6 Eylül 2026 Pazar

KOPENHAG: İSKANDİNAVYA'YA İLK ADIM

Bu karanlık ve kasvetli gökyüzünün altında dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söyleniyor. Güneş, sanki yüzyıllar önce başka bir ülkenin gün batımıyla ünlü bir tatil kasabasının sahilinde son kez batmış da geriye kalan son ışık kırıntılarını İskandinavya kıyılarına bırakmış gibi… Gökyüzündeki pembeli turunculu bulutlardan oluşan bir yelpaze, rüzgarla birlikte bir açılıp bir kapanıyor. Kanal kenarında kırmızı tuğlalı binalar sıralanıyor. Her biri modern mimarinin kendine özgü bir örneği. Sanki o binaların sudaki yansımalarında, büyük pencerelerin camlarını ayna gibi kullanan, Andersen masallarından kaçmış bir deniz kızının saçları dalgalanıyor. Burada yaşamak durmadan pedal çevirmek; biraz yürümek, biraz da koşmak demek. Bazı sokaklarda hayat öylesine sakin akıyor ki otomobiller olmasa yalnızca adım seslerini duyabilirsiniz. Acele ettiğiniz tek an, yayalar için yeşil ışık yandığında trafik ışıklarından yükselen tik tak sesini duyduğunuz an. Hayat sessiz ve sakince akıyor. Tıpkı Öresund Boğazı'nın sularıyla dolu şehir kanalları gibi. Bir bisikletiniz varsa özgürsünüz. Çünkü ufukta ne tek bir tepe ne de bir dağ yamacı görünüyor. Şehir adeta gökyüzü ile denizin arasına kurulmuş. Atacağımız binlerce adımın öncesinde, üzerinde "Viking" yazan bir tekneye selam veriyor; onların keşifçiliğinden ilham alarak şehir turumuza başlıyoruz. Burası Kopenhag.

 "Her şeyden önce, yürüme arzunuzu kaybetmeyin. Ben her gün kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek ulaştırdım ve yürüyerek kaçamayacağım kadar ağır hiçbir düşünce tanımıyorum."

Soren Kierkegaard




İlk İzlenimler

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan başlayan yolculuğumuz yaklaşık 3 saat 20 dakika sürüyor. Türkiye'de temmuz ayında görülmeyen sıcaklık ve nemin hakim olduğu bir ağustos yaşanırken, Danimarka'ya vardığımızda erken bir sonbaharla karşılaşmış gibiyiz. Gündüz sıcaklığı en fazla 20 derece civarında seyrediyor.

Sorunsuz bir uçuşun sonunda, uzun süredir okumayı ertelediğim ve uçakta nihayet okumaya başladığım romanın büyülü dünyasından sıyrılıyorum. Bizi bambaşka bir maceraya doğru götüren merdivenlerden inerken serin ve rüzgarlı hava yüzümüze çarpıyor.



Kopenhag'a gelmeden önce havanın sürprizler yaşatacağını öğrenmiş olmamız, doğrusu, işimize yaradı. Önerilere uygun olarak kısa kollularımızı Türkiye'de bıraktık; uzun kollu gömleklerimizi ve montlarımızı giydiğimiz gibi, uzun süren gündüzleri yaşayacağımız bu şehre ilk adımımızı büyük bir heyecanla attık.

Danimarka, Kuzey Avrupa'da yer alan, başkenti Kopenhag olan; yüksek yaşam kalitesi, gelişmiş bisiklet kültürü ve “hygge” (hü-ge) adı verilen yaşam felsefesiyle tanınan bir İskandinav ülkesi. Yaklaşık 6 milyon nüfusa sahip ülke, karadan Almanya ile komşu; İsveç ve Norveç'e ise deniz yoluyla oldukça yakın.



Sınırlar, Kuyruklar ve Modern Dünyanın Bürokratik Diktatörlüğü

Bu ülkeye dair olumsuz diyebileceğim tek şey, pasaport kontrolü için oluşan kuyrukta iki saati aşkın süre beklemek oldu. Başka ülkelerden gelen yolcularla birlikte uzayıp giden bu sırada, bir an önce kontrolden geçmeyi büyük bir sabırla beklerken bir yandan da etrafımda olup bitenleri gözlemlemeye çalıştım. Özellikle polislerin ve diğer havalimanı görevlilerinin, farklı kimliklere sahip insanların taleplerine karşı oldukça nazik bir yaklaşım sergilediklerine tanık oldum.




Ancak uzun pasaport kontrolü kuyruğu, alternatif ve hızlı geçiş imkanlarının yalnızca belirli ülke vatandaşlarına tanınması, vize zorunluluğu ve seyahat nedenlerine dair sorulara muhatap olmak gibi uygulamalar, bütün bu nezaketin ardındaki daha büyük gerçeği değiştirmiyor. Dünya, farklı biçimlerde karşımıza çıkan bürokratik ve güvenlikçi rejimlerin kurduğu sınırlarla adeta çevrelenmiş durumda.




EES yani Elektronik Geçiş Sistemi kiosklarının bazı havalimanlarında aşırı yoğunluk nedeniyle devre dışı bırakıldığını haberlerde okumuştum. Burada da kiosklar kapatılmış. Eğer kapatılmamış olsaydı ve yolcuların tamamı önce kioskların önünde toplanmak zorunda kalsaydı, uzayıp giden bu kuyruğun yeni gelen yolcuların da eklenmesiyle sabaha kadar sürmesi muhtemeldi. 




Güven Esasına Dayalı Bir Yaşam ve Şehir Düzeni

Neyse ki herhangi bir sorun yaşamadan pasaport kontrolünden geçtik. Bavullarımızı kaptığımız gibi, şehir içi ulaşım biletlerimizi satın alacağımız "DSB" (Danimarka Devlet Demiryolları) makinelerinin yolunu tuttuk. Biletlerimizi aldıktan sonra doğruca, konaklayacağımız otele çok yakın bir noktada ineceğimiz 5C numaralı otobüse bindik.




Bu tür refah seviyesi yüksek ülkelerde ulaşım ve sosyal yaşama dair sorumlulukların büyük ölçüde güven esasına dayandığını fark ediyorsunuz. Bir ulaşım aracı kullanacaksanız biletinizin cebinizde olması yeterli oluyor. Otobüse ya da metroya binerken, abonmanlar dışında, biletinizi ayrıca okutmanız gerekmiyor. Ancak beklenmedik bir bilet kontrolünde görevlilere geçerli bir bilet gösteremezseniz oldukça yüksek bir para cezasıyla karşılaşmanız mümkün.




Nitekim bindiğimiz otobüste de birkaç durak sonra bilet kontrolüyle karşılaştık. (Çünkü havalimanı otobüsüydü...) Saatlik olarak satın aldığım biletleri görevliye gösterince yolculuğumuz herhangi bir sorun yaşamadan devam etti. Şunu da eklemeden geçmek istemedim; bilet kontrol görevlilerinin davranışları da oldukça kibardı. Burada kaldığımız süre boyunca, hizmet sektörünün diğer alanlarında da güler yüzlü ve yardımsever insanlarla sık sık karşılaştığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca daha önce ziyaret ettiğimiz birçok Avrupa ülkesine kıyasla, burada hizmet sektöründe çalışanların büyük bölümünün göçmenlerden ziyade Danimarka vatandaşlarından oluştuğunu gözlemledik.



