8 Haziran 2026 Pazartesi

ÇİKOLATA TADINDA BİR YOLCULUK: "BONJOUR" BRÜKSEL - II

Çikolata kokularının izini sürerek, dünyaca ünlü çizgi roman kahramanlarının gizlendiği mekanların bulunduğu sokaklara doğru götürüyor bizi adımlarımız. Güzel ve güneşli bir günde, tarihi yapılarla örülü bir şehri keşfetmenin keyfi üzerimizde. Önce, şehrin en ünlü çikolatacılarının yer aldığı, Avrupa'nın en eski pasajlarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert’te kısa bir tadım molası vereceğiz. Ardından, Belçika denince akla ilk gelen içecek olan biraların izini sürüp kuruluşundan bu yana atmosferini koruyan çok eski bir mekanda, şehrin kendine has biralarını yudumlayacağız. Çizgi roman kahramanlarıyla randevumuzu kaçırmadan, şehrin en büyük ve en canlı parkının ritmine kapılıp günü noktalayacağız.




Avrupa'nın En Eski Pasajlarından Biri: Galeries Royales Saint-Hubert 

Şehrin tarihi meydanı Grand Place’a çok yakın bir konumda bulunan, Avrupa’nın en eski pasajlarından birine geliyoruz. Galeries Royales Saint-Hubert adlı bu pasajın girişinde, sizi yüksek sütunlar karşılıyor. Oldukça iyi korunduğu her halinden belli olan pasajda, özenle tasarlanmış dükkanlar ve en meşhur çikolata markalarının vitrinleri adeta birer mıknatıs gibi insanı kendine çekiyor. Biz de hiç vakit kaybetmeden, bu çekimin etkisine kapılıp dükkanlardan birine giriyoruz.




Brüksel’in en zarif ve en eski yapılarından biri olan Galeries Royales Saint-Hubert, 1847 yılında açılmış ve Avrupa’nın ilk kapalı alışveriş pasajlarından biri olarak kabul ediliyor. Cam tavanlı mimarisi sayesinde gün ışığını içeri alan bu pasaj, hem alışveriş hem de sosyalleşme için tasarlanmış dönemin öncü mekanlarından biri. Pasaj üç ana bölümden oluşuyor: Galerie du Roi (Kral Galerisi), Galerie de la Reine (Kraliçe Galerisi) ve Galerie des Princes (Prensler Galerisi). İçinde dünyaca ünlü çikolatacılar, butik dükkanlar, kafeler ve kitapçılar yer alıyor.




Belçika'nın Meşhur Çikolataları

Nazik bir “bonjour” ile karşılanıyor, hemen ardından sunulan çikolata ikramıyla anın tadını çıkarıyoruz. Ardından, birbirinden güzel ve çeşitli çikolatalarla dolu rafları, bir sanat müzesini gezer gibi, hiç acele etmeden keşfetmeye başlıyoruz. Çünkü buradaki çikolataların tamamı, çoğumuzun daha önce adını duyduğu özel çikolata yasalarına uygun olarak üretiliyor. Yani içlerindeki kakao oranı, belirlenen minimum seviyenin altına asla düşmüyor. Bu prensipli yaklaşım bile tek başına, bir şehrin neden belirli bir ürünle özdeşleştiğini açıklamaya yetiyor.




Belçika, çikolata üretiminde kaliteyi korumak için özellikle kakao oranı, kakao yağı kullanımı ve katkı maddeleri konusunda oldukça katı standartlara sahip. Geleneksel Belçika çikolatasında bitkisel yağ yerine kakao yağı kullanılması, yüksek kakao oranı ve katkıların sınırlı tutulması temel prensipler. Bu nedenle “Belçika çikolatası” denildiğinde, dünya çapında kalite ve el işçiliğiyle özdeşleşen bir üretim anlatılmak isteniyor. Bunun yanında Belçika çikolatası yüksek kalite ve zanaatkarlıkla anılsa da bu üretim kültürünün tarihsel arka planında sömürgecilik döneminin izleri bulunduğu gerçeği de akademik ve eleştirel çalışmalarda sıkça vurgulanıyor.




