koşmaya hazırlanıyor gibi göründü gözüme. Koca orman, görünmez bir sınır çekilmiş gibi aniden bitiverdi. Ağaçlar, “köy masalları buraya kadar, şimdi sıra denizcinin seyir defterinde” der gibi uğurladı bizi kumsalın bağrına doğru uzanan toprak yolda. Bu kez Gömü’deyiz. Kuşkayası’ndaki başsız heykellerin sırlarını bildiği ve asıl güzelliğini gizlediği yerdeyiz. Keşke hep Siyah İnci’de kalsa sadece bizim ayak izlerimiz.
Geçtiğimiz cumartesi günü BARDOSK74 ekibi ile birlikte yeniden yollara düştük. Hafta sonları sabah erken saatlerde başlayan uzun yürüyüşler, Ramazan ayı nedeniyle yerini akşamüstü saatlerinde başlayan; renkli gün batımını izlediğimiz, deniz manzaralı bir iftar sofrasıyla şenlendirdiğimiz, ardından kafa lambalarıyla gecenin karanlığında yol aldığımız kısa bir parkura bıraktı.
Türkiye'nin en güzel deniz manzaralı köylerinden biri olduğunu düşündüğüm Amasra İlçesi’ne bağlı Gömü Köyü’ne doğru yol aldık bu kez. Yola çıkarken hava bulutluydu ama fazla soğuk değildi.
Amasra Tüneli’nden çıktığımızda ise Karadeniz’in üzerindeki yağmur bulutlarını ve denizin üstünde köpük köpük uzanan dalga izlerini görünce, gideceğimiz kıyıda bizi sert bir rüzgarın bekliyor olabileceğini düşündük. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı.
Başlangıç noktamız olan Gömü Köyü’ne vardığımızda araçtan indik. Sessizliğin ve sakinliğin ritmini duyumsamak için biraz etrafa bakındım, tertemiz köy havasını derin derin içime çektim. Köyün girişindeki mezarlığın yanından başlayan, yeşillikler içindeki dar patikada ilerlerken ağaçların seyreldiği noktada karşımıza çıkan Siyah İnci Plajı manzarasına insanın kendini kaptırmaması gerçekten çok zor.
Sık sık duraklayıp hem o anları çektiğimiz karelerle ölümsüzleştirdik hem de baharın habercisi nazik kızılcık dallarının sarı tomurcuklarına iltifat etmeyi ihmal etmedik.
Deniz, dev bir mavi mıknatıs gibi bizi kendine doğru hızla çekerken, geçtiğimiz patikadaki ince dallar ve dikenler, bedenimizde bu güzel günü birkaç günlüğüne de olsa tekrar tekrar hatırlatacak küçük sıyrıklar hediye etti.
Engebeli araziyi geride bırakıp, yağmurla gelecek taze sularını bekleyen kurumuş dere yatağının üzerinden atladık ve denizin bağrına bir avcı bıçağı gibi saplanmış görünen toprak yola vardık. Yolun sağında ve solunda yükselen, plajla aramıza sanki görünmez bir sınır çeken küçük bir ormanın içinde bulduk kendimizi.
Küçük bir balıkçı kulübesi, emekliliğini çimenler içinde geçiren bir sandal, yüzlerce yıl öncesinden ta Roma döneminden bir heykeltıraşın gelmesini ve kendilerine antik dönemin mimari şekillerini vermesini bekler gibi duran kaya parçaları… Denize nazır bu ormanın karşımıza çıkardığı sürpriz ve sakin misafirler bunlardı.
Çimenlerin bittiği anda, kömür renkli milyonlarca küçük taşın yığıldığı Siyah İnci Plajı ayaklarımızın altına öylece serildi. İnsanın içinden denize doğru koşma isteği uyandıran bir andı.
Sırt çantalarımızı olduğumuz yere bırakıp plajı bir uçtan bir uca yürüdük önce. Kulağıma yapışmış tüm yapay sesler, dalgaların sesiyle temizlendi. Dilimde hiç bilmediğim bir melodi, daha önce hiç söylenmemiş bir şarkının sözleriyle kıyıya vuran her dalganın doğal bir metronom gibi tuttuğu ritmi buldu.
Gün yavaş yavaş çekilmeye başladığı anlarda kumsalın gün batımına doğru bakan sol kıyısındaki büyük kayalıkların etrafında toplanan ekip arkadaşlarımızın yanlarına geçtik.
İçimizde durmak bilmeyen o yaramaz çocuk, bu kez de atlaya zıplaya bizi kayaların üzerindeki en yüksek noktaya, manzarayı en geniş açıdan görebileceğimiz yere çıkarmaktan geri durmadı. Kayalara hızla çarpan iri gövdeli dalgaların kıyıda yarattığı kaosu izlerken, zihnimdeki tüm karışıklıklar ve bulanıklıklar sanki tam zıddı bir etkiyle yok oluverdi.