Kopenhag, özellikle yaz aylarında birbirinden farklı ve renkli organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliklerin önemli bir bölümü de ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Şehre vardığımız günün akşamüstü saatlerinde bir caz müziği etkinliğine katılmayı planlamıştık. Ancak pasaport kontrolündeki uzun ve yorucu bekleyiş nedeniyle etkinliğe zamanında yetişemedik. Otele girişimizi yaptıktan sonra planımızı mecburen değiştirdik ve Kopenhag'daki ilk keşif turumuza çıktık.




Adımlarımız bizi önce şehrin kalbi sayılan Strøget Caddesi'ne, oradan da rengarenk denizci evlerinin ve capcanlı mekanların sıralandığı Nyhavn'a götürdü. Bu noktalara doğru yürürken Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimi içeren küçük notlar almaya çalıştım. Gezimizin bu ilk yazısını da o notlarla şekillendirmek istedim.




İki Tekerlek Üzerinde Hayat: Bisiklet Kültürü

Bu şehir her şeyden önce bir bisiklet şehri. Bisiklet, bizim ülkemizde daha çok bir hobi ya da sınırlı zamanlarda yapılan bir spor olarak algılanırken burada farklı yaş ve gelir gruplarından insanların en doğal ulaşım araçlarının başında geliyor. Öyle ki bisiklet yolu olmayan cadde ve sokağa neredeyse rastlamadık.

Üstelik bisiklet burada sizi yalnızca A noktasından B noktasına ulaştıran bir araç değil. Bisikletinin önüne ya da arkasına monte edilmiş kabinlerde çocuklarını, yakınlarını taşıyanlara da rastlıyoruz; şehir içi kurye hizmetlerini son sürat bisikletle sürdürenlere de…Üstelik bazı açık kaynaklarda Kopenhag'da bisiklet sayısının otomobil sayısını, hatta şehirde yaşayan insan sayısını aştığı belirtiliyor. 




Burada bisiklet kullanırken kurallara çok dikkat etmek gerekiyor. Zira bisiklet trafiği oldukça hızlı akıyor. Sağa ya da sola dönerken el işaretlerini kullanmanız, yürürken bisiklet yollarından uzak durmanız çok önemli. Tıpkı otomobil ve yayalar için olduğu gibi her caddede bisikletliler için de ayrı trafik ışıkları ve uyarı levhaları bulunuyor.




Etrafta bu kadar bisiklet varken "Hadi madem iki tur da biz atalım..." dediğinizde kiralamak istediğiniz bisikletlerin üzerinde yazılı olan uygulamayı telefonunuza indirmeniz ve gerekli işlemleri çok kısa süre içerisinde yapmanız yeterli. Bunun yanında otellerin parklarında bulunan bisikletleri de kiralamak mümkün. Resepsiyon görevlilerinden seçtiğiniz bisikletin anahtarını teslim alıp Kopenhag'ı bisikletle turlamak ve şehri iki tekerlek üzerinde keşfetmek de güzel bir alternatif olabiliyor.




Bisikletin izlerini yalnızca sokaklarda değil, Danimarka'nın tarihinde ve edebiyatında da görmek mümkün. Yazarların ve düşünürlerin eserlerine ile şehrin tarihine dek uzanan bu iki tekerlekli yolculuk, Danimarkalıların hayatına edebiyat sayfalarında bile eşlik ediyor. Bisiklet bu ülkede uyumun, demokratik yaşamın, sınıfsal eşitliğin ve modernliğin birbirine karıştığı güçlü bir ulusal kimlik sembolüne dönüşmüş gibi... 

Bir yandan bisikletlileri izlerken bir yandan da "Kim bilir, belki de edebiyatlarında bile derin izler bırakan bisiklet, Danimarkalıların edebiyete doğru yolculuk ederkenki en yakın yol arkadaşlarından biridir" diye bir cümle geçiyor aklımdan.




Sessiz Sokaklar ve Kopenhag'ın Estetik Yönü

Şehrin araç trafiğine gelince… Elektrikli otomobiller ve elektrikli şehir içi ulaşım araçları oldukça yaygın.  Bu yüzden şehirde motor gürültüsü yok denecek kadar az. Araç trafiği de şehrin kendisi kadar sessiz ve sakin akıyor. Burada kaldığımız süre boyunca ne bir korna sesine ne de ciddi bir trafik sıkışıklığına şahit olduk. Metro ve tren hatları da o kadar gelişmiş ve birbirine bağlı ki, ağ haritalarına bakınca ilk başta hangi yöne gideceğinizi anlamak biraz zaman alabiliyor. 



Benzin istasyonlarındaki tabelalarda gördüğümüz fiyatlar ise dünyanın en pahalı ülkelerinden birinde olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor, çünkü akaryakıt fiyatları burada da el yakıyor. 

Danimarka’nın pahalı bir ülke olmasının temelinde yüksek vergiler, yüksek iş gücü maliyetleri ve güçlü sosyal devlet sistemi bulunuyor. Ücretlerin ve dolayısıyla işletmelerin personel giderlerinin yüksek olması, restoran, kafe, ulaşım ve konaklama gibi hizmetlerin fiyatlarına doğrudan yansıyor. Buna yüksek KDV oranı ve genel yaşam maliyetinin yüksekliği de eklenince, özellikle turistler için Danimarka oldukça pahalı görünüyor. Buna karşılık yüksek fiyatların arkasında yüksek gelir seviyesi, güçlü kamu hizmetleri ve sosyal güvenlik sistemi bulunuyor; yani fiyatlar tek başına değil, ülkenin genel ekonomik yapısı içinde değerlendirilmeli.





Kopenhag tam anlamıyla bir köprüler şehri. Bir yanda modern mimarinin yükselişini, diğer yanda tarihi yapıların içinde bulunduğumuz zamana karşı direnişini görmek oldukça çarpıcı. Ancak bu direniş, yalnızca yaslandıkları yüzyılların gücünden kaynaklanmıyor. Tarihi yapılar, modern mimariyle kurdukları bağlantılar, estetik geçişler ve birbirini tamamlayan tasarımlar sayesinde bugün de şehrin içinde yaşamaya devam ediyor.





Şehrin eski ticaret kanalları bugün, yayalar ve bisikletliler için tasarlanmış modern ve yer yer fütüristik köprülerle birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumda. Knippels Köprüsü'nden çektiğim videoda da görüldüğü üzere, kendinizi modern ile eski olanın birbirlerini gölgelemeden estetik bağlantılarla ve geçmişten günümüze doğru belirli bir ahenkle uyumlu hale getirilmeye çalışıldığını gözlemleyebiliyorsunuz.




Bir diğer dikkatimizi çeken detay ise şehirdeki sokak aydınlatmaları oldu. Akşam olduğunda cadde ve sokakları, havada asılı gibi duran lambalar aydınlatıyor. Binaların arasına gerilen çelik hatlar üzerinde uzanan bu aydınlatma sistemi Kopenhag'la özdeşleşmiş. Bizim gibi şehre misafir olarak gelenlerin de en çok ilgisini çeken ayrıntılardan biri.




Şehirde 1970'lerden bu yana kullanılan ve zamanla simgeleşen bu asılı lambalara, orijinal adıyla Københavnerlampen yani “Kopenhag Lambası” deniyor. Şehir yakın zamanda bu sistemi akıllı LED altyapısıyla güncellerken eskiyen binlerce lambayı çöpe atmak yerine halka açık artırmayla satışa çıkarmış. Yerel halk ise bu ikonik lambalara evlerinin salonlarında yer açmak için adeta birbiriyle yarışmış.