Çikolatacı dükkanında alışverişimizi yaptıktan sonra, keyifli yürüyüşümüze ayaküstü bir lezzet katmak için seçtiğimiz küçük karışık çikolataların nefis tadına bakmadan edemedik. Pasajda denk geldiğimiz bir film ya da dizi setinin ortasından geçip, hızla sonraki duraklara doğru ilerlemeden önce bir şeyler yudumlamak için hemen yakınlarda bulunan À La Mort Subite’ye geldik. 19. yüzyıl atmosferini hala muhafaza eden bu mekan, Brüksel’in en ikonik ve en eski kafe-barlarından biri.

İnternet üzerinden edindiğim bilgiye göre À La Mort Subite ismi “Ani Ölüm” anlamına geliyor ve kökeni 19. yüzyıl Brüksel’inde oynanan aynı adlı bir zar oyununa dayanıyor. Bu oyunda son elde her şeyin bir anda değişebilmesi, yani kaybedenin “ani bir düşüş” yaşaması nedeniyle bu dramatik isim kullanılmış. Zamanla bu oyun, dönemin kafe kültüründe sıkça oynandığı için mekanla özdeşleşmiş ve kafe de müdavimlerinin dilinde yerleşen bu isimle anılmaya başlamış. Bugün ise bu isim Brüksel’in en tarihi ve ikonik kafe-barlarından birini temsil ediyor.




Şehrin En Eski Barı: À La Mort Subite (Ani Ölüm)

Hikayesi olan tarihi mekanlarda bir şeyler içip vakit geçirmek bana her zaman büyük bir keyif vermiştir. Bu atmosferi sevgili eşimle paylaşmak ise ayrı bir güzellik. Çok yüksek tavanlı bu mekanda, duvarlarda dönemin müdavimlerine ve yönetici elitlerine ait olduğunu düşündüğümüz, zamanla yıpranmış çizimler ve fotoğraflar yer alıyor. Devasa aynalara baktığımızda ise sanki çok eski bir dönemde yaşayan insanlar bize bakıyor, günümüzdeki halimize gülümsüyor gibiydi. Belki de biraların etkisindendir. :) Isıtma sistemi de mekanın tarihi dokusuna uygun şekilde korunmuş; masaların yanında en eski tip kalorifer düzenekleri hala varlığını sürdürüyor.



Böyle bir mekanda, tarihin tozlarını yutar gibi soluklanırken bir şeyler yudumlamak ayrı bir keyifti. Tercihimiz, Belçika’ya özgü Kriek Lambic ve Mort Subite Gueuze Sur Lie oldu. Lambic, Belçika’ya özgü, mayası dışarıdan eklenmeyip havadaki doğal mikroorganizmalarla fermente edilen, ekşi karakterli bir bira türü. Kriek Lambic ise ekşi vişneyle birlikte fermente edilmesiyle elde edilen meyveli bir bira. Doğrusu, oldukça hoş ve soğuk servisle ferahlatıcı bir tadı olduğunu söyleyebilirim. Klasik biralara benzetmeniz ise biraz zor. 




Mort Subite Gueuze Sur Lie, şişede maya tortusuyla birlikte bekletilen bir gueuze türü. Bulanık ve yoğun bir görünüme sahip ve kendi özel bardağında servis ediliyor. Klasik biralardan farklı olarak daha ekşi, keskin ve doğal bir tat profili sunuyor.


Comics Art Museum


Mekanın yüksek ahşap kapısından dışarı çıkıp günümüze yeniden ışınlanırken, Belçika sokaklarının daha da hareketlendiğini fark ettik. Şimdiki durağımız ise çizgi roman karakterleri. Evet, Belçika çocukluğumuzdan hatırladığımız o sevimli çizgi roman ve çizgi film karakterlerinin doğduğu şehir. Bir an önce Tenten, Red Kit ve Şirinler ile buluşmak için Comics Art Museum’ün yolunu tuttuk.