Amasra tarafından sanki siyah giysili adamlar, bulutların üzerine bir inşaat iskelesi kurmuş da gündüzün maviliğini ağır ağır gece rengine boyamaya başlamış gibiydi. Gün batımının sarı ile turuncuyu birbirine karıştırdığı o renk yelpazesini arkamıza alıp, kayaların üzerinden doğru geldiğimiz orman yönüne baktığımızda ise kahverengiyle yeşilin binbir tonu bir tablo gibi karşımızdaydı.
Tepelerden bizi dikizleyen ve havlamalarını duyduğumuz köpekler ise normalde kimsenin olmadığı bu ıssız sahildeki varlığımızdan huzursuzlanmış gibi köy sakinlerine “Orada birileri var” diye haber verme telaşındaydı.
Güneş, cebindeki gündüzleri başka diyarlarda harcamaya gittiğinde, Amasra’dan gelen top ve ezan sesi kulağımıza çalındı; çantalardan çıkarılan iftarlıklarla küçük sofralar hızla hazırlandı. Bir kayanın köşesinde kaynatılan çorba, paylaşmanın güzelliğiyle içimizi daha da ısıttı. Yemekler bitirilip çay ve kahve eşliğinde muhabbet başladığında, karanlık bu ıssız sahile iyice çökmüş, kafa lambalarımız baktığımız yönü aydınlatmaya başlamıştı. Hava da bariz şekilde soğumuştu.
Siyah İnci Plajı, adı gibi simsiyah bir geceye tamamen teslim oldu. Artık buradan ayrılma vakti gelmişti. Tepelerdeki köy evlerinin ve birkaç müstakil evin önünü aydınlatan sarı ışıklar dışında bulunduğumuz alanda hiç ışık yoktu. Kafa lambalarımızla birbirimizden kopmadan, karanlığın ortasında ormanlık alana doğru yürümeye başladık.
Tepelerden hızla denize akan küçük derelerle yarılmış, bazı noktaları çamur deryasına dönmüş yoldan, Amasra’ya doğru yokuş yukarı hafif tempoda yaklaşık 40-45 dakika süren bir yürüyüşle Siyah İnci’ye veda ettik. Ormandaki küçük su birikintilerinin nöbetçisi kurbağalar, heykel gibi donmuş halde yol kenarında bizi izliyordu. Birinin üzerine tam basmak üzereyken son anda fark ettim, kurbağa yerinden bile kıpırdamadı.
Karadeniz’i, uçurumlardan yankılanan dalga seslerini ve zaman zaman yüzümüze çarpan serin esintiyi arkamızda bırakarak tepeye çıktık. Gecenin karanlığını yarıp ıssız yolda ilerlediğimizi fark eden, burada bulunan müstakil evde yaşayan bir adam, elinde feneriyle, biraz merak, biraz da tedirginlikle bizi karşıladı. O saatte o karanlıkta orada ne yaptığımızı anlayınca da içten bir misafirperverlikle bizi evine çay içmeye davet etti. Nazik davetine teşekkür edip “bir dahaki sefere” diyerek yolumuza devam ettik ve TTK lojmanlarının yanındaki tali yoldan Amasra yoluna ulaştık.
Kafa lambalarımız dikkat çekmiş olmalı ki lojmanın bazı dairelerinin pencerelerinden perdelerini yarı aralayıp meraklı gözlerle bize bakanları fark ettim.
Yol kenarında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce, bulunduğumuz noktadan rahatlıkla görünen ve gece ayrı bir zarafete bürünen Amasra manzarasına bakışlarımla dokundum. Bu güzel ekiple, böylesine keyifli bir parkuru daha tamamlamanın, doğayla ve denizle iç içe anılarıma bir yenisini daha eklemiş olmanın huzurunu ve mutluluğunu hissettim.
Instagram profilimde seçtiğim kareleri ve videoları paylaşırken de içimden şu dizeler dökülüverdi:
"Şu gökyüzünün altındaki tüm renkler Hepsi Gömü'de bulduğumuz birer hazine Bir akşam üstünde Sanki 21 pare top atışı yapılıyor Tepelerin ardında Amastris bir an önce uyansın diye Sonra başlıyor 'Siyah İnci' bandosu "Köyde düğün mü var ne" demeden Karadeniz yine göbek atıyor Black Pearl'e hoşgeldiniz dostum diyor Bir Meksikalının burada unuttuğu ayak izi Güneşten değil kömürden almış esmerliğini Kumsaldaki taşlarda yüzer gibi yürüyoruz Bir devir teslim töreni başlıyor Gece simsiyah perdelerini çekerek üzerimize geliyor Bulutların ve tepelerin üstünden Amasra için iftar vakti Batarken ufukta güneş, Sanki denizin tuzlu sularıyla orucunu açıyor Renklerimiz kayboluyor Artık belli belirsiz gölgelerden ibaretiz Karanlık siniyor yüzümüze Yeniden adımları saymaya başlarken Yanmaya başlıyor kafamızdaki lambalar Keşke bir gün böyle aydınlansa tüm karanlık kafalar Diyorum içimden Bu çamurlu orman yolunun bekçisi kurbağalar Bizi yolcu ederken..."