Kopenhag'da sokak hayvanlarına rastlamıyoruz. Denizcilik kültürünün bu kadar güçlü olduğu bir kentte, deniz ürünlerinin satıldığı alanlarda ya da deniz ürünleri sunan restoranların önünde yiyecek bekleyen kedilerle karşılaşacağımızı sanmıştık. Ancak kaldığımız süre boyunca sokaklarda tek bir kedi görmüyoruz.




Sokak köpekleri de ortalıkta görünmüyor. Karşımıza çıkan köpeklerin tamamı sahipleriyle birlikte dolaşıyor. Hatta bazı sokaklarda “köpekler için” yazan su kaplarına rastlıyoruz. Yani evcil hayvanlarını dolaştırmaya çıkan köpek sahipleri için yapılmış kaplar bunlar. Sokakta karşılaşabileceğiniz hayvanlar ise daha çok kanallarda özgürce yüzen ördekler ve kuğular. 




Bir sonraki yazımda detaylarını anlatmaya çalışacağım Nyhavn'da, şehirdeki ilk günümüzü bitiriyoruz. Birbirinden renkli ve güzel denizci evlerinin altında bulunan mekanlarda çatal, bıçak ve sohbet eden insanların sesleri dışında neredeyse hiçbir farklı ses ve gürültü duymuyorsunuz.




Elbette bunun arkasında şehirde uygulanan sıkı gürültü kurallarının da payı vardır. Müzikli eğlencenin olduğu bar ve restoranlar da şehrin farklı noktalarında mevcut. Ancak müziğin her mekandan sokağa taşarak bir gürültüye, hatta zaman zaman bir kakofoniye dönüşmesine izin verilmiyor. 




Ayrıca ıssız sayılabilecek bir sokakta ya da geçtiğiniz bir kanal kenarında alelade başınızı çevirip içerisi hınca hınç dolu bir restorana rastlıyorsunuz. Dışarıdan bakınca sanki insanlar kimseye haber vermeden bir ayine katılmış ya da yalnızca belirli kişilerin katılabildiği bir yerde toplanmış ve geri kalan herkesten saklanmışlar gibi hissettiriyor.

İnsanlar ve mekanlar gösterişten uzak, tamamen anın tadını çıkarmaya odaklı ve kimse yandaki masada ne olup bittiğiyle ilgilenmiyor. Zaten sokakta yürürken karşınızdan gelen hiç kimse sizinle kolay kolay göz teması kurmuyor. Bir Kopenhag, kafalarda yüz binlerce farklı şekilde yaşanıyor. Bunu çok net anlayabiliyorsunuz.




Görünmeyen Kurallar ve Toplumsal Sorumluluk

Kopenhag'da bazı kafe, fırın ve fastfood mekanlarında dikkatimizi çeken bir başka alışkanlık da masaların kullanım biçimiydi. Bulaşıklarınızı ve tepsilerinizi masanızdan kendiniz kaldırmanız, işletmenin belirlediği alanlara bırakmanız ve varsa çöplerinizi ayrıştırmanız sizden bekleniyor. Yani oturup keyifle yiyip içtiğiniz masayı, nasıl bulduysanız öyle bırakıp mekandan ayrılmanız bir kural haline gelmiş.

Bize göre bunun nedeni, tıpkı bisiklet kültüründe olduğu gibi, toplumsal eşitliğe ve sorumlu birey olma anlayışına verilen önemin bir yansıması. Herkes kullandığı alanın sorumluluğunu üstleniyor. Masasını toplamak için ayrıca bir çalışanın gelmesini beklemek yerine, kişi kendi payına düşen işi kendisi yapıyor.



Elbette bu uygulamayı tek bir nedene bağlamak da doğru olmayabilir. Çalışan maliyetlerinin işveren açısından yüksek olması, hizmet sektöründeki dijitalleşme, bireyselliğin ve kişisel sorumluluk anlayışının güçlü olması, eğitim ve kültür gibi birçok faktörün bu alışkanlığın oluşmasında payı olması kuvvetle muhtemel.

Kuzeyin Kasvetine Karşı Bir Yaşam Sanatı: Hygge

Danimarka'ya gelmişken onların “hygge”, bizim ise belki “keyif yapmak” diye ifade edebileceğimiz yaşam felsefesinden de kısaca bahsetmek istedim. “Hygge” (hü-ge) aslında benim burada algıladığım şekliyle, insanın kendisine zaman ayırdığı, kendi içine döndüğü ve kendisi için bir şeyler yaptığı küçük keyif anlarını kapsıyor.




Bizim kültürümüzdeki Türk kahvesi ya da beş çayı gibi, yeme içme ile sosyalleşmenin iç içe geçtiği geleneksel alışkanlıklara karşılık geliyor gibi görünse de "hygge" bence bundan çok daha fazlası. 

Örneğin kanal çevresinde kafa boşaltmak için yapılan bir yürüyüş, karanlık ve kasvetli gökyüzünün üzerinizde bıraktığı ruh halini dağıtmak için verdiğiniz küçük bir piknik molası, evinizde o karanlığa karşı kurduğunuz aydınlatmalarla yarattığınız bir okuma ya da dinleme köşesi, arkadaşlarınızla sıradan bir bankta oturup sohbet etmeniz veya kiraladığınız küçük bir tekneyle kanalda dolaşırken yiyip içerek kendinize bir eğlence ortamı yaratmanız hygge'nin çeşitli karşılıkları. 




Bu kültürel yaklaşımı buraya gelmeden önce izlediğimiz videolarda tamamen ticarileştirilmiş bir meta olarak algılamıştım. Yani 'hygge'nin bir saati var ve X bir mekanda içtiğiniz bir kahvenin yanında 'hygge' kurabiyelerini yiyip sohbet etmek gibi bir ritüelden ibaretmiş gibi görünmüştü. 

Aslında çok daha kapsayıcı olan bu yaşam felsefesi kuzey insanlarını dünyanın en mutlu insanları olarak hissettiren 'küçük şeyler'in adeta altın anahtarı. Lüksten, gösterişten, yapaylıktan uzak; kendi küçük mutluluk adacıklarında özgürce vakit geçirme ve iyi hissetme hali. Belki de gerçekten havalimanından satın aldığımız hygge kurabiyelerini kıtır kıtır yemek de başlı başına birileri için hygge'nin ta kendisidir. :) 

Hygge sözcüğünün kökeni, Eski Norsça hyggja sözcüğüne kadar uzanıyor. Danimarka'da ise zamanla rahatlık, huzur, güven ve iyi hissetme duygusuyla ilişkilendirilen bir yaşam anlayışına dönüşmüş. Danimarka'nın resmi sözlüğünde hygge, “rahat, güvenli ve huzurlu bir atmosfer yaşamak ya da yaratmak” anlamında kullanılıyor.




Karanlık Gökyüzü

Ağustos ortasında adım attığımız bu şehirde zaman Türkiye’den bir saat geride işlese de güneş burada tam iki saat daha geç batıyor. Bu kasvetli havanın araladığı aydınlık anlarda güneş gözlüğüne uzansanız da takmanızla birlikte her şey daha da kararıyor. Türkiye’ye kıyasla daha yatay açılarla düşen güneş ışığında gözlükler etrafı algılamanızı zorlaştırıyor, çünkü koyu tonlardaki Kuzey gökyüzünü, koyu camların ardında siyahın başka bir tonuyla izlemeye başlıyorsunuz.




Filtrelenmiş Videoların Ötesinde: Kendi Yolunu Bulmak

Kopenhag'a dair ilk izlenimlerimizi bu şekilde paylaşırken şunu özellikle belirtmek gerekiyor. YouTube videolarında izlediğimiz görüntülerden çok daha farklı bir şehirle karşılaştık.