Müzenin girişinde bilet aldığımız görevli, Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bizi de biraz şaşırtarak birden Türkçe konuşmaya başladı. Türkiye’yi çok sevdiğini ve bu ülkeye büyük bir sempatisi olduğunu, bu nedenle Türkçe öğrenmeye çalıştığını anlattı.




Comics Art Museum, Brüksel’in merkezinde yer alan ve “9. sanat” olarak kabul edilen çizgi roman kültürüne adanmış önemli bir müze. Müzede, Belçika’nın dünya çapında ünlü çizgi roman geleneğini oluşturan eserler(Tenten, Şirinler, Red Kit gibi karakterler dahil) tarihsel gelişimiyle birlikte sergileniyor. 




Çizgi Roman Sanatı Müzesi (Comics Art Museum), yalnızca sevdiğimiz çizgi roman karakterlerinin ortaya çıkış hikayelerini değil, aynı zamanda günümüzde bu alanda çalışan sanatçıların eserlerini de sergileyen önemli bir sanat merkezi. Çizgi sanatına dair atölye çalışmalarının da yapıldığı bu müzede, hem tarihsel hem de güncel üretimi bir arada görme imkanı buluyorsunuz. 




Bir yandan müzedeki birbirinden ilginç ve değerli eserleri gezerken, diğer yandan farklı bir salonda devam eden atölye çalışmalarına da tanıklık edebiliyorsunuz. Müzenin alt katındaki mağazada ise çocukluğumuzun sevimli karakterlerini içeren kitap, dergi ve çizgi romanlarını satın almak mümkün.




Burada küçük bir hatırlatma yapmam da gerekiyor. Brüksel’i ziyaret ettiğinizde çizgi roman karakterlerinin izini sürmek isterseniz, çocukluğumuzun kahramanlarına ait figürlerin sergilendiği Brussels Comics Figurines Museum’ü ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Biz maalesef saati kaçırdığımız için bu güzel müzeyi ziyaret edemedik.




Brüksel gezimizle ilgili olarak, bu şehre gelmeden önce gezip görülmesi gereken yerler hakkında bilgi edinmek için bazı sayfaları ziyaret etmiştik. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, iyi niyetli ve bilgilendirici içerikler dışındaki kişisel deneyimlere ve yorumlara çok da takılmamak gerekiyor. Çünkü çoğu yorumun aksine Brüksel’de gezilecek ve görülecek çok fazla seçenek var.





Neyi öncelediğinize, içinde bulunduğunuz ana ve karşılaşacağınız sürprizlere göre gezinizin şekilleneceğini, izlediklerinizle ya da okuduklarınızla birebir aynı deneyimi yaşamayacağınızı aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bu nedenle tamamen kendi planınıza odaklanıp adımlarınıza güvenmenizde fayda var.




Passerelle Tondo (Halka Köprü)  

Şimdiki durağımız ise şehrin en ikonik ve orijinal simgelerinden ve şehrin en ilginç modern mimari yapılarından biri olan Passerelle Tondo adlı halka biçiminde tasarlanmış yaya köprüsü. 



Bu ilginç yapı tarihi ve eski bir bina olan Belçika Federal Parlamentosu ile modern Forum binasını birbirine bağlıyor. İki bina arasında sıkışmış dev bir halkaya benzeyen bu yaya köprüsünün dış yüzeyi ise çevredeki binaları yansıtıyor. 



Şehrin en önemli modern mimari yapılarından biri olan bu yapının bulunduğu cadde bulunan yapılar ve halka köprü hem modern hem de estetik yapısıyla meraklıları için fotojenik bir görüntü sağlıyor.