Bence bir şehre dair en iyi deneyim, kendi deneyiminizdir. Filtrelenmiş videolardan ve genel geçer bilgilerden yararlanmak elbette yolculuk öncesinde fikir edinmek için faydalı. Ancak keşif sırasında yalnızca başka gezginlerin deneyimlerine yaslanmak, size daha çok filtrelenmiş, konforlu ve sürprizlere kapalı bir seyahat deneyimi sunuyor.




Bazen planladığınız rotadan sapmak, hiç bilmediğiniz bir sokağa girmek, o sırada ilginizi çeken bir mekanda yemek yemek ya da alışveriş yapmak; videolarda “burası da var” denilerek birkaç saniyede geçilen, hikayesinden hiç söz edilmeyen veya size hiç anlatılmayan bir yeri merak edip kendi başınıza keşfetmek, yolculuğun en güzel parçalarından biri olabiliyor.




Burada anlattıklarım, yalnızca bizim yaşadığımız anlardan, gördüğümüz ayrıntılardan ve bu şehrin bizde bıraktığı izlerden oluşuyor. Bir anlamda, ileride unutmamak için kendi hafızamıza bıraktığımız küçük notlar bunlar.

Bir sonraki Kopenhag yazısında şehirde gezdiğimiz noktaları ve yeme-içme duraklarını aktarmaya çalışacağım. Yazının sonunda oradayken otelin televizyonunda bu insanlar ne izliyorlar diye kanalları karıştırırken keşfettiğimiz ve Netflix'te de bulduğumuz onların kültüründen ve gündelik yaşamlarından detayları içeren seriyi sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi onların diliyle ilk yazıyı bitiyorum;

TAK!


Teşekkürler Dünya!







14 Ağustos 2026 Cuma

JAZZ YAZ: BİR ALBÜMÜN HİKAYESİ

7 Ağustos 2026 tarihinde ilk albümüm olan "Jazz Yaz" ya da diğer söylenişiyle "Jazz Summer" adlı enstrümantal caz müzik albümümü yayınladım. Türkçe sözlü şarkılar besteleyen ancak bugüne dek Facebook ve Instagram gibi platformlarda şarkılarının çok az bir kısmını gönderi ve hikayelerinde paylaşmış biri olarak, enstrümantal bir albümle dijital platformlarda yer alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Peki, böyle bir albüm fikri nasıl doğdu, bu albümü ne şekilde hazırladım, şarkıların hikayeleri neydi ve bundan sonraki süreçte kendi müziğim ile ilgili düşüncelerim ve hedeflerim neler? Tüm bu soruların cevabı niteliğindeki bu metni içtenlikle paylaşmak istedim. Bu yazılar, bu şarkılar nereye gider, nasıl bir yol izler ya da izleyemez açıkçası şimdiden bilemiyorum. Ama hayatı 'sürekli bir yolda olma hali' olarak yorumladığım için, benim için aslolan tüm sonuçlardan bağımsız olarak bir şeyler üretebilmek ve üretim aşamasından aldığım o müthiş keyifti. Şimdi Jazz Yaz albümünün hikayesine gelin hep beraber bir bakalım.


Bir Telefon Görüşmesi ve “Jazz Summer”

Bu albümün temeli, müzik konusunda düşüncelerine güvendiğim değerli bir büyüğümle yaptığım uzun bir telefon görüşmesine dayanıyor. Kültürlü biri olmasının yanında, müzik eğitimi almış bir udi olan bu değerli büyüğümle yakın dönemde yaptığım Türkçe sözlü bestelerimin demolarını paylaşmaya başlamıştım.

Bir akşam gerçekleştirdiğimiz uzun telefon görüşmesinde konu yine müzikti. Paylaştığım demo kayıtları üzerine konuşurken, bunların yalnızca benim hafızamda kalmaması, düzenlenerek yayınlanması ve insanlarla paylaşılması gerektiğini söyledi. Özellikle kısa melodilerimi enstrümantal kayıtlar haline getirerek kalıcılaştırmamın önemli olduğundan bahsetti.

Bu kayıtların YouTube Music ve benzeri dijital mecralarda gezi, kültür-sanat, belgesel ya da farklı içeriklerde program müziği olarak kullanılabileceğini, dolayısıyla zamanla telifli bir müzik kataloğuna dönüşebileceğini anlattı. Ben bu konuda biraz kararsız olsam da beni cesaretlendirdi ve hobi olarak sürdürdüğüm bu müzikal yolculuğun nereye varacağını bugünden kestiremeyeceğimizi söyledi.




Bu düşünce bana oldukça makul geldi. Müziği yalnızca kendi kişisel keyfim için yaptığım bir hobi olmaktan çıkarıp, nereye varacağını bilmediğim keyifli bir maceranın ilk adımı olarak görmeye başladım.

Nitekim aynı telefon görüşmesinde, bugün albümün açılış parçası olan “Jazz Summer”ın ilk melodileri de ortaya çıktı. Konuşma sırasında saksafon sesini taklit ederek mırıldandığım bir melodi, kısa süre sonra zihnimde daha belirgin bir müzikal temaya dönüştü. O anda bunun bir albümün başlangıcı olacağını elbette tahmin etmiyordum.

Bir telefonun diğer ucunda söylenen birkaç cümle, saksafon sesi taklit edilerek mırıldanmış birkaç nota ve kaybolup gitmesine izin vermek istemediğim melodilerle işte “Jazz Summer” ve albüm fikri tam da böyle doğdu.

Kafamda yıllardır dönüp duran melodiler birbiri ardına kulaklarıma hücum etmeye başladı. Bunların bazıları, yıllar önce yazmaya başlayıp tamamlayamadığım Türkçe sözlü şarkıların melodileriydi. Bazıları ise henüz bir şarkıya dönüşmemiş, zihnimin bir köşesinde dolaşan ezgilerdi.

O telefon görüşmesinin ertesi akşamı gitarımı aldım. Kafamdaki melodilerin akorlarını bulup ritim tuttum; bir yandan da saksafon seslerini ve çeşitli ritmik, beatbox benzeri sesleri taklit ederek bunları telefonumun ses kayıt uygulamasına demo olarak kaydettim.




Cute Cat

Sevimli kedimiz Lokum’a seslenirken ortaya çıkan, tamamen anlık ve içgüdüsel bir ezgi, albümdeki “Cute Cat” parçasının temelini oluşturdu.

Ona seslenirken uydurduğum melodiyle birlikte söylediğim “Küçük Lokum, minik Lokum, güzel Lokum, cici/gri Lokum…” şeklindeki tekerleme, zamanla enstrümantal bir parçaya dönüştü.

Şarkının başlangıcında bu sözleri melodinin üzerine mırıldandığınızda, parçanın hikayesi aslında kendisini ele veriyor. Şarkının hareketli ve ritmik yapısını da biraz Lokum’un oyun oynarkenki kıpırdanışlarını ve sevimli hallerinin karşılığı şeklinde kurguladım.



“Ge-ce-ci-ler”den “Night Shift”e

Albümün üçüncü parçası “Night Shift”in hikayesi beni yaklaşık on yıl öncesine, 2016 yılına ve İstanbul'da özel bir şirkette çalıştığım o döneme götürüyor.

O yıllarda sabahın erken saatlerinde ofise geldiğimde, binanın girişinde gece vardiyasından çıkan çalışanlarla karşılaşırdım. Gürültülü, kaba saba tavırları olan bu erkek grubu, sabahın o erken saatlerinde binanın girişinde yarattıkları hareketlilikle birlikte gündüz çalışanlarla gece vardiyasından çıkanlar arasında tuhaf ve sessiz bir gerilim oluşturmuştu. Neredeyse her sabah aynı manzara tekrarlanıyordu.