Brüksel Parkı

Kraliyet Parkı olarak da adlandırılan, şehrin merkezinde olmasına rağmen insana şehirden uzaklaşmış hissi veren; adımları beton zeminden toprağa taşıyan bu yeşil alanda, Brüksel’in nefes alma noktalarından birindeyiz. Banklarda dinlenenler, çimenlerde güneşlenenler, yürüyüş yapanlar, arkadaş gruplarıyla sohbet edenler, kitap okuyanlar, kendi halinde uzanıp kulaklığındaki müziğin ritmine kapılanlar... Parkın çevresindeki iş merkezlerinden çıkıp kravatlarını gevşeten, ceketlerini çıkararak kendilerini bu dingin atmosfere bırakanlar da burada. 






Şehrin farklı ritimlerinden gelen herkes, sanki bu ortak dinlenme alanında buluşmuş gibiydi. Parkın sonunda ise Brüksel Kraliyet Sarayı (Royal Palace of Brussels) tüm ihtişamıyla bizi karşıladı.






Sanat Tepesi

Günümüzün son durağı olan Mont des Arts, yani Sanat Tepesi'ne geldik. Kraliyet Sarayı'nın bulunduğu üst bölüm ile şehrin tarihi ve turistik kalbi sayılan Grand Place arasında yeşil ve canlı bir bağlantı kuran bu alan; Kraliyet Kütüphanesi, Kongre Merkezi ve Ulusal Arşiv gibi önemli yapılarla çevrili. Harika peyzajı ve etkileyici manzarasıyla Brüksel'in en keyifli duraklarından biri.




Burada merdivenlere oturup bir sokak müzisyeninin melodilerine kapılmak ya da yakındaki mekanlardan aldığınız bir bira eşliğinde, basamaklara uyumlu şekilde tasarlanmış sandalyelerde şehrin ritmini izlemeye koyulmak ayrı bir keyif. 




Tarihi yapıların görkemiyle modern binaların uyum içinde bir araya geldiği manzarayı seyretmek için yüzlerce kişi bu alandaydı. Brüksel'in geçmişiyle bugünü arasında kurduğu zarif dengeyi en iyi hissedebildiğimiz yerlerden biri de hiç kuşkusuz burasıydı.






22 Nisan 2026 Çarşamba

BARTIN'DA KENDİ RÜZGARIYLA YARIŞANLAR: 74 RUNNERS KOŞU TOPLULUĞU

Bazen onları birkaç kişilik bir grupla, herkesin kendi aracıyla keyif yapmak için yola çıktığı pazar günlerinde, Amasra asfaltında koşarken görüyoruz. Kendi güçleri, hızları ve devinimleriyle hareket eden bu topluluk için Bartın’ın en özel ve en dinamik gruplarından biri desek abartmış olmayız. Sosyal medyadaki paylaşımlarıyla da sık sık antrenmanlarından, farklı rotalardaki koşularından ve katıldıkları çeşitli spor organizasyonlarından renkli kesitler sunuyorlar. Şehir hayatının olağan ritmine teslim olmak yerine kendi ritimlerini bulan; fiziksel ve mental güçlerini doğanın içinde, toprak köy yollarında, orman patikalarında ya da Arıt asfaltında; güneş, rüzgar ve yağmur demeden keşfeden bir topluluk 74 Runners. Bu söyleşide, 74 Runners’ın kurucusu ve aynı zamanda bir eğitimci olan Mustafa Çorak ile hem bu topluluğun hikayesini hem de onun kişisel koşu yolculuğunu konuştuk. Bartın’da filizlenen bu kolektif ruhun nasıl ortaya çıktığını birlikte keşfettik.


Mustafa Çorak cacophony___


Mustafa Çorak: "Koşu 30 yıldır hayatımda ancak planlı olarak yaklaşık 10 yıldır koşuyorum"

Bazı sporlar genellikle öncesinde bir ya da birkaç spor branşını barındırabiliyor. Örneğin bisiklet. Çoğumuzun küçük yaşlarda bisikleti olmuştur ve dolaylı olarak da olsa spor yapmışlığımız vardır. Kimi evinin civarında hobi amaçlı kullanırken, kimi zamanla uzun yollar alır, yeni yerler keşfeder, vücudunun uzun süreli sporla tanışmasına şahitlik etme şansını yakalar. Yokuş sürüşlerinin yoruculuğu ardından gelen iniş, yükselen nabzın rüzgarla ve manzara eşliğinde inişidir de aynı zamanda. O anlar sadece spor değil, doğayla yakınlaşmadır da. 