Bir gün, içimden onlara yönelik birtakım argo ifadeler geçirirken, bu sözleri kendi kendime bir melodinin üzerine oturtmaya başladığımı fark ettim. Ortaya çıkan şey kızgınlıktan çok, o dönemin gündelik hayatındaki absürt bir durumun müzikal karşılığı gibiydi.

Melodinin giriş kısmının sonunda heceleyerek  “Ge-ce-ci-ler…” diye mırıldandığınızda, parçanın çıkış noktasını yakalayabilirsiniz.

Yıllar sonra, zihnimin bir köşesine kazınmış bu melodiyi yeniden gün yüzüne çıkardım. Bir bakıma, o melodinin de gece vardiyasından çıkıp bir albüme girmesi yıllar sürdü. :)




Gün Batımından Doğan “Sunrise in Amasra”

“Sunrise in Amasra” aslında bir gün doğumunun değil, Amasra'da izlediğim bir gün batımının melodisi.

Amasra'da dolaşırken, bir gün batımı manzarasının karşısında sessizce mırıldandığım bir melodi ortaya çıktı.

Yaş ilerledikçe insanın bazı şeylerden eskisi kadar kolay haz almadığını fark ediyorum. Belki biraz da bunun etkisiyle, kendimi artık moda tabirle bir “old school” insanı olarak görüyorum. Yeni olanın cazibesinden çok, eski olanın ruhunu, kokusunu ve kendine özgü halini çoğu şeyde arıyorum.

Amasra'ya her gittiğimde de biraz böyle dolaşıyorum. Bugünkü Amasra'nın içinde, onun eski ve özgün halinden geriye kalan izleri, kokuyu ve ruhu duyumsamaya çalışıyorum.

İşte o gün batımı da bende yalnızca güneşin batışını çağrıştırmadı. Tam tersine, gözümde eski Amasra'nın yeniden doğuşu gibi bir his uyandırdı.

Belki de bu yüzden parçanın adını “Sunset in Amasra” koymak bana hiç doğru gelmedi. Benim için o manzara bir son değil, bir başlangıçtı. O an güneş batıyordu ama benim zihnimde eski Amasra yeniden doğuyordu.


Tiflis ve Şarap

“Tbilisi and Wine”, benim için yalnızca bir şehir üzerine yazılmış bir parça değil. Tiflis, dünyada en sevdiğim şehirlerden biri.

Sanırım az önce sözünü ettiğim “old school” halim, bu parçanın melodisinde de kendini fazlasıyla ele veriyor.

Tiflis'in Sovyet döneminden kalma brütalist mimarisine karşı açıklayamadığım bir hayranlığım var. Betonun, devasa yapıların ve bir zamanlar geleceğin değişmez simgeleri olarak görülen mimari anlayışın bugün birer nostalji nesnesine dönüşmüş olması nedense bana çok ilgi çekici geliyor.

Aslında beni asıl etkileyen de bu yapıların kendisinden çok, geçmişte sarsılmaz görünen şeylerin zamanla nostaljiye dönüşmesi. Belki de bu yüzden eskiye ait olan, yaşanmışlık taşıyan ve bugünün dünyasında biraz yabancı kalmış şeylere karşı doğal bir sempati duyuyorum.

Parçanın melodisi de böyle bir anda ortaya çıktı.

Tiflis'te eşimle birlikte güzel bir mekandaydık. Hava yağmurluydu. Mekanın balkonunda şarabımızı yudumlarken bir yandan yağmuru, bir yandan da karşımızdaki televizyon kulesinin yükseldiği tepeyi izliyorduk. Tam o sırada caddeden kulağıma bir Rus otomobilinin farklı tınlayan korna sesi geldi. O ses, kafamda bir melodinin dolaşmaya başlamasına neden oldu. Daha sonra Rustaveli Caddesi'nde yürürken bir yandan konuşuyor, bir yandan da bu melodiyi mırıldanarak tekrar ediyordum. Unutmamak için melodiyi sürekli tekrarlamam, sonunda onu zihnime iyice yerleştirdi.“Tbilisi and Wine” böyle ortaya çıktı. 

Tiflis, yağmur, Sovyet nostaljisi, bir Rus otomobilinin korna sesi ama en fazla o güzel şarabın etkisi... :) 




Positive Shorts

 Jazz Yaz albümünün ilk beş parçalık haliyle tamamlanacağını düşünürken birden ortaya çıkan, albümün en yeni melodisi diyebilirim.

Aslında bu şarkının ismi, YouTube'da kısa gezi videoları paylaştığım kanalımın açıklamasından geliyor.

Beş şarkının demosunu hazırlarken yine elimde gitar, kafamda dolaşıp duran melodiler vardı. Bu kez biraz daha hareketli, daha enerjik bir şeyler yapmak istedim. Yayınladığım videoları, henüz yayınlamadıklarımı ve yeni yeni oluşan gezi planlarımızı düşünürken gitarımla tıngırdatmaya başladığım bir melodinin peşine takıldım ve ortaya böyle bir parça çıktı.


“The Room”

“The Room”, İstanbul'daki hayatımın yalnızca işe gidip gelmekten ibaret hale geldiği ve çok bunaldığım bir dönemde ortaya çıktı. İşe gidiyor, işten dönüyor ve günün geri kalanında başka hiçbir şeye yetişemiyordum. Bir süre sonra kendimi yalnızca iş yerine gidip çalışan bir robota dönüşmüş gibi hissetmiştim. Bir gün bütün bu koşuşturmanın ardından kendimi odama kapattım ve sadece gitarımla konuşmaya başladım.

“Özür dilerim hayalimdeki ‘Ben’im, sana hiç benzeyemedim…”

“The Room”, aslında bu sözlerle biten Türkçe sözlü bir şarkımın müziğinin yeniden düzenlenmiş hali. O şarkının melodisini ve taşıdığı duyguyu bu kez farklı formatta yeniden yorumlamaya çalıştım.

Umarım bir gün, Jazz Yaz albümündeki enstrümantal halinin ardından bu şarkının orijinal ve sözlü versiyonunu da sunabilirim. :)

“Oysa Ne Hayaller Kurduk Çiçekli Bahçemizde…”

“In Our Flower Garden” da aslında tamamlayamadığım şarkılarımdan birinin melodisinden doğdu.

Şarkının başlangıcında melodiye “Oysa ne hayaller kurduk çiçekli bahçemizde…” sözleriyle eşlik ettiğinizde, melodinin altında hangi sözlerin olduğunu anlamak oldukça kolay.

Yıl 2019 olmalı. Tatilde İstanbul'dan Bartın'a gelmiştim. Annemle babamın evimizin bahçesinde yetiştirdiği domatesleri ve salatalıkları toplarken, birden bu sözleri o an uydurduğum ezgiyle mırıldandığımı hatırlıyorum.

İstanbul'dan kaçıp birkaç günlüğüne Bartın'a gelmiştim ama galiba bazı hayal kırıklıklarımı da beraberimde getirmiştim.




Eski Amasra'nın Sokaklarında: “Midday In Amasra”

Ve albümün son parçası “Midday in Amasra”ya gelince…

Aslında bu parça, “Sunrise in Amasra”nın devamı niteliğinde. Melodik olarak birbirlerine benzediğini fark etmişsinizdir. Bir bakıma aynı duygunun ve aynı tonun, günün başka bir saatinde güneş ışınlarının yön değiştirmesine benzer bir hali gibi. Güneş aynı güneş ama açı da yansıyan ışık da ışığın rengi de farklı...

Amasra'nın tarihe ve denize çıkan sokaklarında, eski Amasra'nın sokaklarını aramak böyle bir şey olsa gerek benim için.


Albümün ve şarkıların hikayesi bu şekilde...

Kendi evinde albüm üretme trendine ben de uydum. Kafamda oluşturduğum formata mümkün olduğunca yakın sonuçlar elde edebilmek için daha önce kaydettiğim demoları bir müzik uygulaması aracılığıyla düzenlemeye çalıştım.

Bunu yaparken özellikle bütün parçaların aynı müzikal tonu ve atmosferi takip etmesine özen gösterdim. Çünkü birbirinden farklı zamanlarda, farklı şehirlerde ve farklı duyguların içinden doğmuş olsalar da, "Jazz Yaz" albümündeki şarkıların aynı müzikal bütünlüğü taşımasını ve isimlerinin de rastgele seçilmediğini yansıtmak istedim.

Sonuçta ortaya çıkan albüm, yıllardır kafamda dolaşan melodilerin, küçük anların, yarım kalmış şarkıların ve unutulmasını istemediğim anıların bir araya gelmesiyle oluştu.

Yeni albümler gelecek. Hatta belki bir sonraki albüm, canlı enstrümanların daha fazla öne çıktığı bir albüm olacak. Neden olmasın?

Hepinize iyi dinlemeler…


Teşekkürler Dünya!





2 Ağustos 2026 Pazar

TİFLİS: GÜRCİSTAN'IN BAŞKENTİNDE 48 SAAT

Bazen sadece rutin işlere ve mecburiyetlere biraz ara vermek, biraz soluklanmak, bulunduğun yerden uzaklaşmak; hatta sınırın öte tarafına geçmek istersin. Cebinde pasaportun olsun ya da olmasın, başka bir dilin konuşulduğu, başka kültürlerle temas edebildiğin, tarihi güzelliklerle dolu kadim bir şehri adımlayabilmek de iyi bir alternatif olabilir. Geçtiğimiz Kurban Bayramı tatiline ikinci kez gittiğimiz Tiflis, tam da böyle hissettirdi ve bize yine tüm güzelliklerini cömertçe sundu. Bir tarafı Avrupa, bir tarafı Sovyetler; bir tarafı modern, bir tarafı geleneksel olan bu kadim şehri yeniden adımlamak çok keyifliydi...Damağımızda leziz şaraplarının bıraktığı hoş serinlikle, elimizde üzüm bağlarını andıran harflerle yazılmış Gürcü edebiyatının usta şairi Şota Rustaveli’nin bir kitabıyla, belleğimizde ise yeni hikayeler ve fotoğraflarla yurda geri döndük.



Ankara'dan Hareket

Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan başlayan ve yaklaşık 1 saat 40 dakika süren bir gece uçuşuyla komşu ülke Gürcistan’a ulaşıyoruz.

İniş için alçalmaya başladığımızı duyuran anonsun ardından pencereden bakıyor ve gökyüzünün karanlığını delen Batum’un ışıklı gökdelenlerini izlemeye dalıyorum.

Aradan geçen iki yılın ardından, hemen hemen aynı dönemde yeniden Tiflis’e ayak basıyoruz.



Seyahat Sigortası Zorunlu

Gürcistan’a giriş için pasaport göstermemize gerek yok. T.C. çipli kimlik kartımızın yanımızda olması yeterli. Bunda değişen bir şey yok.

Ancak tek bir değişiklik var; biniş için check-in yaptığımızda bizden seyahat sağlık sigortası poliçemizi göstermemizi talep ediyorlar.

Bu sigortanın bedeli, tercih ettiğiniz sigorta şirketine göre 3–5 Euro arasında değişiyor. Gürcistan pasaport kontrolünde ise bu konuda ya da başka herhangi bir konuda hiçbir soru sorulmuyor; ancak bu belgeyi istemeleri her zaman ihtimal dahilinde.

Tiflis Havalimanı’nda ücretsiz Wi-Fi hizmeti sunuluyor. İnternete bağlanır bağlanmaz, etrafımızı bu bölgenin uyanık taksicileri sarmadan hızlıca bu ülkede aktif olarak kullanılan Bolt uygulamasından bir taksi çağırıp şehir merkezindeki otelimize doğru yaklaşık 20 dakika süren bir yolculuğa çıkıyoruz.






Şehir Merkezine Doğru

Havalimanı kavşağından çıkınca bizi ilk olarak yolun sağında ve solunda yükselen devasa Sovyet blokları karşılıyor. Eski bir Sovyet ülkesinde olduğunuzu hissettiren kent dokusu hemen göze çarpıyor. 

Az önce bahsettiğim devasa blokları bölen yeşil alanlar, geniş caddeler, yine o dönemden kaldığı belli olan alt geçitler ve tüneller...

Şehir merkezine giderken gördüğümüz her şey, adeta elektrikli bir Amerikan otomobilinin bizi Sovyetler Birliği günlerine ışınlaması kadar ironik. 





Tiflis'te Bir Gece Yarısı

Konaklayacağımız otel, şehrin kurucusu Kral Vakhtang Gorgasali'nin adını taşıyan meydana yalnızca bir dakikalık yürüme mesafesinde yer alıyor. 

Gecenin çok geç saatinde olmamıza rağmen, taksiden iner inmez hemen yakınımızdaki Jan Shardeni Caddesi'ndeki eğlence mekanlarından yükselen müzik seslerini rahatlıkla duyabiliyoruz.





Odamız, geleneksel Tiflis evlerinden dönüştürülmüş eski bir binada yer alıyor. Balkona çıktığımızda ise karşımızda 13. yüzyıldan kalma bir Ermeni kilisesi olan St. George Katedrali tüm ihtişamıyla parlıyor. 

Hemen arka planda Gürcü Ana Heykeli'ni görüp (Kartlis Deda) ona yeniden merhaba diyoruz. Tam karşımızda ise heykelin bulunduğu Narikala Kalesi ile Rike Park'ı birbirine bağlayan ve geceyi dinlenerek geçiren boş teleferik kabinleri yükseliyor.



İlk Gün

Sabah otelin terasındaki keyifli kahvaltımıza Metekhi Kilisesi ile Kura Nehri manzarası eşlik ediyor.

Yurt dışında daha önce gittiğimiz bir şehre ani bir planlamayla yeniden gelmek, sanki dün de buradaymışız gibi hissettiriyor. Tiflis'te görülmesi gereken pek çok tarihi mekanı ve müzeleri daha önceki gezimizde ziyaret ettiğimiz için bu gelişimizde tamamen kafamızın estiği gibi dolaşma rahatlığıyla hareket ediyoruz.




Şehir turumuza hemen yakınımızda bulunan Meydan Bazaar'dan başlıyoruz. Gürcü şarapları, yöresel yiyecekler, geleneksel kıyafetler, hediyelik eşyalar kısacası ne ararsanız var diyebileceğimiz hem pazar hem de bir alt geçit burası. 

Merdivenlerle yeniden cadde seviyesine çıkıyoruz; sıra sıra eğlence mekanları, bir kültür ve sanat şehrinde olduğunuzu hissettiren sokak heykelleri ve grafitiler, köşe başlarında alt alta dizilmiş kahverengi yönlendirme tabelaları ve eski kentin kıpır kıpır hareketli sokakları çıkıyor karşımıza. Yeniden burada olmak çok güzel.