74runners


Doğa sporları temelli bu devinimsel süreçlerin olduğu bir çocukluk ve üniversite yıllarına kadar aktif oynadığım futbol ile birlikte koşu zaten hayatımın bir parçasıydı. Yani yaklaşık 30 yıldır. Planlı, devamlı ve gelişme odaklı olarak ise yaklaşık 10 yıldır koşuyorum diyebilirim. Koşu benim için hem yaşam biçimi hem de dayanıklılık gereksiniminden. Amatör olarak ilgilendiğim dağcılık sporuna koşu antremanlarının getirileri inanılmaz. Zorlu bir tırmanış esnasında yükselen nabızla ancak güçlü bir kalp baş edebiliyor örneğin.




"Grubumuz stadyumla koşanlarla birlikte oluştu"

Bartın’da 4,5 yıldır yaşıyorum. Bartın Atatürk Stadyumu'nda koşarken benim gibi koşan birçok kişi ile tanıştıktan sonra birlikte koşmaya başladık. Ardından koşu ve antrenman planları yapmak için bir iletişim grubu kurdum. Bu güne kadar yaptığım çoğu etkinliği “sanırım mesleğim dolayısıyla” insanlara yayma eğiliminde oldum. Grubumuzda bu düşüncede olan çok kişi olunca öncelikle sosyal medya hesabı açtım ve çalışmalarımızı düzenli olarak paylaştım. Her geçen gün büyüyen bir oluşum oldu.




"Türkiye'de ve dünyada koşuya gözle görülür bir ilgi var"

Bartın’a geldiğim ilk yıl gözlemlediğim çoğu bireysel olarak koşan 10-15 kişilik bir gruptu. Düzenli olarak koşan ise 10’a ulaşmazdı. İlerleyen yıllarda farklı rotalarda ya da parkurlarda (yol ya da diğer stadyum gibi) koşanlarla da tanıştım. Gençlik Spor İl Müdürlüğü’nün de genç koşu takımı var, yetenekli gençler var. Nüfusa oranla sayı çok az. Ancak sadece Bartın’da değil gerek ülke gerekse dünya genelinde koşuya gözle görülür bir rağbet var. Bunu stadyumda yaptığımız antrenmanlarda da net şekilde gözlemleyebiliyoruz.


Mustafa Çorak


"74 Runners daha kalabalık bir koşu grubu haline gelecek" 

Şu an iletişimi grubumuzda 30 kişiyiz. Sosyal medya hesabımızda iletişim halinde
olduğumuz kişi sayısı ise 200’e yakın.



"Amacımız koşuya nasıl ve nereden başlayacağını bilmeyenlere yol göstermek" 

Bartın Koşu Topluluğu’nun kurulma amaçlarından biri ve en önemlisi; koşuya nasıl ve
nereden başlayacağını bilmeyenlere biraz yol göstermek. Bunun için yeni başlayanlarla
tanışmak ve başlangıç için yol göstermek amacıyla haftada bir gün ve saat belirledik; cuma günleri saat 17:30. Toplu olarak düşük seviyeli yaptığımız bu antrenman herkesin kolaylıkla uyum sağlayabileceği şekilde planlanıyor. Zamanla kişi kendi amaçları doğrultusunda kendi antrenman programını yapabilir hale geliyor. Antrenman programı demişken; birçok sporda olduğu üzere koşu sporu da kalple yakından ilişkili bir dal olduğu için düzenli olarak (örneğin yılda bir kez) kardiyoloji uzmanına görünmeyi ihmal etmeyiz.