Eski Kentte Yürüyüş

Erekle II Caddesi boyunca yürüyüşümüze devam ediyoruz. Bu caddede, Eski Tiflis'in kendine has dokusu ve sokak ritmi bizi yeniden kucaklıyor. Bir süre sonra şehrin simgelerinden biri olan Saat Kulesi'ne ulaşıyoruz.

İlk bakışta Avrupa'nın pek çok kentindeki gösterişli saat kulelerini akla getirse de aslında bambaşka bir hikaye anlatıyor. Kusurluluğun ve düzensizliğin estetize edilmiş hali gibi yükselen kule, tıpkı hayatın kendisi gibi tekdüze olmayışın sanatsal bir yansıması adeta.




Akşam saatlerinde yeniden buraya dönmek üzere rotamızı Tiflis'in meşhur bit pazarının kurulduğu Kuru Köprü'ye çeviriyoruz. Eski ve özenle restore edilmiş binaların çevrelediği Orbeliani Meydanı'na geldiğimizde ise Sovyet şehir planlamasının izleri hala göze çarpıyor. Geniş yapraklı ağaçların gölgesinde biraz soluklanıyor, parkın hemen yanındaki rengarenk çiçek tezgahlarına bakmadan geçemiyoruz. 



Bazari Orbeliani'de Kahve Molası

Meydandan ayrılıp Tiflis'te hem bir şeyler yiyip içebileceğiniz, hem resim sergilerini gezebileceğiniz, sosyalleşebileceğiniz ya da diz üstü bilgisayarınızla rahatça çalışabileceğiniz; şehri ziyaret edenlerin büyük bölümünün pek bilmediği keyifli bir mekana, Bazari Orbeliani'ye uğruyoruz. Burada kısa bir kahve molası veriyor, ardından teras katına çıkarak Tiflis'in modern ve tarihi yüzünü aynı karede buluşturan manzarayı fotoğraflıyoruz.



Tiflis'in Meşhur Bit Pazarı: Kuru Köprü

Ve Kuru Köprü'ye geldiğimizde, antika eşya meraklılarının ve koleksiyoncuların uğrak noktası olan ünlü bit pazarını dolaşıyoruz. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından ikinci el eşyaların satıldığı bir alana dönüşen bu pazarda birbirinden ilginç antikalar, ikinci el kıyafetler, plaklar, eski otomobil plakaları, Sovyet döneminden kalma askeri üniformalar ve apoletler, el yapımı geleneksel Gürcü ürünleri, eski fotoğraf makineleri ve çeşitli el sanatları ürünlerini bulmak mümkün. Meraklıları burada saatlerini, hatta bir gününü rahatlıkla geçirebilir. 





Şehrin En Popüler Caddesi: Şota Rustaveli

Şehrin en popüler arterlerinden biri olan Şota Rustaveli Caddesi’ne geldiğimizde ilk olarak Opera ve Bale Binası’nda Kuğu Gölü Balesi için bilet bulabilme umuduyla şansımızı deniyoruz; ancak tüm biletlerin satılmış olması nedeniyle bu güzel gösteri başka bir zamana kalıyor.  

TKT.ge sitesinde gezinirken Tiflis'in bir kültür-sanat kenti olduğu etkinlik takvimindeki yoğunluktan ve tükenen biletlerden hızlıca anlaşılıyor . Bir sonraki Tiflis ziyaretimizde biletleri önceden almak için bu siteden yararlanmayı planlıyoruz. Bu küçük notu da hem kendimize hem de bu yazıyı okuyan ilgililere bir hatırlatma olarak burada bırakıyoruz.

Şehrin en önemli caddelerinden biri olan Rustaveli Caddesi çıkıyor ve Özgürlük Meydanı'na kadar keyifli yürüyüşüme devam ediyoruz. Cadde boyunca birbirinden farklı ve görülmeye değer müzeler, köşe başlarındaki heykeller, parlamento binası, Galleria AVM gibi yapılar sıralanıyor. Bu cadde hem yaya hem de araç trafiği olarak oldukça hareketli. Daha önce karton bardaklarına profillerimizi çizdirdiğimiz Kvarts Cafe'nin önündeki rezervasyon kuyruğu da gözümüze çarpıyor. 

Özgürlük Meydanı'na bir selam verip, meydanın karşı tarafına geçebilmek için Tiflis'in ünlü yaya altgeçitlerinden birine yöneliyoruz. Bu altgeçitler, şehrin gündelik yaşamını tüm doğallığıyla gözlemleyebileceğiniz özel mekanlar adeta. 




Şehrin En Eski ve Otantik Mekanlarından Sadece Biri: Cafe Dante

Yürüyüşümüze biraz mola vermek istiyoruz. Eski Kentin renkli sokaklarına dalıyor ve dışarıdan bakıldığında varlığını neredeyse hiç belli etmeyen, Tiflis'te benzerlerine sıkça rastlanan retro mekanlardan biri olan Cafe Dante'de soluğu alıyoruz.

Mekanın ahşap merdivenlerinden yukarıya doğru çıkarken sanki yıllar öncesine açılan bir kapıdan geçiyormuşuz hissine kapılıyoruz. Girişte bizi küçük bir bar, eski dönemlerden kalma eşyalar ve sokağa bakan bir balkon karşılıyor. 




Müşterilerin bir evin salonunda ağırlandığı bu mekanda her şey olduğu gibi bırakılmış; yılların izini taşıyan mobilyalar, hafifçe yıpranmış eşyalar, duvarlara asılı duran ve misafirler için ihtiyaç halinde askıdan indirilen eski ahşap sandalyeler ve tozlu raflardaki parmak izlerinde gizlenen tüm yaşanmışlıklarıyla bizi bambaşka bir atmosfere taşıyor. 

Köşedeki eski radyodan yükselen hoş melodiler odanın duvarlarında yankılanırken, önümüzde duran enfes bir Gürcü şarabı ve nefis bir pizza eşliğinde güzel bir sohbete dalıyoruz. Tiflis'in hareketli sokaklarından sadece birkaç dakika uzaklıkta olsak da burada zamanın biraz daha yavaş aktığını hissetmemek mümkün değil.




Geleneksel Tiflis Evleri İle Çevrili Gudiashvili Meydanı

Mekandan ayrılıp Gudiashvili Meydanı'na doğru yöneliyoruz. Eski Kent içerisinde bulunan ve restore edilmiş birbirinden güzel ve renkli tarihi yapılarla çevrili bu meydanda resim sanatçılarının satışa sunduğu eserleri bir süre keyifle inceliyoruz.



Cafe Novel'e geldiğimizde ise raflardan rastgele seçtiğimiz kitapların sayfalarında kayboluyor, eski plaklardan çalınan şarkıların ritmine kapılıyoruz. Kafeden ayrılırken Gürcülerin büyük şairi Şota Rustaveli’nin orijinal dilde basılmış en ünlü eseri, kitaplığımızdaki yeni yerine varmak için bizimle birlikte yolculuğa çıkıyor. 



Şota Rustaveli, 12. yüzyılda yaşamış, Gürcü edebiyatının en büyük figürü ve Gürcistan'ın ulusal şairi olarak kabul edilen tarihi bir figür. En ünlü eseri ise Gürcü kültürünün yapı taşı sayılan ve UNESCO Dünya Belleği Programı'nda yer alan "Kaplan Postlu Şövalye" (The Knight in the Panther's Skin) adlı epik şiir.

Tiflis Saat Kulesi ve Ünlü Kukla Gösterisi

Saat Kulesi'ne yeniden geliyoruz. Çünkü bu saati tasarımı kadar özel kılan ve günde iki kez gösterimi yapılan Kukla Tiyatrosu'nu izlemek istiyoruz. Alandaki kalabalığa karışıp gösterinin başlamasını bekliyoruz. Saat akşam 7'yi gösterdiğinde herkes susuyor, saat kulesinde bulunan melek figürü çana vurmaya başlıyor ve herkes bu anı ölümsüzleştirmek için telefonlarının video tuşuna basıyor.





Ünlü Gürcü kukla ustası, yönetmen ve oyun yazarı Rezo Gabriadze tarafından 2010 yılında yapılmış. Yan yatmış gibi duran asimetrik kulenin her köşesinden farklı bir detay göze çarpıyor. Kulenin tepesindeki küçük pencerelerden her saat başı kanatlı bir melek çıkıp çana vuruyor. Ayrıca her gün saat 12:00 ve 19:00'da "Hayatın Döngüsü" adlı, bir çiftin tanışmasını, evliliğini ve yaşlılığını anlatan kısa bir kukla tiyatrosu gösterimi yapılıyor. Kulenin inşasında, Tiflis'in yıkılan eski binalarından toplanan tarihi tuğlalar ve taşlar kullanılmış. Kulenin alt kısmında Gabriadze'nin kendi elleriyle yaptığı yüzlerce el yapımı çini seramik yer alıyor.

Tiflis Saat Kulesi'nin altında hemen sağ kısmında herkesin meraklı gözlerle yaklaştığı küçük bir büyüteç bulunuyor ve o büyütecin merceğinin içinde ise "Dünyanın en küçük saati" yer alıyor.




Machakhela Restaurant'ta Gürcü Lezzetleri

Akşam yemeğinden ziyade geleneksel Gürcü mutfağından küçük bir atıştırmalık yapmak için Machakhela Restaurant'ı tercih ediyoruz. Tabii buraya kadar gelmişken meşhur Gürcü mantısı hinkali yemeden ve armutlu gazoz içmeden olmaz. Hinkaliyi sadece belirli sayılarda sipariş edebiliyorsunuz. Geleneksel şekilde hazırlanışından dolayı porsiyonlar belirli adetlerle sunuluyor. Tabii daha önceki deneyimlerimizde aklımızda kaldığından dolayı siparişlerin kısa sürede servis edilmediğine yeniden şahit oluyoruz. Sunulan porsiyon tabağının ise çok lezzetli ve doyurucu olduğunu söyleyebilirim.





Kanyon ve Şelale
Yemekten sonra Tiflis'in ünlü Sülfür Hamamlarının bulunduğu meydanı ve Aşk Köprüsü'nü gezip, şehrin merkezindeki en ilginç doğal oluşumlardan biri olan Leghvtakhevi Kanyonu'nu ve Şelalesi'ne kadar yürüyüşümüze devam ediyoruz.
Kanyonun içinden baktığımızda metrelerce yükseklikteki kayaların üzerine elle kondurulmuş gibi duran ve pencereleri doğrudan uçurumlara açılan geleneksel Tiflis evlerinin yıkılacakmış gibi görünen korkutucu görüntüsüne şahit oluyoruz. Doğrusu o evlerden birinde oturmak bulundukları konum itibarı ile kesinlikle cesaret gerektiriyor.


İkinci Gün
Rüzgarlı ve yağmurlu bir Tiflis gününde Gürcü şarapları eşliğinde keyif yapmak için ilk kez gideceğimiz 8000 Vintages adlı çok hoş bir mekanı tercih ediyoruz. Gürcistan'ın 8000 yıllık şarap tarihine atıfla kurulan bu bar ve restoranın raflarında bin beş yüzü aşkın farklı etikete sahip şarap şişelerinin dizili olduğunu öğreniyoruz. 
Somölyenin tavsiye ettiklerinden seçtiğimiz enfes şarapları yudumlarken, sipariş ettiğimiz atıştırmalıklarla keyifli bir sohbete ve pencereden bize eşlik eden yağmurun manzarasına dalıyoruz. 
Bu hoş mekandan ayrıldıktan sonra şehrin en güzel caddelerinden birine Kura Nehri'nin karşı kıyısında yer alan Davit Aghmashenebeli Caddesi'ne geliyor ve yağmurda keyifli bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Tabii cadde üzerindeki bir köşede gördüğüm büfede her yurt dışı seyahatimde yaptığım gibi günlük gazetelerden seçtiklerimi satın alıyorum. 

Fabrika
Bulunduğumuz caddeden ara sokaklara sapıp kentin ve hatta dünyanın en ünlü hostellerinden biri olan Fabrika'ya doğru yürüyoruz. Yeniden burada olmak bizi olduğumuzdan daha da genç hissettiriyor. Mekanın ruhu kapısından içeri girer girmez bizi sarıyor ve eski deri bir koltuğa yayılıp bir yandan biramı yudumlarken bir yandan da seyahatimiz boyunca bana yol arkadaşlığı yapan "At Çalmaya Gidiyoruz" adlı romanın sayfalarına gömülüyorum. 



Hostel'in bahçe kısmında sıra sıra mekanlar dizili. Mekanların girişlerinin üst kısımlarında batılı liberal Gürcü kimliğinin simgesi haline gelmiş AB bayrakları Gürcistan bayrakları ile birlikte dalgalanıyor. Bir köşede rock'n roll tişörtler ve ceketler ile eski plak ve filmler satan gençlerle selamlaşıyoruz. Hostelin alt katında ikinci el kıyafet mağazasındaki ürünleri inceliyor, etiketlerdeki fiyatları görüp mağaza çalışanına anlamlı bir şekilde gülümseyerek hızlıca kapıdan dışarı çıkıyor ve mağazanın hemen bitişiğindeki içerisinde canlı performans sahnesi bulunan ve bir berber dükkanından dönüştürülmüş bara uğruyoruz. 



Fabrika'dan ayrılıp taksi ile kısa bir şehir turu atıp Wine Factory N1 adlı Vera semtindeki tarihi bir şarap fabrikası kompleksinin farklı mekanlarla şekillendirilmiş avlusuna geçiyoruz. Görünüşü çok hoş olsa da burada geleneksel Gürcü yemekleri bulunmadığı için sadece avluda tur atıp yeniden eski kente geri dönüyoruz. 


Rike Park
Barış Köprüsü'nden geçip şehrin en büyük ve hareketli parklarından biri olan Rike Park'ta akşam üstü gezintisi yapıyoruz. Şehrin merkezindeki parkta yeşillikler içinde yürüyüş yapmak ve dinlenmek iyi geliyor. Müzik, tiyatro ve sergi salonu olarak inşa edildiğini öğrendiğimiz ancak şimdilerde kaderine terk edilmiş görünen iki ayrı tüp şeklindeki fütüristik mimari yapıları görüntüledikten sonra parktan ayrılıp Avrupa Meydanı'na doğru yol alıyoruz.



Akşam yemeğimizde ise yine geleneksel Gürcü mutfağından haçapuriyi tercih ediyoruz ve tabii ki yanında yine armutlu gazoz eşlik ediyor.   
Tiflis'teki son gecemiz... Rüzgar sabaha kadar eski kentin sokaklarında ıslık çalarak dolaşıyor. Biz de o rüzgara kapılıp eve dönmek için yeniden yollara düşüyoruz. 
Hoşça kal Tiflis!

Teşekkürler Dünya!






KOPENHAG: İSKANDİNAVYA'YA İLK ADIM

Bu karanlık ve kasvetli gökyüzünün altında dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı söyleniyor. Güneş, sanki yüzyıllar önce başka bir ülkenin...