"Pazar uzunu olarak adlandırdığımız asfalt ve araziden oluşan karma rotalarda koşuyoruz"

Genel olarak Bartın Atatürk Stadyumu’nda koşuyoruz. Stadyumda tartan pist mevcut.
Interval antrenmanlarımızı burada yaparız mesafe kontrol kolaylığı da sağladığı için. Ayrıca “pazar uzunu” olarak adlandırdığımız bazen tamamen asfalt bazen tamamen arazi bazen karma rotalar yapıyoruz. Yaklaşık bir yıldır her hafta sonu yaptığımız “Pazar uzunu” koşularımızın ilki Arıt kavşağı başlangıçlı Amasra tünelinden geri dönüşlü parkurumuz yaklaşık 19 kilometreydi. Zamanla farklı rotalar ve farklı uzunluklara farklı rakımlar da eklenerek zengin bir güzergah ağı oluşturduk. Her birinin keyfi ve amacı farklı çok sayıda rotamız mevcut. Ara ara doğaçlama köy yolları da yapıyoruz.





"Mugada, Amasra ve Arıt Yolu en keyif aldığımız rotalar"

Bu soruya herkesin yanıtı farklı olacaktır, kimi arazi koşuları severken kimisi asfalt tercih
ediyor. Kimi kısa süreli nabız değişkenliği tercih ederken kimisi daha stabil koşular tercih
edebiliyor. O haftanın planı yapılırken rotaya göre katılımcılarımız değişkenlik gösterebiliyor. Mugada yolu, Amasra eski yol, Arıt yolu keyif aldığımız rotalardan sadece birkaçı.




"Yurt içinde organize edilen maraton koşularına katılıyoruz"

Evet fırsat buldukça katılım sağlamaya çalışıyoruz. Bireysel ya da ekip olarak katıldığımız
koşulardan bazıları; İstanbul Maratonu, Adana Kurtuluş Maratonu, Kartal Uğur Mumcu Anma Koşusu, Osmaniye Yarı Maratonu, Çaycuma Yol Koşusu, Trabzon Yarı Maratonu, Winterrun İstanbul. Bu koşuları “yarış” olarak görenler de var, kendi derecesini geliştirmek için katılan da var, yüzlerce koşucunun buluştuğu bir festival gibi görenler de var. Her koşucu kendi önceliklerini belirleyip katılım sağlar. Ortak önceliğimiz kişisel gelişimimize katkı sağlamak.




"Koşu grubumuza özellikle üniversite öğrencilerinden katılım yüksek"

Özellikle farkı sporlarla ilgilenen arkadaşlarımızdan olumlu bir dönüş ve katılım oldu.
Çünkü koşu tek başına bir branş iken aynı zamanda bir çok spor branşının özellikle
dayanıklılık gereksinimleri için ayrılmaz bir parçası halinde. Üniversite öğrencilerinden de katılım yüksek. Önümüzdeki aylar baharın gelişiyle daha kalabalık koşu topluluğu haline geleceğimize şüphe yok.:)



17 Nisan 2026 Cuma

DENİZE VARMAK İÇİN

Aşağıihsaniye diye bir köy var bende. Daha nice köy var, ceplerimden bacalar tütüyor benim. Topraklarından yüzyıllar öncesinden sürülenlerin hikayelerini saklıyorum yamaçlarımda. En eski ağıtlarla büyüyen çayırlarımda, inekler ve kuzucuklar geziniyor. Gökyüzü umarsız bir çoban gibi başımda bekliyor, yağmuru ha şimdi ha birazdan yağdıracak gibi. Sırtım üşüyor en çok kış gecelerinde. Denizden mavi desenli rüzgarlar esiyor acı acı. Sert yüzüm bir ova gibi yumuşuyor ve gülümsüyorum bir çocuk gibi trenler geçince kenarından Filyos'un... Kokaksu treninden az önce inmiş gibi gelen baharı karşılıyorum. Yorgunluğun demini çeken güneşli bir pazar gününde, şehirden misafirlerim geliyor, şiir gibi adım sesleriyle... Her adımları toprağı öper gibi. Nazik, içten ve incitmeden. “Bir gün elbet sana döneceğiz” der gibi sarılıyorlar toprağın büyülü kokusuna. Koynuma alıyorum onları, kuytularımda açan akyıldız çiçekleri gibi bembeyaz ve el değmemiş sırlarımı veriyorum onlara. Dokunuyor, dinliyor; sonra yorulup dinleniyorlar. Deliriyorlar mutluluktan baharda giyindiğim renkleri görünce. Hepsini toplasan benim dev gövdemde ancak bir tırtıl kadar ederler. Haritada yemyeşil bir dağım, diz çökmüşüm Kızılkum'a doğru. Yağmurda kaybolacak tüm ayak izleri, buradan geçti hepsi, denize varmak için...



Parçalı bulutlu bir Bartın sabahında yola koyulduk. 45 dakika süren yolculuğumuzun sonunda, yürüyüşümüzün başlangıç noktası olan Çaycuma’ya bağlı Saltukova Beldesi’ndeki Aşağıihsaniye Köyü’nün girişinde araçlarımızdan indik.




Çaycuma Doğa Sporları ekibinin de katılımıyla kalabalık sayılabilecek bir grup oluşturarak, harika bir rotayı adımlamaya hazırlandık.




Başlangıç noktamız olan Aşağıihsaniye Köyü’nün ilginç bir özelliği olduğunu ise internette köy hakkında bilgi edinmek ve haritadaki konumunu keşfetmek için yaptığım bir arama sırasında öğrendim.




2019 yılında yayınlanan bir habere göre, Türkiye’deki Abhaz diasporası burada daha önce bilinmeyen, Abhaz kökenlere sahip yaklaşık 300 aileyi keşfetmiş. Köy sakinlerinin, atalarının yüzyıllar önce kendi topraklarından zorla sürüldüğünü bildikleri ortaya çıkmış. Ancak  köy sakinlerinin hiçbiri Abhazca konuşamıyormuş. (1,2)




Karadeniz’in doğu kıyısında yer alan Abhazya Cumhuriyeti, bugün uluslararası toplumun büyük bir kısmı tarafından Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul edilse de fiilen bağımsız bir yapıya sahip. Abhaz diasporası ise 19. yüzyılın ortalarında Rus-Kafkas Savaşı’nın ardından anavatanları Abhazya’dan zorunlu göçe tabi tutulan ve Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Abhazların oluşturduğu topluluğu ifade ediyor.




Bu coğrafya, yalnızca doğal güzelliklerinin zenginliğiyle değil; farklı kimliklerin bir arada yaşadığı kültürel çeşitliliğiyle de dikkat çekici bir derinlik sunuyor.



İlkbaharı kovalayan bir kelebek misali, ağır adımlarla köy yolunu aralayıp doğanın koynuna doğru ilerliyoruz. Önümüz yeşil, yönümüz mavi bugün. Orman yolunun rampalarında, tertemiz havaya açılıyor içimizde kış boyu kapalı kalan pencerelerimiz.




Günümüzde bu topluluk, başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyor. Abhazların Türkiye’de yoğun olarak yaşadığı bölgelerin başında Karadeniz geliyor. Nitekim Çaycuma’ya bağlı Saltukova beldesi ve çevresi de bu yerleşim alanlarından biri. Burada Abhazların köklü kültürünün izleri hala canlılığını koruyor. Son dönemde Saltukova’da düzenlenen Kültür ve Dayanışma Etkinliği ise bu kültürel sürekliliğin önemli bir örneği olarak öne çıkıyor.




Güneş yakıyor, yokuşa vurdukça kendimizi… İncelmek, hızlı başlayan bir moda gibi, bir anda atılıyor üzerimizden kışlıklar, kalın kıyafetler. Terlemek, ıslanmak, çamura bulanmak, tozlanmak, düşmek, kalmak… Hepsi dahil bu gidişe. Hepsi olağan.
Rüzgar estikçe denizden doğru acı acı, elimdeki batonun boş delikleri ormanın melodisini çalan bir flüte dönüşüyor. Bir köşeye çömelmiş, dinlenirken dinliyorum. Birkaç yudum suyla yenileniyor hücrelerim ve bir şarkı mırıldanıyorum; yalnızca içeriye ses veren bir kulaklık gibi.




Kollarını gökyüzüne uzatmış gibi duran ağaçların arasından masmavi deniz görünüyor. Rüzgar kesiliyor ama yine de yer yer gölgeler üşütüyor. Sadece orman yolunda, aynı tempoda yürümek bize göre değil. Bir aksiyon bekliyordum, uzun molanın ardından dar bir patikadan deli ormana dalıyoruz. Öncümüz, elindeki bıçkıyla dikenleri yara yara yol açıyor bize.



Yağmur derelerinin nemli çamurundan geçip denize çıkan yola varmak için yürüyoruz. Eğilerek, doğrularak, kayıp düşmemek için ağaç gövdelerine sarılarak; dere yatağının kaygan çamurunda atlayıp zıplayarak ilerliyoruz.




Yeniden orman yolundayız. Son durak deniz. Hiç acelemiz yok. Keyfini süre süre varıyoruz çölü andıran kum tepelerine.




Tepeden bakınca kumsalın ortasında bir dere, derenin kenarında bir çimenlik ve otlayan inekler görünüyor. Böyle bir güzellik dünyanın kaç yerinde var ki… "Bir de değerini bilebilsek" diyorum yüksek sesle.




Kumsalda inekler dolaşıyor. Yolunu şaşırmış değiller; tam olması gereken yerdeler. Kartpostal gibi bir manzara. Avrupa’da olsa herkesin hayran kalacağı türden.




Kum tepelerine çıkıp birkaç manzara fotoğrafı ekliyoruz kişisel arşivimize. Daha bitmedi. Kumsalın diğer ucunda bitecek yürüyüşümüz. Plajı bir uçtan bir uca yürümeye başlıyoruz şimdi.




Kumsalın Kızılkum tarafından Hatipler Plajı’na doğru uzanan yönünde ilerledikçe, dönüp arkamıza baktığımızda Filyos Limanı kendini göstermeye başlıyor. Manzaranın doğallığını bozsa da artık o da bir gerçek ve ihtiyaç. Fotoğraflardan silmeye kalksak da orada duruyor.




Üşütüyor denizden esen rüzgar. Biraz dinse keşke diye beklesek de bizi dinleyecek gibi değil Karadeniz. Kumsalın bir ucuna vardığımızda en acil ihtiyaç; termostaki sıcak su, çay ve enerjimizi toplamak için birkaç küçük atıştırmalık...




Kimimiz çimenlere çöküyor, hepimizde rüzgarın bıraktığı hafif bir sersemlik var. Başımda hafif bir ağırlık hissediyorum. Temiz hava ve rüzgar çarpmış olmalı.




Yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşün sonunda Bartın’a dönme vakti geliyor; bir rüyadan uyanır gibi. Sağımız solumuz adeta İsviçre Alpleri gibi; küçük köy evleri, yemyeşil çayırlar, yamaçlar… Tıyırtı rampasından doğru salıyoruz kendimizi Bartın'a. Bir sonraki merak ettiğimiz rotaya dek, şimdilik bu kadar...



Teşekkürler Dünya!  







Kaynak:
(1) https://ajanskafkas.com/manset/turkiyede-iki-abhaz-koyu-kesfedildi/
(2) https://abaza.org/tr/iki-yeni-abhaz-kyoyyu-tyurkiye-abhaz-kyultyur-dernekleri-federasyonuna-dahil-olacak

AYVALIK'TAN EGE'NİN KARŞI KIYISINA: MİDİLLİ ADASI

Bu yazıyı yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki de şehir dışı ya da yurt dışı gezilerine kısa bir ara vermiş olmam...